Sesi Kuyuda Kaybolanlar

Beni Şiir Gibi Sokaklara Bırakın
4 Nisan 2017
Hayvan Çiftliği – George Orwell
19 Nisan 2017

Sesi Kuyuda Kaybolanlar

Hikâyeler zamanla evrim geçirir, yamulur, yalana benzer bir şey olur ve en sonunda da hiç yaşanmamış… O yüzden şuan her ne yaşıyorsan, o kadar da büyütmene gerek yok. O güzel satırlar, sözler mektup yazmayı bıraktığımızda bizi terk etti!

Yanlış bir üretim gibi hissediyorum kendimi, farklı olmanın değeri, biraz da suçlu olmak insan gözüyle. Kendimi dünyadan yalıtmak istiyorum. Dünya, cümle içinde kullanıldığında çoğul anlamına gelmesi, kendi yalnızlığını unutturamıyor. Dünya artık tekdüze, tek tip insanların yaşadığı, tekildir.

Artık içindeki mutsuzluğu avutamıyorsun. Susturamıyorsun mutsuzluğunun edepsiz sesini ve hüznünün artık çığırtkanlığını. Çıkamıyorsun, yusyuvarlak bir çukurdan, dönüp, dolaşıp, aynı olumsuzluğun içine, başladığın yere geri dönüyorsun. Sen olduğun yerde kalsan bile artık her şey senin etrafında olup, biterken bile yine aynı olaylar oluşmaya devam edecek. Elinden hiçbir şey gelmeyecek, inandığın zamanlarda da gelmiyordu zaten. Bundan böyle hiçbir şeyle mutlu olamayacağını bilen insanın beklentileri olağanüstü şeyler değildir. Beklentilerini sıfırın altında dondurmuştur.

Uzun, upuzun bir ara vermek istiyorum hayatıma, belki zihnim bir süre dinlenir, belki ruhum bir yerlerde durur, gelmeyecek günleri beklemeye koyulur. Tam da Aralık ayındayken… Yetişemediğim telaşların peşinde sürükleniyorum. Vahşeti anlatacak kelimeleri bulamıyorum. Kayıbım, evrenin bir köşesinde boşlukta salınıyorum. Huzur, eskilerde kalmış, çok değerli bir hazine artık. Olmayan duyguları beleşe harcıyoruz. Kaybettiğim hikâyemi ben doğmadan çok önce yazılmış bir romanın içinde buldum bu sabah, üstelik eski dilde yazılmıştı. Çözemiyordum birçok kelimeyi ama hikâyem orada yazılıydı. İşte sırf bu yüzden bile gitmek istiyorum eskilere, kaybolmak bir bilinci belki yeniden keşfetmek, kendini yeniden bulmaktır.

Solgun yüzlerin, ufka umutla baktığı yerden geliyorum. Sürekli kayıplarımız var, azaldığımız şeyler, arttığımız şeyler var. Çocukluğumun gözlerini kamaştıran kalemlerim kayıp. Kelimeler ise, peşimi bırakmıyor. Eski cumartesi günlerini özlüyorum, karlı kış günlerini… Şimdilerde gündüzleri aydınlatmayan ışıklar var, güneşi doğmayan sabahlar. Vakti gelmediği hâlde saate aldanmalarımız, gelmeyeceğini bilerek, beklemelerimiz. Kalabalık sokaklarda içinden başka gidecek yeri olmayan, konuşmak istedikçe susmaktan başka elimizden bir şey gelmemelerimiz… Sarhoş olmadan kederini dışa vuramayan gözlerimiz… Yazgım okunmuyor, gönül defterinde, sarsıntıyla geçen çocukluğum, yüreğimi kapkara bir bulutla kaplayan kaygılarım, elemimin üzerine gülümsemelerden ev yaptım. Adı hiç konulamayan bir çıkmazda hapisim. Gördüklerim yaşama körlüğü. Uzun gecelerde, görkemli kederleniyoruz. Bunalımlarımızdan çevremize verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dilemiyoruz, ömürsüzlüğü tarif ediyorum, yaşayamıyoruz.

Atıldığım dibi derin, zifiri karanlık bir kuyudan sesleniyorum, biliyorum sesim bile kayboldu bu kuyuda; birinin fırlattığı yaranın, kabuğu gibiyim, ne iyileşebiliyorum ne yaramı bulabiliyorum… Siyah-beyaz bir senaryoda, küçük çocuğun elindeki kırmızı balon sevinci gibi sevindiğim zamanlar da olmuştu, ama o balonlar uçtu, gitti artık.

Likralı bir tebessüm sabahın o saatlerinde, herkes birbirine bunca benzerken, hayalleri ne kadar farklı, normal görünmeye çalışmak buradan başlıyor. Çöpçüler ve gündelikçi teyzelerle çıkıyorum yola her sabah, Cumartesi dâhil. Çöpçüler Cumartesi sabahları da çalışıyor, teyzeler yok. Birlikte garip, yeşil biraz da ıslak hüzünlü montumla yürüyoruz, ellerim her zamankinden soğuk cumartesi sabahları. Yapışık, yünlü ve sobalı bir ev düşünüyorum, o ev hep uzaklarda, beni beklemediği de kesin, belki o da beni istemiyor. Yine de sabahın o saatinde, herkesle bunca benzeşmeye çalışırken, değişik bir şey düşündüğümü hissedip, utanmadan böbürleniyorum. Aynı şehirde insanlarla arama koyamadığım mesafeler yüzünden belki de hayallerimde dilediğimce delirip, istediğim kadar uçabiliyorum.

Seni bildiğim kadar, kendimi bilseydim acaba böyle olur muydu diye düşünmeden edemiyorum. Kimsenin dış görünüşüne aldanmadan, yargılarımızdan sıyrılabilir miydik? Ya da göründüğü gibi olamayacağını da düşünebilir miydik bazı şeylerin?.. Sahtekârlıktan, ölümden, kandırılmaktan ve kabalıktan kalan zamanlarımızda ne yaptık, unutuyorum. Mücadelemizi başka yerlere yönlendirirken hayat, bildiğimiz kelimelerin anlamları değişti. Onlarla aynı manalara inanmıyorum, kelimelerin sesleri aynı yalnız, fakat anlamları onların düşündüğü gibi değil. İyi olduk ama güzel kalamadık. Bu da bizim buradaki talihsizliğimiz olsun, başkalarına oldukça cömert davranan talih. Gereği kadar tuttursaydık, belki de mutlu insanlar olabilirdik, mesela gördüklerimizi görmemiş gibi yapsak, duyduklarımızdan rahatsız olmasak. Çağını şaşıran ömrüm, bazı gerçeklere birazcık daha katlanamaz mıydı acaba? Aklım sorular ülkesi, üstelik cevapları kalbimin derinlerinde bile yok. Gerçekleri reddettiğimden beri, hiç güzel rüyalar göremiyorum. Sıkıntıyım, sıkıntılıyım. Eğildiğimde yere yuvarlanan yalnızca şapkam olmadı, olmayacaktı. Biliyordum. Aklımdan da bir şeyler uçup, gidecekti, çocukluğum mesela, kendimi çocukluğuma götüremediğim için, şimdi buralara böyle yarım yamalak geldim. Neyse, gideyim artık.

Her günüm aynı eksiklikte geçmeye devam ettiği hâlde, bir diğer günü tamamlayamıyorum. İki yarım geçen günden bir tam gün etmiyor. Matematik kuralları da bazen yanılıyor. Bazı yazılar kayıp, bazı hikâyeler olmadıkları hâlde fazlasıyla varlar. Anılar; geçmişte unutamadığımız kişilerin etleridir. Biz insan gibi ete, kemiğe bürünüp, unutamıyoruz!

Unutulmuş bir şairin kaybettiği bir şiirim. Dizelerim yırtık pırtık. Yazılmasam olmayacaktı, yazmasam anlamış olamayacaktım. Yine de bir şeyler fazlasıyla eksikmiş gibi gelmiyor mu sizlere de? Sen yanımdayken, sanki tüm dünyaya yetecek kadar mutluluk vardı içimde, şimdi kendi hüznüm kendime bile yetmiyor! Hayat yaşanılır gibi değil artık, hastalıklı. Hepimiz yaralı ve yaşamak şartlarının dışındayız, biraz itildik, biraz da şartlara uyum sağlayamadığımız için, kendi içimize gömüldük. Ölümü özlüyoruz, uykumuz gelmiş gibi. En kötüsü de bu kadar belirgin bir şeyi ifade edebilecek uygun cümle bulamamak…

Solmasını istemediğimiz çiçekleri cansız hâlde güzel görünmeye mecbur bıraktık, sonra da sıkıldık onlardan, çöp tenekesine yolladık. Yasaklı şarkılar gibiyim, çok az dinlenildim, saçlarım devrimi geçerken, tüm ihtilaller yıkıldı. Sanıyordum. İki gündür gözlerim şiş, niye ağladığımı ya da hangisine ağladığımı bilmeden ağlıyorum, moralim sıfırın altında donuyor, ama ısıtacak tek bir gülümseme yok, daha doğrusu kafamın aslında hangi soruna takıldığını bilemiyorum, belki her şey birbirine ayıramayacağım şekilde karıştı. Önce güzel düşüncelerimiz terk etti bizi, sıra gitmeyen kötülere kaldı, herkes bir diğerinin lideri olma derdinde, kimse kendi olmaya çabalamıyor, belki ben de artık insan olmak için çabalamamalıyım. Yoksa beni bu ruhsuzluk, bu şiirsizlik öldürecek.

On Dört Nisan İki Bin On Yedi 10:10
Nevin Akbulut

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir