blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut nevinakbulut psikoloji yeni yazı

Sair

Mevsimimden vazgeçtim, baharımı bıraktım, çiçeklerimi terk ettim.

Geriye giden her şeyle birlikte, kötülükle, uçuruma sırtı dönük, sırtı güneşe dönük, gövdesi her şeye dönük, dudaklarında suskun bir gülümseme, gözleri sönük, gerisin geri atlar gibi, hayata dair yanıklar gibi, suyun içinde susamışlık gibi sevmiştim. Vişneçürüğü dudaklarının kenarı bozulmuş ve beklemiş, bir kalple, çürük organlarla birlikte, özleyen ellerimi bağışla, tutamadığım her şey için, düşürdüklerim, düştüklerim için. Yazdığım şiirlerin tüm anlamsızlıklarıyla, tutunamadığım yırtık ve yorgun zamanlarımla affet. Delik deşik rüyalarımı, seni tam görememelerimi ama tüm bunlara rağmen bilip de susmalarımı, yarım yamalak uykularımı sar. Eskiyen her şeyin eskide kalmasıyla birlikte gelen rahatlığımla, yeninin de artık iyi ki yeni olmayacağının bilinilirliği ile sevdim seni. Eskinin eskide kalması yerli yerindeydi, yeninin de bundan sonra yerinin olmayacağı çocuksu inancımı, ilk kez inanıyormuş gibi sadece bir kere sarıp, sarmala.

Fotoğraflar karşısında nasıl çocuklaştığım tüm zamanlarda beni yine de büyütme. Öldür ama büyütme, yarım kalmasın bir şeyler artık, yarı yaşanır gibi yaparken, ölemiyor insan, biliyorum. Bir paragrafta ne kadar çok artık kelimesi varsa her şey o kadar yarım kalmış ve o kadar yoksundur. Bunu bilir gibi inanıyorum, bilmesem yine inanırdım.

Dinmeyen iç kanamalarımın verdiği boşluklarımdan sızan buhranlarımın yetki ve etkisine dayanarak, çürüyorum. Dönüşemeyen her şeyin çürümesi gibi, içten ve derinden, biraz sakince, çürümenin içine bir miktar boğazdan aldığım sisle birlikte dumanı karıştırıyorum. Her şey daha fazla karışık olsun diye, içimin karmaşasından kaçıyorum. Beklemiyorum hiçbir şeyin düzene girmesini, artık kelimesiyle tamamlıyorum yarım kalan her cümleyi.

Yaşamıma dair kan kayıplarım izin vermiyor elini tutmama, kendi elimi daha çok tutuyorum. Yazdığım her şey kalemden ok gibi fırlayıp, yerine oturuyor. Dingin bir sevda gibi uzaklık, kuraklık gibi suskunluk… Kendimi geriye çekebildikçe, ölmek gibi, görünmedikçe, gömülmek gibi, ruhumda açılan yaraları sağ salim saklayabilsem, sağlıklı bir yaram olurdu, o bile olmadı. Acılar bile yaralı. Yarası olanların dokunulmazlığı olmalıydı, nasıl dokunurum şimdi söyle? Batmaz mı o zaman; yanan, çürüyen, yok olan her şey.

Neticesini kaybetmiş, sebep ve sonuçlarımdan geriye bir şey kalmadı. Tükettim, her ganimet gibi, ortalık yerde öylece kalmak, daha fazla ayakta tutamadı beni. Atlara kalırsa, hepimiz yenildik, yenilerek sevmiştim seni. Beynimdeki tetiklerle, kimin nereyi işaret ettiği belli olmayan bilinçsizlikle birlikte ama herkesten farklı işlemiştim içime. Başka vurmuş, başka yerimden vurulmuştum. Şarjör ayrı, soğuk ayrı, tetik başka yerden vuruyordu. Her şey başka kaynıyordu, başka yerlerimden kırılıyordum her seferinde. Tesadüfen çarpışan iki deli mermiydik biz, hiçbir yere varamayan. Ama hep başka yerde kaynayıp, başka yerlerde kırılmaya devam eden.

Dışarı çıktığımda artık dopdolu bir boşluk dolduruyordu içimi. İçimi yemesem yer kalmıyordu bu boşluğa, bu uca, bu uçsuzluğa. Dışarıda kalan herkesle içimden vedalaştım. İçimi dışarıda biriktirdim. Yağmur yağdığında, çıkıp, gezindiğim sokaklar adımlarımı görüyordu ama yağmur acaba o yağarken ağladığımı, o hep dökülürken yaşadığımı biliyor muydu? Toparlanıp, bir noktaya taşınmak istiyorum, sonsuza kadar susmak için. Sancıların keskin ve sevimsiz devinimleriyle uğraşırken, kendini bile unutmalıydı insan. Yaşamaya tahammül edemediğim günlerde, günü itekleyip, geceye çıkıyorum. Belki de Sartre’nin Bulantı’sı benim içimdeydi, asıl oradan çıkamıyordum, çıkıp, yerleşebileceğim bir yer bulamıyordum. Sokağı geçmek bazen uçurumlara sızacak olan boşluklardı.

İçimin terklerinden kaçacak yer arıyor bulamıyordum. Kayıp bir ayete inanır gibi geliyordum peşinden her defasında, yanılgının imanına tutulmuştum. Tutuşmuştu içimdeki çiçekler, aşılanmamış, günüme bir türlü ayarlanamamış, kurumuş ve sabaha çıkamamışlardı. Uçsuz bir seheri düşlemiştim tüm gece boyu, düşler uzun sürerdi yine de o gece çok kısaydı, daha baharında ölmüştü gece, sabaha varmadan. Gün uzun sürüyor, boşluklu soluklarımın, buğulu gözlerimde tüttürdüğü, ucu kapalı bir andı. Sonrasında yalnızlık dolu odada düşünmenin rehavetiyle, duyumsadığım tüm hücrelerimle illetli bir tutkunun onarılmaz pençesinden kurtulamıyordum. Her çıkıntı kendine bir yol buluyor, her kusur kendini örtecek bir karanlığa kavuşabiliyordu, bir ben hem ortada, hem değildim. Hem kusurlu ruhumla, hem saklanamıyordum. Her gün günlerinden sıyrılıp, gecenin kucağında sabahlıyordu, her kıvrım kavuğunu biliyor, her zaman bir sonsuzluk anı buluyordu kendine, bana kalan zamansızlık oluyordu, anların içindeki zaman bile biraz yenilmiş ve kullanılmış oluyordu. Ağlayabilmek için bile bir miktar sağlığa, en önemlisi bir nefese gerek vardı.

***

Yatağını kaldırıp, kapının önüne koydu, yere ufak bir yer yatağı serdi, yatsa da yatmasa da artık orada olacaktı. Uyuyamadığı gecelerin yerine, başka uykusuz geceler gelecekti. Kendine yetmeyeceğini bildiği birkaç kitabı da ufak sehpanın üzerine bıraktı, okusa da okumasa da orada olacaktı. Artık zaten hiçbir şey yetmemeliydi, herhangi bir şeye doyması gerekmezdi. Kanması, inanması gerekmezdi, oyalanabilirdi belki ama. Zaman içinde her rahatı bırakmıştı, bedenin rahatı, huzuru artık onun için ruhunun rahatsızlığı demekti. Rahat uyuduğu günler hep kayıptı onun için, güzel rüyalar görse de hepsini unutuyordu. Yaşamıyormuş gibi oluyor, yaşadığını zannetmiyor o yüzden hep rahatsız bir uykuya dalmaya şartlamıştı kendini. Hem rüyaların hepsi hileli ve kandırmacaydı, yalandı dahası. Uyandığında yok olmaya mahkûm bir şey nasıl talep edilebilirdi? Ama kâbuslar öyle miydi? Onlar ne bırakıyor, ne bir yere gidiyor ne de kendini unutturuyordu. Küçüklüğünden beri alıştığı kâbusları artık olmayınca nereye gidebilir ne yapabilirdi ki… Daha da azaltmalıydı her şeyi, tüm dünyayı, içini, dışını, her şeyini. Olan bitenle işi kalmamış, hep yarımlığa, dünyaya artık yama olamayacağına inandığı şeylere gereksinimi vardı. Cümleleri bile yarım olmaya başlamış, sadece kendi duyacağı kadar tek kelimeler hâlinde dökülüyordu dilinden cümleler, onları da düşürür düşürmez bin pişman oluyor söylemesem de olacaktı diye düşünüyordu.

Dışarıyı azalttıkça, içini biriktiriyor, dışarıyı hafiflettikçe içini ağırlaştırıyor ve belki de böyle tam olmaya aday olarak görüyordu kendini. Eşya da yüktü, insanlar kadar. Kelimeler bile bunca yük olmuşken bunca yıl artık konuşmasa yeriydi. İçinde biriktirdiklerini şimdi suskunlukla doldurup, kaldıracaktı. Kendini uçsuz bucaksız bir sona doğru hazırlarken, yanında hiçbir şey olmamalıydı ki, gidişi gecikmesindi. İçinde dönüp, dolaşan birkaç şiirden başka bir şey kalmasın istiyor, hırs, intikam, küçük görülme hatta hoşgörü gibi duyguların bile olmasını istemiyordu. Ancak her şey biter, sona ererse tamamlanacağını biliyordu. Bir tek beyninde kalan çınlamaya bir şey yapamıyor ve o da orada öyle bekliyordu. Ama yakında o da susacaktı, diğer tüm seslerle birlikte. Yoksa insan dediğin; geliştikçe kötüleşiyor, kötüleştikçe büyüyordu, lanet gibi.

Yaşanmışlığın gölgesi kalıyordu şimdi bulunduğu odada, ondan başkasının hissedemeyeceği, göremeyeceği, belirsizliğin tavana kadar uzanan ağırlığıyla birlikte yaşamak biraz doldurabilirdi içini. Boşluğu da böyle dolduruyor, eşyasız bir karanlığın tuhaflığında kendini ait hissedebileceğine inandığı bir yer olabilirdi burası. O matlığın terk edilmiş, bırakılmış hâlini benimsiyordu. Yuvarlak dünyanın düzeninde ne çok hızla değişiyordu istek, arzu ve beklentiler. Heves denilen şeyin hızlandırılmışı, tadı ve nankörlüğü kalıyordu içinde herkesin şu vakit, bu ara, o anlar… Yaşamadan bıkılan, anlamadan istenilen, istediğini bile anlamadan sahip olmaya çabayla, aslında yaşanmayacak olup, yaşamış, sindirilmiş ve hatta tahammül edilmek durumunda kalınmış gibi, bıkkın, yorgun ve değersizleştirilen… Buna rağmen yine de doyumsuzluğun köşesinde bekliyor, tatmin uçurumunun kenarlarında dolaşıyor bir türlü düşemiyordu.

***

Kendini en çok anlattığın şeylerin yalanından vuruluyorsun, aslında öyle olmadığını, olmayacağını içinden biliyorsun ama birine benzediğini düşünmek, birine anlatmak seni yalnızlıktan kurtarıyor, en az birini inandırmak seni yüklerinden uzaklaştırıyor ve güvende hissettiriyor. O yüzden yalandan bile olsa biriyle aynı olmaya meylediyorsun. Birine benzemek bir tek senin umurunda ve isteğinde, bunu bir başkası bekliyor değil. Ama sen beklenildiğine inanmak istiyorsun. Beklenilecek kadar umursanmak ve değerli hissetmek için.

Yirmi Ocak İki Bin Yirmi Üç 11:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Kayboluş

En güzel ses; sessizlik…

Kendi derinime batmaktan bir yere çıkamadım, çıksam da varamadım bir yere. Dünyaya böyle geldim, batık bir gemiden düşer gibi, düşsem de toparlamadım, öyle istedim, durmayı, sakinliği, kaybolmanın içindeki yokluğu sevdim. Bulunduğum yerde sürekli kötücül, korkutmayı amaç edinmiş, çürümüş ruhların, bozuk namlularındaki sözler isabet ediyordu içime. Bulunmamalı, bilinmemeliydim. Vurulsam, kaçacak yerim de yoktu, düşerdim, kaçmaya gücü olmayanların bir yerde ne olursa olsun, gidememesi, takılı kalması gibi. İstemediğim zamanda doğmanın, hazır olmamanın huzursuzluğuydu bu. İçini ev bilip, kimseye gidememek, bir yere varamamak, anlayamadığım şeyleri çözmeye de uğraşmak işime gelmezdi, uğraşamadım aklınızdaki düğümlerle, yapamadım yanınızda olmayı, beceremedim kimseye yük olup, nefes almayı. Bir kişiyi daha kaldıramazdı yüreğim, kendime kadar yer vardı. Artık çok geç bunca eskiyken, yeniden başlamak için. Yeni diye bir şey yok, ismimle tezat,

Hoşça kal’ı sığdıramadım hiçbir yere, o hoş kelimesi kaldı içimde, hoş olan bir şey yokken, niye hoşluktan bahsedecektim ki?

Söz sevinçleri, sızıları paylaşabildiğimiz bir şey değildi artık, hiçbirinin sözü bir diğerine benzemiyor, benzese çünkü biraz anlaşılırdı bunca laf. Söz; uçurumun kenarında son gücünle tutunduğun, gecenin bir yarısı sana en yabancı kâbusların arasındayken, içinde birikenler, derinindeki en yüce saydığın performansınla dile getirebileceğini bildiğin ama artık hiç bir harfi harcamaya değer görmediğin yerlerde biriktirdiğindi.

Bunca yıl sonra olanlar gerçekten olmuş muydu, bana mı öyle geliyordu? Öyle ya kimsede olanların olduğuna dair bir etki, bir işaret yoktu. Çok sonraları o zamanları uzak ve soğuk bir rüya, bir izlenim gibi hissediyorum. Kendime bile uzak, ayrı beklenilen olmayan bir sonradan çıkma bir eklem gibi. Artık her şey silik ve önemsiz olacak kadar uzaklaşmışken, kaç gözü vardı insanın, gördüğünü göremiyor, gördüğünü bilemiyor, bildiğini anlayamıyordu. Kaç gözle daha bakması gerekiyordu, görebilmek için… Onlara benzemiyor ama anlıyordun, her zamanki uzaklıkların doldurduğunu zannettiğin boşlukların, neden olduğu hep aynı ağrılar. Değişmenin cezası gibiydi değişememek, değişmeyecekti.

Hayatın manası ancak kendime kadar, kimse anlam arayıp, bulamaz bende. Eskiden anlamalarına ihtiyacım olduğunu zannettiğim şeyleri, şimdi hiç bilmemelerini tercih ediyorum. Hayatla uzlaşırdım belki, içindekiler olmasa. Denize hazırlıksız yakalanıp, düştüğüm o gece yarısı, beni boş verip, içimi de beraberinde dibe çökertip aynı zamanda suyun kaldırma kuvvetini bir kenara bırakıp, beni kaldırmayan denizi olmayan suya da aşk olsun.

Zamanın içinde olmaması gereken anlar vardır, geç kalmalar gibi, o anın aslında orada olmaması gerekiyor da tesadüfen oradaymış gibi, bulunduğu zamana ait olmayan ve olamayacak anlar. İşte ben de dünyanın içinde, o olmayacak an gibi duruyorum. Kimyamız yarı tereddüt, ikilem diğer yarımız da hezeyanlardan oluşuyor. Bir bilinmeyen, belirsiz de çok az bir kısmımız var, onu biz bile bilmiyoruz, bir şey olduğunda, önemini hissettiğimizde ya da farkında olmadan bir olaya hazırlıksız yakalandığımızda ortaya çıkan, bizim bile tanımadığımız o yan, tanıyamayacağımız… Heyecan bizi boş vereli çok oldu, on yıl mı, on gün mü? Dün gece o rüyada mı terk etti bilmiyorum. Kendimi yine kendimle avutuyorum, kimsenin kandırmasına gerek duymadan. Gidemeyeceğim bir yerdeyim, çıkıp, gitsem geri gelemeyeceğimi biliyorum.

Nefret ya da kin barınamıyor içimde, hiç. Başkalarının sebep olduğu durumlar karşısında bile bir miktar haklı bir nefret barındırmam gerekirdi belki, bundan sonrakiler için kendimi korumak adına. Ama hiç yapamadım, yapmadım. Belki üşendim, belki öyle güçlü duygularım olmadı hiç. Şerefsizlere, söz verip tutmayanlara, duygularımı sömürenlere karşı tavrım; onları oldukları yere havale etmek, öyle de yaptım. Sessizliğe aldım kendimi, sessizce geçtim dünyanın sokaklarından, böyle rahatladım, belki üşendim, belki hissimi körelttim ama bence en huzurlusu, kendim için en doğrusu buydu.

İçsiz bir zamanın içinden geçip, gidiyoruz. Anlamak isteyen, uzaktan da anlardı, anlatmadan da. Her şey sona ermek üzere olduğunda, hiçbir şey yapma gereği duymuyorsun. Hep kitaplardaki yazarların hayatı, filmlerdeki romanlar ilgini çekti ama artık her şeye birden, aynı derecede uzaksın. Perec’in Kayboluş’u anlattığı o boşluğu özlüyorsun çünkü o kayıp tam sana göre, senin sonsuz kere yukarı yuvarlanmalarındaki boşluğuna ancak böyle bir yer bulunur, böyle bir son olurdu. Bir sigara olsa, hep dışarıdan herhangi bir eşya da ya da maddeyle kocaman şeyler o ufacık nesnelerle düzelecek gibi geliyor. Hiçbir şey yapamadığın zamanlarda bolca saçmalıyor ve buna zaaf gibi tutunuyorsun. Bir şey yapmaktan, neden olmaktan, senden sebep herhangi bir şeyin yeri olması, yer değiştirmesi, değişime uğraması ya da var olması seni korkutuyor. Hiçbir şeye sebep olmak istemiyor, kendi sebebinden feragat edip, kurtulmak istiyorsun. Hayata hâlâ neyle, hangi bağla tutulduğunu bilmiyorsun, bulamıyorsun da. Sevdiğin şeylerden dolayı olamaz ki onları bile yeterince sevemediğine inanıyorsun. Bu nedeni, bağı da bulmuyorsun çünkü bulsan o bağı da ortasından kesip, yok edersin. Herhangi bir sebep, çıkıp, yapışsın, tutunsun, nedenin olsun o bağla istemiyorsun. Atlamak istediğin tuzaklara kendi ayağınla gidiyorsun, kaymak, kaybolmak arası bir şey oluyor o zamanlarda ama tamamen yok olamıyorsun, diğer her şey gibi, her şey gibi bir yerin var, istemesen de, anlamasan da, tutunmak istemesen de, tuzakları özleyip, uzaklara meylin olsa da…

Bunca denizde olup da bunca acılı, derin ve kederli aynı zamanda da anlamlı bu kadar şeyi nasıl yazıyorsun bilmiyorum. Gözlerimi gözüne açtım, her yer sınırsız denizdi, yokluk gibi, hiçlik gibi. Boğulmak istedim, ben zaten hep eskiden beri, kimseye sormadan yok olmak isterdim. Dünyalarca uzaklık var şimdi aramızda, köklü, ölü ve sisli. Birkaç hayat, biraz gerçeklik ve çokça soğukluk girdi araya, iliklerine kadar hissettiren. Zaman sanki bizi koparıp, başka yerlere yapıştırdı, hayat kendine yer ettirmek istedi içimizde, iç yoktu, kendi suyunun bile dışında kalıyorsan, nasıl inanabilirdik bir iç olduğuna, iç olsa bile tüketen bir şeydi, bitiren. Hiçbir şeyin içi yoktu, olsa olsa sadece bir kalp çarpıntısı oluyordu, yaşamaya dair. İç olsa gidebilir, saklanabilirdim, benim içim beni dışarı atmıştı, kendimin bile bulmayacağı bir iç olsa inanırdım içlere. Giderdim o zaman içe, gidebilirdim.

Düşünerek farkına vardığım şeyleri, susarak unutmayı yeğliyorum. Hissedebildiğim tek ve yoğun duygu; bıkkınlık. Yorgunluk da değil, onu bile uyuşturmasını becerebiliyorum ama bıkkınlığımın hiçbir çaresi yok çünkü her şeyden her an bıkabilirim. İsteyebileceğim hiçbir şey yoktu, akıp, giden zamandan başka. Terkedilmiş rüzgâr diye bahsedilen o rüzgârın kimseye ihtiyacı yoktu, kendini kutluyor her fırsatta, dalgalar da eşlik ediyordu. Güçlendikçe bir şeyleri savuruyor, bir şeyler ona katılıyor, bazı şeyler ona kendini bırakıyordu, o da elinden geldiğince savuruyordu, onun buradaki hükümranlığıydı sorgusuz.

Nevin Akbulut
Yirmi Sekiz Aralık İki Bin Yirmi İki 11:00

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Kırık Pencere

Kendi boşluklarından atlayıp, geçemeyenler, içini doldurur.

Kimse tanımayınca güvende olacağını biliyorsun çünkü hep tanıdıkları hatta yakınları zarar verir insana. Bu fikirle çok uzaklara, isminden, cisminden, geçmişten, kırık pencerelerden, soluksuz kaldığın odalardan, hapis kaldığın bıçağın sırtında geçmeyen gecelerden uzağa gitmek istiyorsun. Karlı bir yere, yeşilin bol olduğu bir yere, çiçekli bir isim istiyorsun, vedalaştığın çiçekli elbiselerden sonra. Bütün duyduğun isimler geçmişi, geçmişin içinde geçemeyen bir şeyi çağrıştırıyor. Hiç duyulmamış bir isim yok mu? Ne zormuş insanın kendini bulması. Birine rastlamaktan bile zor. İnsan olmaya isminle başlıyorsun, o derece önemli çünkü. Yeni, yepyeni bir şey istiyorsun, eskilerin intikamıyla işin yok, içinde intikam ve kırıklarla çok fazla uzağa gidemezsin, heveslerinle gidersin, yastan ve endişeden uzak. Eskiler olmasın, yenilenmesin, karşına çıkan her yeni eskimiş olsun mühim değil, senin eskin olmasın yeter. Hangi ismi yakıştırsan üzerine, eskileri yenilemekten başka bir işe yaramıyor, garip. Bir nesne ya da bir sebze kadar vasıflı olsaydık keşke diye geçiriyorsun içinden. Yine içinden çıkamadığın şeylerin içindesin, dağlar, bayırlar, çayırlar bile söküp alamıyor içindeki seni. İstediğin bir son sadece ama yeni bir başlangıç için, hiçbir sonu beğenmiyorsun, sen yok olmadan gerçekleşemiyor bu son bir türlü.

Mutlu olmak kadar, mutlu ölmek de çok zor. Tüm kesiklerimi hakkını vermiş boynumdan çıkarıp, kaçtığım yere bırakıp, gitmek istiyorum. Arayan herkesten kaçtığım için, kendimi de aradığım yerde bulamıyorum. Olur ya belki de çimenlerin üzerinde mutlu bir son vermişimdir kendime, zamanında gelmeyip, beklenen virgüllerin yerine, özlenen bir nokta. En azından bunu becerebilmişimdir kendim için. Umut ediyorum, kinlerden, hayallerden, hayalsizlikten, kırıklardan, açık bırakılan kapılardan kurtulmuşumdur belki. Madem hiçbir şeyin düzeleceği yok, kendimi ardımda bırakıp, sıyrılırım. Bu da benim hayatım boyunca yaptığım ilk ve son üşengeçlik olsun.

Ceplerimizde kaygı dolu düşünceler, beynimizin içinde sürekli gösterime giren; huzursuz anılardan akan kurumamış yaralar, koptukça ıslanan. Yaşamak için hayatı kazıdığımız tırnaklarımızın arasında eskimiş vedalar, geçmişten canı yanan, geleceği ister ya da bekler mi, beklediğini bulabilir mi? Ölen hayallerimizin yükü yetti, hayatlarımızın yükü de. Yaşayacak ya da çoğalacak bir neden bulamıyorum. Uyandığın her gün doğduğunu zannederken, her kötülüğün karşısında, yeniden ölüyorsun, tekrardan başka bir şey değil bu. Sadece karmaşadan anlaşılamıyor ya da bu ölümün ismi yok henüz. Bitmeyecek yolları düşlüyoruz sürekli, durmaya katlanamıyoruz çünkü düşünüyoruz, unutamıyoruz, anlıyoruz, biliyoruz. Bilmek yük, ağırlaştırmak istemiyoruz.

Gölgesi bile terk etmişti onu, bundan sonra tüm yalnızlığının sebep ve sonuçlarını o kayıp gölgesinden bilecekti. Şimdi yıllar sonra geri gelse bile gölgesini tanımayacaktı, ardı sıra giden fazlalıktan başka bir şey olmayacaktı. İçinin acısıyla yoğrulmuş, hezeyan ve korkularla soslanmış, kırıklıkları da arasına boca etmiş bir hayatın verebileceklerinden çok veremeyeceklerini biliyorum artık. Bir an bir istek, arzu, hayal, ümit geliyor, sonra geçiyor her şey. Sonra yine geliyor, değişerek ve azalarak, onların da üstesinden geliyorum. Kendimi anlayamama boşluğundan geri dönemiyorum. Hayatla ve herkesle arama kazdığım o çukur ve içine attıklarım, artık görmek istemediklerim, istemeyi sevmediğim her şeyle birlikte o boşluk izin vermiyor. Dengesizliğim aslında güzelliğimdi, varlığım yersizliğimdi. En çok kendimi anlayamayışıma içerliyordum. Kendime söylediğim her şey, kendi üzerimden, geçmişimden, tüm dünyayaydı. Kimse ben değildi, kimsenin içinden geçenler de benimle ilgili değildi. Kendime söylenmelerim kesinlikle mantıklı ama cevabı başkalarından beklemek delilik emaresi. Ne olduğumu ya da olacağımı sanıyordum ki, doğumdan ve dünyadan öncesini bilmememe rağmen. Kucağımda kırılmış kalp, uykusuz geceler, okunamamış kitaplar, harcanamamış zamanlar, gidilememiş yollar ve bir türlü uyandırmayan kâbuslar. Nereye gidilebilirdi ki… Ayna da cevap bulamıyor sorularıma. Hevessizce geçen günlerin kuyruğuna hep bir yenisi ekleniyor, bir yerde dursun, kalsın istiyorum, eklenmesin bir yenisi daha. Cennet diye kurulan tüm hayaller cinnet olasılığı. İçimdeki dürtülere yer bulamıyorum. Öğretilen her şey ezberlenmiş korkular hâlinde içime yerleşiyor, başka hiçbir şeye yer kalmıyor. En nihayetinde inanmaktan inanmamaya geçeceğim, biliyorum, açılan her kapıyı aşk zannettim, âşık olmayı da bilmiyorum, âşık olduğunu söyleyenleri de anlayamıyorum. Tutuk, sakin, çekingen ve kusurlu geçti zaman. Zamanım yok artık.

Zaman, muhakkak zamanı var her inançsızlığın. Bir türlü yer ayırıp da içine almayan hayat, dışarı da salıp, bırakmıyor yakamı. Kendime bile eğretiyim, kime ya da neye olmayacağım ki, meyilsizliğim bu yüzden, tutunamamam… Güvenmeye çalıştığım yerlerden dağılıyorum, toplamaya çalıştıklarım çarpılıyor, kalmak için teselli ya da aradığım anlamları bulamayınca delişmen ve hırçın oluyorum. Hangi kusuru görsem, içinde kendimi buluyorum. Gerçek olduğuna inandığım her şey, bir yerden sonra sadece hayal oldu gözümün önünde, buharlaştı, gitti. Üzerinden zaman geçtikçe sadece bir sanrıydı demeye başladım, daha sonra uyku ile uyanıklık arası bir düş olduğuna inanmaya başladım ve en sonunda da uyanmak üzere olduğum bir sabah gördüğüm saçma bir rüya olarak algıladım. Gerçekler inanılmaz hızla yer değiştirdi içimde bir yerlerde. Şimdi dokunacak kadar bile gerçek olduğunu hissetsem, artık zannetmem, inanmam, inkâr ederim. Eninde sonunda sadece rüya olarak kalacaksa bir şey, rüyadan öteye de gitmemeli. Şimdiden asıl olduğu yeri kabullensin herkes.

Bildiğim yerden yaşamaya çalışıp, bildiğimi okuyordum. Onlar bildiğim her şeyi unutayım istiyorlardı, geriye bilmediklerim kalacaktı, insan bilmediğini okuyamaz, yaşayamazdı ki. Bildiklerim dokunuyordu besbelli ama bilmediğimle nereye gidebilir, ne yapabilirdim.

İyi ki yarına çıkacağımızın garantisi yok, aksi takdirde kim bilir insan neler yapmaya cüret edebilecekti. Bir tek an, tek hatıra yetmiyor günümüz yaşantısında, doymaz bir açgözlülükle hatıradan anıya, anıdan hikâyeye hep koşmak, tüm zamanları talan etmek istiyor. Her an onunla ve yalnız ona ait olunsun istiyor üstelik bunu da karşısındaki şeye ait olduğunu bildirerek yapıyor. Satır aralarını okuyamayan birinden saflıkla anlayış bekliyorsun, nasıl yanılıyorsun. Yaşanır, inan bana bu kalp kırıklarıyla da yaşanıyor çok güzel. Sadece eskisi gibi inanmıyor, hayal görmüyor, masalın içinde hissetmiyorsun kendini. Onun yerini sadece vicdanından sorumlu şeyler alıyor, tüm derdini ona yüklüyorsun, vicdanın rahatsa, sen de çok mutlusun demektir.

Sürekli bıktığımız o boşluklar, beklediğimiz başıbozukluklar, hiçbir şeyin olmayacağı o suskun bakışlar… Dış yaşantının sebep olduğu, iç sarsıntılar. Parmaklarını biliyordun, içinde bulunduğun parmaklıkları sayamıyordun. Hayal ettiğin o öteki dünyanın etrafını çizen çember, seni barındırmıyor, seni atıyor her defasında çemberin dışına, kendine yabancılığın oraya yabancılığınla akraba. Çizen o kalem senin elinde değil, dizen, özenen o şiir uzak. Yazgı mı diyorsun buna, yazık. İnan, daha kolay. Adımlarını kısıtlayan o uyuşuk esneklik, kaç binanın tepesinden uçsan gücünü teslim etmiş olur, kaç dünyayı dolaşsan varabilirsin gideceğin yere? Başka dünyayı bulamıyorsun gözbebeklerinin ardında, perdeli, tutkulu, tutsak, vasat şu zamanlardan felçli bir isteyişin gölgesinde bekliyorsun.

Yirmi Dokuz Kasım İki Bin Yirmi İki 17:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Yapay Dönüşüm

Yaşamayı meğer tüm isyanlarına rağmen ne kadar da seviyormuş, bulunduğu ortamda olabilmenin rahatlığı için sırasıyla her şeyi yapacaktı. Kendini kabullendirmek için, hiç istemediği şiirleri yazacak, hatta sağdan soldan arakladığı cümleleri biraz karıştırıp, aralarına kendinin sandığı kelimeleri serpiştirip, sunacaktı. Bir zaman sonra kendinin olduğuna o kadar inanacaktı ki, sonra çoğunluk tarafından beğenilmenin o sarhoş edici kasvetine aldanacak, sevmediği ve hatta hiç sevemeyeceği şeyleri yapmaya başlayacaktı sırayla. Hiç fotoğraf sevmediği hâlde kendi üzerinde bile eğreti durduğunu bildiği pozlar verecek, gerekirse yerlerde yatıp, yuvarlanacak, şaşkın, çatık kaşlı, abartılı pozlarına her gün yenilerini ekleyecekti. Zamanla hep kızdığı, hatta karşı olduğu ve en yakınıyla her muhabbetinde sürekli eleştirip, dalga geçtiği kişilerin izinden gidecek, onları taklit etmeye çalışacaktı, artık sadece önemli olan bu camiada var olmaktı, üzerine olsun ya da olmasın, eğreti dursun ya da durmasın. Öyle ya üç-beş kişi eleştirir sadece belki ama diğer taraftan yüzlerce kişi beğenirdi, o yüzlerce kişi binlere dönüşecekti, zaten durmadan hep bir şeylere, ortamına göre dönüşmüyor muydu? Sağdan soldan arakladığı şiirsel zannettiği cümleler ya da taklit ettiği pozlar, kullandığı kelimeler değildi tek hırsızlığı, içinden kendini çalmıştı, o yüzden tüm bunların hiç önemi yok, zamanında hiç kimsenin yüzüne bakmadığı, beğenmediği yazılarına değerlendirmeye çalışıp, değer katan, anlamlandıran, yükselten o tek yüreğin bile ezilmesi hiç önemli değildi. Kendinden geriye yapay ve sahtelikten başka hiçbir şey kalmadığına göre ezip, geçtiği gerçek şiirleri de unutabilirdi. Dönüp, arkasına bakmaz, hatırlamazdı, ne de olsa parodiydi her şey.

Zamanının, varoluş nedeninin haklı isyanı şimdi sakinlemiş, saçlarına kadar yerleşmiş o yapaylık yüzünden değil belki ama gülümsemesinden okunuyordu çünkü o sert hatlar çok nadir gülümserdi, her şey gibi gülümsemesi de yumuşamış, kayganlaşmıştı. Hayat hiç değişmeyeceğim diyenleri bile bir gün sınar gibi özenti çukurunun içine fırlatıp, atıyordu demek. Kendine olan bağlılığın ve değerlerinle ölçülebiliyordu her şey, ilk yıkımda yıkılıp, onların istediği kişiye dönüşecek kadar güçsüzmüş ya da yeterince ezildiğine ikna olduğu için bu yolu seçmişti belki bilinmez. Ama şair bile bir gün şuanda ya da günün sonunda veya ömrünün ortasında, sonunda fark etmiyor suni bir şeye, içinde hiç taşımadığı duygulara öykünebiliyor, imitasyon gibi kalabiliyordu yaşamının devamında. Özgürlük diye tutunduğu inandığı her şeyi, sahte zevkler uğruna harcayabiliyordu. Hiç tarzı olmadığı hâlde yaptığı şeyler için, kimseden özür dileyecek hâli yoktu ya. O derece ince düşündüğü de hiç olmamıştı. Düşünenleri de sorunlu olarak tanımlardı. Kendini kolaylıkla unuttuğuna göre, onu azıcık hatırlayanlara da bir şey borçlu olduğunu hissetmiyordu.

Tüm sahtelikleri fark edene kadar ışıldayacak, parlayacak yeryüzünde amaçsızca. Etrafının da değersiz bir çemberden örüldüğünü anladığında kendi değersizliğinden iğrenecek, yine de kusmak için bile aradığı hiçbir yerde bulamayacak kendini. Kusamadıkları, sustuklarına ve içine attıklarına karışacak, olmayan varlığını şişirecek, içinin boşluğunu böyle doldurduğunu zannedip, oyalanacak.

Kendinden ödün vermek, kendini yitirmek, kendini hiç olmayacak biri hâline dönüştürmek de yetmemişti, daha fazla beğeni için, daha fazla sisteme hizmet etmesi gerekiyordu. Kendinden ne verebilirse sonuna vermeli ve ne kadar çok hiç ilgisi olmayacak kişiler bile olsa izlenmeli, okunmalı, takip edilmeli, varlığını herkesin bilmesi gerekiyordu. Ruhundaki açığı, açlığı b şekilde susturabileceğine inanıyordu. Yaptı da, sonuçta hiç hayal edemeyeceği, o çok güvendiği bir tutam kalmış, çok uzaklardaki dostlarının da tahmin edemeyeceği bir şeye dönüştü. Şimdiye kadarki her yaşadığı kötü şeyin, talihsizliğin, kaderin (ki kendisi çok inanırdı), affı, mağfireti, tesellisi olarak gördü bu yavan, içi boşaltılmış, geçici heves ve meraklarla sıvanmış sevgiyi.

O ufak tefek, bir avuçtan daha az kalmış, kendisini gerçek dünyada önemseyen dostları onun bu hâline, içerleyip, üzülmekten öteye geçemiyorlardı, sınırdı çünkü hiç kabullenemedikleri. Geçip, gidemezlerdi yanlarına. O kadar görmek istemiyorlardı artık onu, içlerinde herkes ne derece yalandan da olsa çoğaltsa da onlar azaltmış, bitirmek istiyorlardı. Onlar yerlerinden kıpırdayıp, herhangi bir hamle bile yapmaya değer görmüyorlardı şu zamanı, okunmak bile istemiyorlar, hatta bir tek kendi kendilerine yazıyorlardı, kalemleri kendilerine, hüznü, derdi, kederi de hep içlerineydi. Bir anlatabilselerdi, buna da hiç lüzum yoktu, hem de artık biliyorlardı anlaşılmayacaklarını. Asıl akıntıya karşı kürekleri bırakan onlardı, o diğerleri küreklere asılmış, akıntı yönüne gitmeye uğraşıp, milyonların içinde kendilerine yer edinmeye çalışmış, oldukça da başarılı olmuşlardı. Ümit dünyasıydı ne de olsa, bir yerde uzak bir zaman diliminde, her şeyin gerçekten hissedileceğini, yüzeysel değil de, içsel olacağına inanıyorlardı hâlâ. Umut bundan sonra yalandan başka bir şey değildi, yine de bunu içten içe hissetseler de, kendilerine anlatamıyorlardı. Kendine anlatamadıklarını, kimseye dökemezlerdi ya. Sonsuza kadar gitse de bu suskunluk, kabullenilmiş, benimsenmişti. İhtiyaç olan şey buydu belki de, susmaktı, onca sesin çokluğuna ve karışıklığına karşın susmak. En azından bu şekilde sadece kendilerinde de olsa, var olacaklarını biliyorlardı.

Arsızca ve yersizce fışkıran özgüven patlamalarıyla ne yapacağını, nereye gideceğini bilemediği için bu durumdaydı. Böyle asılı, anlık… Kendini yıllar geçtikçe içine kapatan insanların tam tersine, her durumda ve şartta görülebilir olmaktı tek isteği. Görülebilir olunca varlığını kabul ettirip, kendi varlığına da inanabilmekti belki amacı. Birileri tarafından onaylanamıyorsa varlığı da yok demekti. O kadar yok olmuştu ki yıllar içinde, en ufak bir varlık ışığına flaş gibi sadece yanıp, sönse bile, ona da razıydı.

İnsana en büyük zararı, başka bir insan değil de, yine kendi verirdi çünkü tüm bunlara dışarıdan ve içinde olabileceklere yalnız kendisi izin verirdi, kendinin sorumluluğundaydı bu. Bu kadar görünür olup, kolay yoldan kendimizi infilak ettirmekti belki amacımız. Zaman gelmiyorsa, hayat da gelemiyorsa hakkımızdan, hastalıklar, ölümler de bir işe yaramıyorsa insanlar hiç yaramazdı. Biz kendimiz gitmeliydik o zaman belamıza. O yüzden bizzat kendimiz el atıyorduk bu ucuz ve çabuk sona. Anlıyor, hak da veriyordum artık uzun zaman sonra, ama herkes başka şekilde yok olmayı tercih ederdi, tıpkı aynı şeyi, hepimizin türlü kelimelerle anlatması gibi. Üstelik aynı şeyi anlattığımız hâlde, anlaşamadığımız gibi. Huzura alışık olmayanların memnuniyetsizliği, gerilim gibi bir anda huzurlu bir şeyle karşılaşınca ortaya çıkardı çünkü onlara göre huzurla huzursuzluk yer değiştirmiş, içlerinde çok güzel dönüştürmüş, bu yüzden de bu tanıdık olmadıkları hisler karşısında, hissiz kalmayı tercih ederlerdi. Bilinmeyenden uzak durma, kaçma, saklanma, bir tür gizleniş, ancak böyle güvende hissedilebilirdi.

Her şeyin hızla dönüştüğü şu zamanda, hiçbir şeyin artık başladığı gibi sona ermeyeceğini biliyorduk. O da biliyordu, şu uyuşmuş zamanın tadını, daha da uyuşarak geçiriyordu. Bir gün komple uyanacak, rüya gibi, belirsizlik gibi bir şeyden tamamen ayılıp, aydınlanacağını biliyor, şu uzak durumunun ve uzatmalarının da bir daha geri gelmeyeceğini bildiğinden, yaşıyordu, yaşadığını zannetmek değil, o sahiden böyle yaşıyordu. Uyandığı anda bitecekti çünkü tüm yalın, yapay hikâyesi.

Üç Kasım İki Bin Yirmi İki 16:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji Şiirler yeni şiir

Mavi Yok

Ziyanı yok ki, artmıyor
Ne balığa tuz yetiyor, ne yaraya
Ne bana sus yetiyor, ne kelimelere
Mavi yok
Babamın saati kolumda, annemin elleri
Yeni bir zaman yok
Her şey kullanılmış çokça
İzlediğim her şey önceden görülmüş
Bulamadığım her bilmece eskiden bilinmiş
Okuduğum her kitap bir yerlerde yaşanmış
Sevdiğim her şey bana uzakmış
Fakat sormam lazım;
Bir yerlerde yaşanacak bir şey kalmadıysa hâlâ
Neden buradayım?

Bitecekse bu şiirler bir yerde
Susacaksa kelimeler hiç sormadan
Bir zaman sonra yanacaksa yaşanan her an
Yanlışın içindeyse bunca sevmek
Nefret etmeyi de kalbin yemiyorsa
Ama yine de her canlı en az bir canlıyı yemek zorundaysa
Evcilik oynamaktan öteye geçmiyorsa evlilik
Bu bağlılık fazla değil mi?

Susmuyor siren sesleri
Kâbuslardan ve onlardan artan zamanda
Ne yaşadıysak haksız şekilde
Bölüşmenin manası var mıydı bu yoksunlukta?
İki şey susturabilirdi bizi
Düzensiz ama kafiyeli
Kısa cümle ama uzun uzadıya kelimeler
Sorsalar kısa kesiyorum derdim
Bitiremediğim her şeyi
Biriktirmeye meyilliyim.

Önemsiz ama kararsız betimlemeler
Hesapsızca uçup, giden, üzüp, giden, hep ama hep giden imgeler
Pervasızca sorulmaya çalışılan hesaplar
Kalbimin almadığını, beynimin de sınır dışı etmesi
Zehrin suya sustuğu
Bunca kusmalar, susmaktan çok
Bitmeyen anlatmalarla laf kalabalığı yapmışım
Uzayı biraz da ben doldurmuşum, nefessiz kaldığım anlarda
Ama en güzel anları onunla birleştirebilince
Kendime de yakıştırabilirim zannettim.

Her sokak başında başka bir yerinden kırıldı anlar
Ortalık yerde susmalar, bizi hep didikleyen ayrılıklar
Özensiz ama kenarda kalmanın ihtiyacı ile
Susuyorum koltuk deseni gibi
Madem her şey bu kadar normaldi
Zamanın o ulaşılmaz yerinden kopup
Niye vurdum tereddütsüzce sahile
Susuzluğun dindiremediği, kusurlu bir adanmışlıkla…

 

Otuz Bir Ekim İki Bin Yirmi İki 14:00
Nevin Akbulut

Şiiri hikâyesi: Çok güzel bir tek edilmiş buldum, çöplük kenarında.

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Kor

Artık bunca olan şeyden sonra; birlikte yeşeremeyeceğiz biliyorum, ama belki beraber çürüyebiliriz!

Gülmekle ağlamak arasındaki o uyuşukluk durumu, kalıp gibi yapıştı ruhuma. Hiçbir şeye gerektiği gibi ve yeteri kadar tepki veremiyorum ya da her şeye aynı tepkisizliği gösteriyorum. Vedalaşamıyorum içime attıklarımla, tutarsızlıklarımla, atıp, tutamadıklarımla. Beni kendimden ayıran belki de buydu. Bana eziyetlerin en kıdemlisini seçmişsiniz, hiç zorlanmadan, sanki yıllardır bunu bekliyormuş gibi, öyle olağan ve bir o kadar da bilmişlikle. Canı yanmanın ateşle bir ilgisi olduğunu o kadar iyi anladım ki, ateş düşüyor çünkü canına insanın. Salt acıyla ilgili yok yanmanın, en çok ateşle ilgisi var, belki de insan kendi cehennemini içinde taşır derken bunu kastediyorlardı. Hasretten ölmezdik belki ama o ateşten ölebilirdik, kolayca. Kendini yakma cesaretinde bulunanların içinde de o ateş olduğundan belki bu kadar kolay cesaret edebildiler. Kendimi iyi hissetme denemelerim yine başarısızlıkla sonuçlandı, odaklandığım her şey buhar gibi uçup gitti, uçan bir balon kadar yer etmedi hiçbir şey içimde, o ateşten başka, hoş oraya ne düşse yanardı, ondan belki de düşüremedim.

Düşünmeden yaptığım ya da yapamadığım bazı şeyler bulunduğum durumu kendiliğinden kolaylaştırdı, böyle olması gerekiyordu çünkü bir de onlarla uğraşamazdım. Bu hikâyeyi de beceremedim, bu saatten sonra hikâye yaşamak değil, ancak yazmak gelirdi elimden, daha çok yaşamadığını yazabilmeli bence insan, yaşayamadıklarını anmak için. İkiye bölünen her şeyin içinden büsbütün acı ve sıcak bir gözyaşı döküldü, yüzümü atlayıp, çakıldı yere, beni her şey atlayıp geçebilirdi, hatta kendim bile. Kendimi bölüp, parçalayamadığım, aynı zamanda bütünleyemediğim için de yarımdı her şey. Acil bir çıkışım olsa, kaçıp, kurtarsaydım kendimi benden. Sarıldığım her şey kayıp giderken, arkalarından sessizce el salladım, o çarpık gülümsememle, tutunduğum her şey bir tık daha o sondaki sonuca yaklaştırdı beni. Alkışladım hem de tüm yüreğimle. Hani canıma ot tıkasalardı, kesin o otlar da tutuşur, yanardı. Çevirip, üzerinden atladığım bir sayfa gibi görünüyor olabilirsin ama bıraktığın kalem izi o kadar acıtarak ve iz bırakarak yazmış ki; tüm diğer sayfalara da geçti.

Anlamlar bazen hiçbir manaya gelmez! Başka bir film izleyecekken, salonları karıştırıp, yanlışlıkla girdiğim filmde bile bir miktar anlam bulurdum, şimdi planlı, programlı olan şeyler bile oldukça anlamsız geliyor. İnancım yüksek ama cahilmişim, oldukça abartmışım. Şimdi karanlık bir acı var içimde, ama sahici, gerçek, dumanlı değil, sisli hiç değil, gün gibi, her gün yaşadıkça varlığını hissettiğim, çıkaramadığım, bir yere bırakıp, kaçamadığım, bırakamadığım… Tüm mümkünlerin eşiğindeyim…

Manasız bir suskunluğun içinde kendime çıkardığım manalarla tersine çevirmek isterdim her şeyi. Neyi anlatsam yersiz, neyi savunsam haksız, neyi sevsem yarım olacaktım. Anlaşılabilirliğin zaten dolan kapasitesinden yararlanacak değildim. Yarı söyleyip, yarı susmalarımla geçip, giden günleri kurtarmaktı niyetim, bir işe yaramayacağını bilerek. Kimsenin duymayacağı kelimeleri söylemek, bilinmeyen bir dilde konuşmak gibi bir yabancılıktı. Onları yabancı sıfatında tanımlamaktansa, kendime uzaklaşmam daha yerinde gibi geliyordu. Şehirlerden geçiyorsun, bir yere varamıyorsun. Kilometre ile ölçülemeyecek uzaklıklar yaşıyorsun. Zamanında canını dişine takıp, anlattığın her şey için pişmansın, sen anlattıkça mesele sendeymiş gibi hep reçete sunmaya çalıştılar. Oysa birkaç temiz, sorunsuz iyi gün yeterdi, artardı bile.

Neyin vardı ya da nelerin yoktu da bunca gelmiyordun yanıma? Ayakların, mesela kalbin? Yürek mi demeliydim, daha içsel bir şeydi belki de. Tüm zamanların en güzel anını giyinmiş, bekliyorken ben böyle burada… Yalnız çıktım tüm merdivenleri, koridorları yalnız geçtim, odalarda yalnız başıma korktum, bekledim. Pencereye çıkmak bile bir tık daha ileri ümit vadettiğinden yapmadım. İyi olacağım ümitlerini hep kendimle birlikte, içimden artırarak biriktirdim. Herkese yetecek kadar umuttu bendeki, fazlasıydı. Yalnız uyudum, içindeki yataklarda sürekli değişen ve yok olan yüzlerin olduğu koğuşta. Yalnız ama ışıksız uyuyamadım. Sorsalar korkuyorum zannedersin, hiçbir şeyi unutmamak ve beynim dâhil her şeyi tekrar uyandığımda yerli yerinde bulmak için. Gözlerin mi eksikti yoksa ben her şeyi bunca bulup, görmek isterken. Görmeyi istememekti belki de sendeki eksiklik, gözlerinin koyu çukuru değil de artık katranlanmış gayretsizliğindeki soğukluktu.

Olurdu ya, uyandığımda kendimi orada bulamamaktı korkum, uykular yarı ölümse, ben tam ölüme bu kadar yaklaşmışken. Narkoz anında, siyah yumuşak, kadife bir kuyuya yavaşça ve itinayla düşüyorsun, ama sonra o siyahlığı ve boşluğu mürekkep gibi bir şey yutuyor, karalıyor. Ama renkli de değil, renksiz, sis gibi yoğun bir şey. Aldığım her narkozda biraz daha kendimi yerimde bulamıyordum. Seni de bulamamaktan kaynaklanıyordu bu, zaman da yaramadı. İçimden alabildikleri o birkaç gram beni azaltmadı, aksine büyüttü, çoğalttı, üstüne bir de parçalara bölüp, dağıttı. Şimdi kim daha eksik, fazla ya da iyi bilinmez. Hiçbir şey okumamış, iki kelime etmemiş, bir virgül bile koymamış gibiyim şimdi. Bir şeyler henüz olup, bitmemiş, hiç başlamamış, ara verilmemiş gibi, oyun gibi uykuya dalmaya çabalıyorum geceleri, ışıklı bir odada. Uyanınca nefes alıp, yeniden yaşıyormuşum gibi yapıyorum. Sol elime bıçağı alıp, sevdiğim sebzeyi doğruyorum, doğruca. Bıçak kayıyor bazen, solum güçlü, biliyorum. Bıçak biraz daha kaysa…

Böyle kalsın, olabildiğince kuru ve yavan. Yere düşüp, yok olan bir yaprak, bir gün bir kitabın satırları arasında yeniden ortaya çıkar çünkü biz inanmaya çoktan hazırız, özellikle gerçek olmayan şeylere. Okunmasın diye boşluğa yazdıklarım, boşluğu bezdirdi. Aklımda sürekli sıkılma biçimleri, saklanma ve kaçma hâlleri, kalbimin ucuna gelip, hiçbir şey olmamış, sanki içeride sıkılmamış da çıkmayacakmış gibi kaçışan kelimeler, aklımın ucunun da uçtuğunu sanıyorum. Hiçbir şeyi, başka bir şeyle ölçemediğim ve yerine koyamadığım için dolmuyor boşluklar. Sarhoşluklar ve inançlardan geriye kalanlar hiçbir şey etmiyor, bir etkisi de yok. Ucunu kaçırdığım her cümlenin sonunu başka yarım bir cümle ile birleştiriyorum. Üşengeçliğim, ayrıca yarımları tamamlamaya yetmiyor.

Zamanın ruhuna uygun, abartacak güç yok bende, o yüzden zamanın ve tüm o gereksizliğin dışındayım. Tüm bunları bilsem, bildiklerim israf olacak, bunca israfın içinde duygularıma bunu yapamazdım. Açıklanabilir bir şey değil, izahatı yok belki ama tesadüflerin içine sıkıştırdığımız, biriktirip, teselli bulduğumuz şeyler de vardı, rastlaşmalar gibi, denk düşmeler gibi. Zaten zamanın bu hızında bu karşılaşmalar olmasa nasıl yetecekti ki hayat bize? Islak yağmur kokusu alıyoruz birbirimizden, ezberlerime hayret ediyorum en çok, unutmanın bunca kolay olduğu şu zamanda, tüm bilincimle sesleniyorum içime, her geçen gün her şeyin birbirine benzediği zamanlarda. Ezberimden bulup çıkarıp, bakıyorum, yerinde. Unutmakla, ezberin arasındaki o büyük boşlukla bağlanmıştım sana. Yarım bıraktığım her şeyin adına, tamamlar gibi sarılmıştım. Bütünlenmeye teşebbüstü benimkisi sadece, gizliden gizliye bir niyet gibi, çok eski bir özlemin hatırına, anımsanması gibi.

Bazı uzayıp, giden, olağanmış gibi görünen şeylerin o an ile ya da o hikâye ile bağlantısını kuramıyorum. Yeteneksizliğimi biliyorum ama bazı kitaplar sonsuza dek sürsünler istiyorum, bazı hikâyeler gibi. Anlayışsızlığımın anlayışına sığınıyorum.

Yirmi Üç Eylül İki Bin Yirmi İki 14:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji Şiirler yeni şiir

Oyuntu

Arsızlıkla yaşayıp
uğursuzca yazmışım.
hayatla inatlaşıp
umut demişim
hayaller kurmuşum.
şarabın tadını öğrenip
kokunun gizemini keşfetmişim.
gözlerini bilip
inandım demişim.
bakışların kaypaklığına değil de
inancın değişkenliğinden dem vurmuşum.
kahretmişim korkuya, cezaya, haksızlığa.
demlenmiş, rutubetlenmişim
şarkılara ağlamış
aldanmalarıma gülmüşüm
şiirlere bağlanmış
kelimeleri mabut bilmişim.

onca derinken hâlâ arayışım
gizemli bir çukur
yorulmuşum, uykularıma kadar üveyken
dünyamı altüst edip,
beceriksizliğimi, esrikliğimi
bulamamışım
benliğimi saracak bir oyuntu.

15 Haziran 2022 17:00
Nevin Akbulut

Hikâyesi: Ruhumdaki kimlik

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut nevinakbulut psikoloji yeni yazı

Tekinsiz Vakitler

Endişeli günlerin geleceği, kâbuslu gecelerden bellidir. Kaygı; yaşadığın saatlerin belirsizlik ve değersizleştirilmesidir.

Deneyim, eşi olmayan bir ucubeye dönüştü. Varlığın yerini bambaşka bir dünya aldı. Anılar toz bulutuna dönüştü, artık başka bir yıldızın sömürgesindeydi hayat. Yarı hayalet yarı canlı varlıklarla dolaşıp, duruyorduk. Tıpkı dünyadaki hâliyle; yaşarken ölü olup, öldükten sonra bile bazılarının hâlâ yaşıyor olması gibi. Bir türlü yok olduktan ya da bir değeri kalmadığı hâlde, gömmeyi beceremediğimiz zamanlarımız gibi. Eski imparatorlukların ruhlarının saklı olduğu evrene yatay geçiş yapmıştık. Başka, eski ama yeni yüzlerle saklanan ama bilinene gerçeklerin gölgesinde yolculuk ediyorduk. Her şey kahrolası bir metalik zamandaydı, sanki sesler tiz çıkıyor, gıcırtıdan öteye geçmiyordu, güzel ses denilen bir şey yoktu. Müzik susmuştu. Beyin uğultularımızla haberleşiyor ya da anlaşabiliyorduk.

Yaşanılabilir bir hayattı ama çekilesi değildi. Sinir bozucu, boğuk, kaba ve kasvetliydi. Keşke her şey bitmeden önce yok olmayı becerebilsek, bu kadar ölümsüz olmayıp, devamlılığı sağlayabilseydik. Varlığımız dâhil, dünyamızın kıymetini gerçekten bilebilseydik, çıldırmasaydık bunca. Güzel hayallere değil de, anlamsız hayaletlerin peşinde sürünmeseydik, her şey bitmeden önce.

Ölüm soğukluğuna akraba olduğumuz gecelerde, yorgandaki kuşlar tekinsizce cıvıldıyor. İçimde ısıtıp söylediğim buz gibi şarkılar dilimin ucunu uyuşturuyordu. Mermer tenin soğukluğu ölüme ait hissettiriyordu. Üşümekten moraran elleri ve kelimeleri nereye taşıyacağımı bilmiyordum. Bu ellerle olmazdı taşımak, tutunma yetisini kaybetmiş gibi. Ölüme uzak rüyalar görüyordum, ıstırapla uyuduğum gecelerde. Isınınca daha çok yaralanan şeyler vardı, hatırlamak gibi, umutlanmak gibi. Güneşi bu kadar hayal etmek, onu getirmiyordu. Bir şeyi her gün unutmayı dilemek, onu her gün hatırlamak demekti. Şair şiirin içinden çıktı, özne varlığındaki anlamını yitirdi. Geriye kalan yüklem, hiçbir şeyi toparlayamadı, eylemler de pek işe yaramadı.

Bakışlarım boşluktaydı, sen en büyük göz yanılmam oldun. Bunu izaha cüret edemediğimden, kelimeleri haybeden harcamış oldum. İnanmak diye peşine düştüğün her kelime ruhuna tuzak. Aldanmak her defasında, bile isteye kurduğun tuzaklara yine kendinin yakalanması. Yıllar önce ezbere bildiğin o şiiri yıllar sonra bir yerde görüp okuyunca, hissettiğin o değişiklik, işte yaşanılanlar, yaş alınanlar, değişenler, geçen zamanın dışarı doğru dönüp, durması.

Herkes yok oluyor, yok oldu. O kadar sessiz oldu, bitti ki her şey, hiçbir şey yapamadım, bir şey de diyemedim. Ama dağıldım, durup, kaldığım yerde ufalandım. Gürültüden biraz sıyrılsak, iç sesimiz boğacak bizi. Bazı sabahların olmasına bu yüzden gerek yokmuş gibi geliyor. Biraz zaman geçsin öyle yapayım dediğin her şey, ertelediğin o zamanda sana aynı duygularla geri dönmüyor. Harcamış oluyorsun. Doğru zaman yok, sadece ne yaşanılması gerekiyorsa o yaşanıyor. İleride şu kitabı okuyacağım diyerek, şimdiki zaman ve bulacağın anlamlara güvenmediğin için ertelediğin o kitap, zamanı geldiğine inanıp, okuduğunda sana şimdiki hissettiklerini hissettiremeyecek. Aynı duygularla hissedemeyeceksin hiçbir şeyi. Tıpkı şuan benim bu cümleleri dökerken, aslında çok daha güzellerini içimden geçiriyor olduğum ama buraya dökene kadar kayboldukları gibi.

Binlerce yalanın içinde kendine gerçek bir hikâye arıyorsun, bulamazsın. Sen de biraz yalan olacak, çokça kanacak ve yalanlarla birleşeceksin. Bilinmeyen ve görülmeyecek, gerçekliğini yitirmiş umutların hücumundan, ne kadar sakınsan da kurtaramayacaksın kendini. Üstelik sana bedelsiz de sunulmayacak hiçbir umut, hepsinin bir karşılığı olduğu hâlde, senin tüm ümitlerin yine boşa çıkacak. Giden her zaman olduğu gibi senden giderken, kendin azalacaksın.

Yeteri kadar birikse, bir yerde taşıp, bırakmaz mıydı kendini her şey? Taş olsa… Neyin sabrı ve neyden dolayı bunca dayanıklıydı içimiz? Salmamız gereken yerde, tutunacak ne bulduk da arsız, inatçı bir yapışkan gibi hiç bırakamadık yaşamayı? Kabullendik mi her şeyi? Korkak olduğunu yeni mi öğreniyorsun? Bir şeylerin bittiğini biliyorum içimde, bunu olmadığını hissettiğimde artık duyamadığım rahatsızlıktan anladım. Asıl eksik hissettiren bu hissizlik ve zamanında arayıp da bir türlü bulamadığım umarsızlık.

Tüm bunları hak ettiğine inandığındaki, o teslimiyetten yıkılacaksın. Bu sefer başka bir şeye teslim olacaksın, bir diğer esaretten kurtulmak için zaten bambaşka bir tutsaklık gerekirdi. Umduğum fırtınalar hep ummadığım anda gelmişti, o yüzden zaten fırtına diye tanımlıyordum. Ne kadar sıkıcı olduğumu yıllardır hep aynı yerde beklediğimden anladım. Sıkılmıyordum ama sıkıcıydım. Herkes gelip, gidiyor, gelip, geçiyor, gelmeden gidiyordu, ben hiçbir şey yapmıyordum. Külün hikâyesi ateşten daha çoktu ve daha çok yerli yerindeydi, ateş gibi uçmuyordu, oturaklıydı. Varlığım yok mu olsun yoksa sürüp, gitsin mi bilmiyorum, bu cümledeki yoksa kelimesinin melankolisini taşıyorum, nişan gibi, meftunuyum. Kemiklerim gibi kalbim de o kadar sağlammış ki, bir türlü tam dibine kadar kırılacak bir şey bulamadım kendime, kökten kırılacak ve sonsuza kadar gidebilecek.

Göğe doğru yükselen gökdelenlerden sonra göğe uçan çamaşırları, uçup, kaçan ve dönmeyen balonları özlüyorduk. Şiir gibi anlatılıyordu her şey ama şiirden uzak, evhamlı bir romanı andırıyordu. İnsanlardan çok yerleri özlüyordum, uzun süre bir şeyi bekledikten sonra, artık o süreyi doldurduğundaki karanlık huzurdan bahsediyorum. Doldurdun, tamamladın ve kapattın, artık beklemeyeceksin.

Kanatlarının aldığı kadar yükünle, toparlanıp, gidemedin şuralardan. Gitmek kolaydı belki de, toparlanmayı beceremedin. Yeni bir berrak sayfaya başlamak hem zoruna hem de ağrına gidiyordu, kabullenmek gerekirdi artık bir saatten sonra, eski sayfaların aslında ne kadar da kirlendiğini. Ölemedim çiçekler gibi, soldukça. Hasret duyduğun her şeyi o şekilde ve tam orada dondurup, bıraktın. Yeni özlemler de duymuyorsun artık, kendini de dondurdun, dolman gereken yerde, bıraktın önceyi ve daha sonrayı. Hiçbir paragrafı tam olarak bitiremiyorum son günlerde, içimin sıkıntısından teselli bulduğum kelimeler de bir işe yaramıyor artık. Kalbimin ucuna kadar gelip de diyeceğim diye çırpınmalarım da sustu artık, çaba harcamamayı da öğrendim, kendimden yiye, bitire.

Ortalıkta dolaşan, hayalî bir karakter olsaydım, virgül gibi bir hayatım olsaydı, ne de olsa yarım yamalaktı her şey, uyumlu olurduk, hazır içim de bu kadar hayal doluyken, gerçek olmak çok acımasız ve zor. Kara bir haber gibi dolaşıyor şimdilerde kendi gölgem, kendime yabancıyken, gölgeme nasıl yakınlık duyabilirdim ama gittiğim, gördüğüm, bildiğim şeylerin bir kanıtı olmalıydı, kendimi gölge yerine koyup, gölgeyi kendimin bir paralel uzantısı gibi sahiplendim. Zifiri bir kuyuya paraşütsüz düşer gibi günler geçirdim, biraz yüreğimiz de kabaracak ve kararacaktı tabi, hayalî karakter olamamanın bir uzantısı bu da bence. İçinde bir türlü barındıramadığın iç içe geçmiş duygularla; kaygı, belirsizlik ve umursamazlık ne yapacağımı bilmiyorum.

Birçok şeye “kader” deyip geçiyorsunuz. Herkes kendisi edip, kendisi buluyor, sonra da bunu kaderin üzerine atarak, o tembellikteki uyuşukluğa sarılıyor. Bir şeyleri bilmektense, belirsizlikteki kaostan beslenmek daha iyi geliyor çünkü sıradanlık yormaz, üzmez ve kırmaz zannediyor, uyuşukluk ve bitkinlik tam da bu, ardından da hissizlik getiriyor. Herkese uyum sağlamaya uğraşırken, kendiyle bir türlü geçinemiyor, kendinden uzaklaşıyor hissizleştikçe. Her şey bu kadar tekrardan başka bir şey değilken, hepimiz düzmece bir umutla finalde bir sürpriz bekliyoruz.

18.03.2022 14:20
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji Uncategorized

Zonklamalar

Şans senden yana değilse, ne yapsan olmaz bazen, kabullendik mi bunu? Daha ne isterdim şu inatçı inancımı içimden sıyırsam, aklım gibi. Ama bir yerden sonra ya alışıyorsun olmamasına, olmayacağına ya da artık hiçbir şey yapmıyorsun, susarak karşılıyorsun tüm olumsuzlukları. Bünyem tüm bunları ezberlesin istemezdim, hatta hiç görsün, bilsin istemezdim. Ama öğrendi bir kere, o kafa sükûneti de geldi oturdu içime. Kıyamet koparacağım yerlerde olan olmuşun rahatlığıyla oturuyorum öylece sessizce. Bazı durumları dikey olarak karşılayamıyorum artık. Hâlim kalmadı belki de artık, yapılacak bir şey kalmadıysa, kalmamıştır. Aşırı özlediğim şeylerin yerine artık başka varlıklarla dolduruyorum, minicik bir nefes, bir iç çekme, bir mırıldanma yetiyor, muhtemelen bunu da aklımı sınır dışı ettiğim zamanda kalbim bulup, getirdi. Ama iyi oldu. Tuhaf biçimde dizilmiş olayların bütününden geçiyor gibi bir hayat yaşıyorum. Yaşamıyorum da içinden geçiyorum gibi, zaten yeterince bunaltıcı olan hayatıma bir de yapışkan ve ağır bir hava eklenmişti.

Akşamları çatlakların arasından fırlayan birçok çeşit ama müttefik oldukları her hallerinden belli bir yığın böcek tarafından vuruluyorum, beynimin boğumlarına kadar irkiliyorum. O anda aklımda sığınacak değil, yazacak yer var sadece, yazacak, sana yazacak güvenli bir alan. Büyüttüğüm korkulardan tepetaklak düşüyorum yere, bizim evde böcekler hep tepelerde geziyor nedense. Kaybettiğim her şeyin yerine seni fazlaca yerleştirdiğim için aradığım hiçbir şeyi de bulamıyorum. Kimileri buna yaş almak der, kimileri unutmak. Benim bunlarla hiçbir ilgim yok. Aklımı elimde tutabilsem daha ne isterdim. Gündelik hayat dediğimiz karmaşanın içinden yara almadan sıyırabilirsem ne mutlu bana ama daha çok akıl sıyırmalarıyla tamamlanıyor günler. Trajikomik çelişkiler istisnasız her yanımızı sarmıştır, oysa ne çok güvenirdim bir zamanlar aklıma, içindekilere. Aklımı şaşırtan düşüncelerin içinde yuvarlanıp, durdum, bir yere kapatmak geldi kendimi, içimden. İçimden kurtarmam gerekiyordu aklıma göre. Elimde olsa, ben de kendimi dünyaya getirmezdim mesela ama yine de içimdeki her şeyi ona vermek isterdim, ne yazık ki hem onu hem kimseyi inandıracak kadar güç yok içimde. O yüzden daha çok dinlemiş, daha fazla inanmış gibi yapıyorum.

Ruhuna kadar dokunmuş birisinin gidişi, kalbinde kocaman bir boşluk bırakır ve o boşluktan dolayı kalbin hep üşür. Beni neyin hayata bağladığını hiçbir zaman tahmin edemezsiniz, tıpkı neyin öldürdüğünü de bilemeyeceğiniz gibi. Ruhumdaki güzellik bir imdat çığlığıydı, bu dünyaya ait olamadığım yerden tutundum, eğretiydim. Gerçekliğin korkunçluğundan kendini hayalin güvenli kollarına bırakırken, geride hayata bıraktığın güzelleme gibiydi her şey. İçimizde içi tükenenler oldu, içimizin de artık içi kaldırmıyordu. Sığamadığımız hayatlar oldu, gidişine özlemle baktığımız, yeminlerine inandığımız, bunca yılda içimizi parçalayan pek çok şey oldu.

Hayalet gibi yaşamıştı, canlı gibi öldü. Oysa hayaletler hiç ölmezdi. Artık bulduğunu sandığın, iştahla anlattığın, arada bozduğun, çok zaman küçülttüğün o kalbi kaybettin, yerine ne alsan yerini yadırgayacak. Emir kiplerinle gururlu kirpiklerin birbirine karıştı, işte bunu gururuna malzeme edebilirsin, iadesiz hem de. Yaşattığın her şeyin heyecanı zamanında emilmiş, harcanmış ya da kalitesizdi. Yine de süsledim onları, Görmeyince geçmiyor hiçbir şey, bilmeyince geçiyor ama.

Bazen başına gelenlere o kadar katlanamazsın ki, kaçarsın kendinden, içinden. Sanki her şey başkasının başına gelmiş gibi uzaktan, sakince izlersin. Tekerrürden ibaret bir hikâyeyi yeniden yazmaya teşebbüs etmişim, ne çok cesaretim varmış, üstelik boşuna. Bir şeyler artık çeneme vursa da, çokça konuşup, biraz rahatlasam diyorum, ama hepsi içime doluyor. Ne yapsak yapamayacağımız saatlerdeyiz. Ne istesek olmayacağını bildiğimiz zamanlarda. Bilinç aklın yolunu şaşırdı belki de ya da buna başka ne denilebilir ki? Gerçekliğin yerle bir ettiği güçlü bir karamsarlık… Belki. Güneşin tam tepemize vurduğu şu zamanlarda hiç iyi bir şey olmuyor.

Söyleyecek onca şeyim olmasına rağmen, hiçbir şey diyemedim. Sustuğuma göre kalkıp, gitmem gerekirdi, oturamadım, kalamadım da. Öyle havada asılı kalmak gibi ruhsuzca bekledim. Bazen ne hakkında yazdığımı tam olarak ben de bilmiyorum, bu bilinçsizlik, dünyanın havasındaki huzursuz edici şeylerden kaynaklanıyor. Pencerelerimden kime neydi ki? Yaşadığım şu şey; sanki kötü bir kâbusun zihnimde, parçalara ayrılarak, sürekli oyalanması gibi bir şeydi. Şu hayatta olmadığım zamanlar çok daha havalıymış. Meğer ne kadar da acıtmışım canımı, insanın kendine yapabileceği en kötü şeyi yapmışım. Başkalarının gerçekten de iyi davranabileceğini, önemseyebileceğini gördüğümde anladım içimin maruz kaldığı yanlışlığı. Böylece soğudukça soğudum. Kimsenin bir türlü kabullenmediği yalnızlığı sarmalayıp, saklıyorsun, yere göğe sığdıramıyorsun, överek bitiremiyorsun. Kalbini bitirdin, ucunu bir başka yerde büyüttün.

Toparlayamadığım yazılarıma, ruhu parçalanmış kelimeler eşlik ediyordu, bir türlü kimse bütünlenemiyordu. Tamamlanmak için buralardan, hatta bu hayattan bile gitmek gerekiyordu. Tamamlandığını zannedenlerle aynı zamanı paylaşıyorduk yalnızca, aynı hayatı, aynı acıları değil. Kimsenin bir diğerinin içinden haberi yoktu, kendi etrafımızdan kendimizi saklamış, soyutlamış, çevremize de çelikten bir kabuk çekmiş, yumurtalar gibiydik. Çıkmak tehlikeydi, azaptı, endişe ve korkuydu. O tuhaf hissiyatın içindeki sıkıntıyı tarif edemediğim günden sonra, ben niye yaşıyorum diye hiç düşünmedim bir daha. Ama niye bunları yaşadım ve neden bunları bana yaşattı dedim. Herkes hak etmediği şeyleri yaşıyordu biliyordum ama ben hep, hiç aklımda olmayan şeyler yaşamıştım. Gereksiz ve geçmişe geri döndüremeyecek türden. Üstelik sonrasında bunun telafisi bana hiçbir şekilde geri dönmeyecekti, bu daha büyük bir haksızlık değil miydi? Her gün bunları unutmak için uyanıyorum, her gece sanki aynı kâbusu görür gibi uyuyorum. İnkâr edip, yok saymak istiyorum, orada elle tutulur gibi belirgin duruyor. Firari düşüncelerimin de bir şeye yaramayacağına artık çoktan ikna olmuştum. Cehennem oradan buradan sarkan, basit ama küçük ayrıntılarda yatıyordu.

Geçmeyen zamanın içinde dakikaların içine yükleniyorduk, hayata dair anekdotlardan sıkılıyorduk. Uyduruktan anlamlar yüklemişiz şu yaşama, fazladan. Bazı dakikaları unutmak yetmiyor çünkü bazı günler de yok olsa. Yıllardır biriyle içinde büyüttüğün o kocaman dünyanın bir tek senin başına yıkılması gibi. Haksızlığın hesabını yanlış yerlerden soruyorsun. Sorman gerekenlerle arana öyle bir uzaklık koydun ki, hiçbir ah’ın yetişmiyor artık onlara. Herkesin içinin bunca rahat olması en çok seni huzursuz ediyor. Mutsuz olmamam gereken yaşta da oldukça mutsuzdum. Bu beni her yaşta huzursuz etti ama alıştım. Hatta çok arada bir an mutlu olsam şaşırdım, kaldım, ne yapacağımı bilemedim. Yadırgadım, ne de olsa dünyaya tüm mutsuzluğumla gelmiştim.

On Dört Ekim İki Bin Yirmi Bir 12:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji

Filler Kadar Unutamıyorum

Bazen kendimden o kadar sıkılıyordum ki; ölsem cenazemi ilk ben terk ederim herhalde diye düşünmeye başladım. Kaçar, gider, kurtulduğuma sevinirdim, öyle ya beni tutacak kimse olmayacaktı o zaman, ben bile. Artık anmam gereken yerde susar, anlamam gereken yerde de sıkılırdım. Kaybettiğim ilhamın tanıdık izlerine bir yerlerde rastlarım belki aniden. Kayalıkların üzerinde gezinirken, dağ keçisi gibi ruhumla karşılaşırım bir zaman sonra, tanımıyormuş gibi yaparım. Öyle ya var olduğun ruhun bile bir gün nedensizce yabancılaşacaktır sana, canının uçurumları istediği zamanlar tanıdık kalır bir tek. Bir saat bile dayanamam, katlanmak gibi gelir tüm bu gördüklerim, o yüzden gördüğüm her çölü dağ bilir, her dağı rüzgâr uğultusundan dolayı deniz zanneder, tırmanmaya çalışırken biraz daha dibi boylarım. Böyle canından vazgeçiyordu demek bir şekilde yaratılmışlar.

Ruhunu parmaklarından yemeye başlamıştı önceleri. Yazacaklarını gözleriyle yazar, hayal gücüyle oturtabilirdi bir zemine. Bunun devamından korkuyordu, daha fazla kendinden bir şey eksilmesinden, ne de olsa alışmıştı bunca yıldır. Oysa dünyanın ters dönmesi gereken zamanlar yok muydu? Her gün oluyordu ama yine dünya yeryüzüne oturmuş, öylece kalıyordu. Kıpırdamıyordu yerinden. Tersten yağmur yağmalıydı, yeryüzünde olan her lanet ve kötülüğün yağmurla birlikte gökyüzünde bir yere kapatılması gerekiyordu. Dünyaya niye bir şey olmuyordu da, bu kadar kendini yiyip, bitiriyordu?

Kalitesiz zamanların, olgunlaşmamış isyanından bahsetmiyorum size. Her gece rüyaların içine sızan amansız kâbusların nasıl gerçekten bile daha fazla olduğundan bahsediyorum. Her şeyi bunca hissederek ne kadar hata yaptığımı artık anladığımı ama geri de dönemediğimi bildiriyorum. Bu kâbusların bitme sırası bir türlü gelmiyor, başkalarına da gittikleri yok, gitse bile onların umursamadığı kesindir. Diyorum ya; her şey hislerle alakalı. Bu kadar hissetmesem tesadüfleri sadece tesadüf kabul eder, geçer, giderdim. Fazladan anlam yüklemem gerekmezdi. Her şeyin bunca anlamlı olduğunu varsayınca da kendimi koyacak yer bulamıyorum. Ait hissetmekten de bahsetmiyorum, çok daha fazlası. Her şey bir bütünmüş aslında ayrı da olsa, her şey koskocaman bir yapbozun ana parçası gibi. Kendimi yiyip, bitirirsem o parça belki gerçekten bozulur. Anlam arayacak ya da yükleyecek zaman bulamam o zaman. O yapboz belki gerçekten yok olur, bozacak bir şey kalmaz o zaman ortalıkta ya da gerçekten yoktur aslında. Zaman sarsılsın, dünya azıcık da olsa yerinden kıpırdasın ve tüm kötülükler sarsılsın isteyerek, çok mu hayal kurmuş oluyorum? Bence değil, asıl diğerleri çok hayalsiz yaşıyor. Gerçeği bu kadar kolay kabullenmek de bir miktar güçsüzlüktür.

Rahatsız düşlerden kurtulmak için varlığımın yarısını heba etmeye hazırdım. Bir sabah uyandığımda yarımımdan kurtulmuş olacağıma gittikçe inanmaya başlamıştım. Fakat sonra yarımım başka bir yarım kişisine dönüştü hem de küçücük odamda. Artık aynı olmayan iki kişi gibiydik. Şimdi gerçek anlamda kendime bile yabancıydım, kurtulmak isterken böyle bir tuzağa hem de bu kadar kolayca düşmemi affedemiyordum. İnsanlarla ilgili hep yanlış şeyleri unuttuğumu böylece anladım, bazı şeyleri unutmak, o şeylerin yeniden olabilmesi demekti, kendine ve içine zarar demekti. İçimden başka bir yerim var sanıyordum. Demek böyle yabancılaşıyordu herkes.

Beni sabah akşam bekleyen uçurumlar vardı, annem bile yolumu bu kadar gözlememiştir. Şamar damarın üstüne binerken, içimde daralan kanımla birlikte, oradan oraya volta atarken, olmamış çocuklarımın sahip olduğu zamanlarımdan harcıyorum. Ödünç zaman alamazdım, borç zaman da veremezdim, kendimi tüketmekten bahsediyorum, kimseyi harcayamazdım.

Filler kadar unutamıyorum, bu da benim sorunsalım. Ruhumun havailiğinden ve gittiği dolaylı ve alaylı yollardan çıkamıyorum. Dolayısı ile dediğim hiçbir şey yerine ulaşmıyor, dolayısı ile amacına da. Kırılan bir güvenin en sessiz ezgisiyim. Kırık, dökük hikâyelerin paramparça döküntüsüyüm. Apaçık göründüğü hâlde aldandığım ve yara aldığım şeyler oldu. Gerçeklerden yana değildim. Boşluğa yazılan mektup gibiydi sözlerim. Her şey benim hatırladığım gibi olamaz değil mi? Ben evvela kendimi, sonra da herkesi yanlış anlamışım.

Gittikçe daha mavi oluyordu, hayal gibi bir şeydi ama hayal değildi. Hayatına ilk kez giren bir rengin şaşkınlığı gibiydi tonu. Ulaşılamayacak kadar derindeydi. Bir şiir yan gelip, bir paragrafa yaslanabilirdi. Ama sanki hep “hazır ol”da, hep ayakta gibi yorgundu.

Unutmasından çok, kendine unutturmak istemiyordun. Her sabah bunu kendine hatırlatarak uyanıyordun. Kendi özgür fikrin böylece önemsizleşti, yerini dayatma, korku ve baskı aldı. Böylece özgürlüğünün üzerinde başkaları da hak sahibi oldu, hatta senin ve her şeyinin üzerinde. Böyle devam ederse senden geriye ne kalır? Bir gün zaten kördü diyecekler, sonra sağırdı, duymuyordu denilecek. En sonunda da hiç anlamıyordu olacaksın. Sana ait özellikleri o kadar çok köreltecekler ki, sen de artık inanmayacaksın yeteneklerine, silik olacaksın, ne kadar hatırlamaya çalışırsan, o kadar silineceksin. Hatta o kadar silineceksin ki, o kendine güvendiğin anlar bir sis perdesinin arkasından hayal gibi görünecek. Zamanla sen de inanmayacaksın kendine, artık gerçekten sağır olacaksın, görmeyeceksin ve anlamayacaksın. Gittikçe hayalleşeceksin. Olan şimdiye kadar küçücük bir iz bırakmak için onca uğraştığın mücadelene olacak. Kendine azalan saygına olacak. En çok da içindeki sensizliğe olacak. Kendine daha fazla yer bulamayacaksın bu hayatta.

Eğreti olduğunu kabullenmek de en az düş kadar gerçekti, prim yapmasa da şu zamanda. Gitgide düşe benziyordu, düşüyordu. Uçmakla düşmeyi karıştırıyordu içinde. Kollarını açıp, uçacağına en inandığı sırada düşmüştü, hem de öyle süzülerek falan değil, birdenbire, pat diye bir düşmekti. Hakkın olmayan bir şeyi yaşarsan, hakkın olanları da haksızca ellerinden alırlardı, o yüzden bulunduğu yerde olmayı bile içine sindirememiş, kendini ait hissetmemişti çünkü ne zaman aidiyet hissetse hep mahrum bırakılmıştı ya da uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Hiç geçmeyen şeylerin acısından daha fazlası da artık hiç bitmeyecek olmalarıydı.

Kurtulmayı istediğin hiçbir şeyden kurtulamıyor ama farklı bir boyuta yöneliyordu her şey. Yazabiliyordun, elbet silebilmen de gerekiyordu, ama kanlı canlı bir kelimeyi yok etmek öyle kolay değildi, her nasılsa bir kere var olmuştu, yok edişin kelime cinayetine girer, bir daha da hiç öykü anlatamazdın, kelimeler hepten küser, yazamazdın da. Dokunsan solar, öpsen kendini dudaklarından yaralamaya başlardın belki. Ellerin tutmaz, dahası kalem de tutamazdı. Sonrası düş olduğuna kendini inandırabilecek kadar inanç. Kendinden böyle vazgeçiliyordu demek şu çağda. Kırılsam da gülüyordum, sanırım yüzümün o kası öyle kalmıştı, çok güldüğüm bir zamandan. Yapacak bir şey yoktu bu saatten sonra, gülmemi durduracak değildim, ne kadar sinir görünse bile.

Bazen her yerde güneş açmışken, sadece sana yağmur yağıyormuş gibi gelebilir… Bunun gibi bir şey. Bazı şeyler olacakmış gibi bile olmadığı hâlde, nasıl da olabilirmiş gibi geliyordu öyle? Yıllar sonra soğumam için bir rüya yeterliymiş. Her şey bunca basitmiş. Boşuna o kadar unutmak için idman yapmışım, hoş hepsi de ters tepmişti. Şimdi şiirdeki ahengin yerini alan boşluğun albenisine bıraktım kendimi. Hikâyedeki o devamsızlığa tutuldum. Yaşayacaklarım bundan ibaretti.

Yirmi Bir Mayıs İki Bin Yirmi Bir 15:00
Nevin Akbulut