Browsing Category

Uncategorized

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji Uncategorized

Zonklamalar

Şans senden yana değilse, ne yapsan olmaz bazen, kabullendik mi bunu? Daha ne isterdim şu inatçı inancımı içimden sıyırsam, aklım gibi. Ama bir yerden sonra ya alışıyorsun olmamasına, olmayacağına ya da artık hiçbir şey yapmıyorsun, susarak karşılıyorsun tüm olumsuzlukları. Bünyem tüm bunları ezberlesin istemezdim, hatta hiç görsün, bilsin istemezdim. Ama öğrendi bir kere, o kafa sükûneti de geldi oturdu içime. Kıyamet koparacağım yerlerde olan olmuşun rahatlığıyla oturuyorum öylece sessizce. Bazı durumları dikey olarak karşılayamıyorum artık. Hâlim kalmadı belki de artık, yapılacak bir şey kalmadıysa, kalmamıştır. Aşırı özlediğim şeylerin yerine artık başka varlıklarla dolduruyorum, minicik bir nefes, bir iç çekme, bir mırıldanma yetiyor, muhtemelen bunu da aklımı sınır dışı ettiğim zamanda kalbim bulup, getirdi. Ama iyi oldu. Tuhaf biçimde dizilmiş olayların bütününden geçiyor gibi bir hayat yaşıyorum. Yaşamıyorum da içinden geçiyorum gibi, zaten yeterince bunaltıcı olan hayatıma bir de yapışkan ve ağır bir hava eklenmişti.

Akşamları çatlakların arasından fırlayan birçok çeşit ama müttefik oldukları her hallerinden belli bir yığın böcek tarafından vuruluyorum, beynimin boğumlarına kadar irkiliyorum. O anda aklımda sığınacak değil, yazacak yer var sadece, yazacak, sana yazacak güvenli bir alan. Büyüttüğüm korkulardan tepetaklak düşüyorum yere, bizim evde böcekler hep tepelerde geziyor nedense. Kaybettiğim her şeyin yerine seni fazlaca yerleştirdiğim için aradığım hiçbir şeyi de bulamıyorum. Kimileri buna yaş almak der, kimileri unutmak. Benim bunlarla hiçbir ilgim yok. Aklımı elimde tutabilsem daha ne isterdim. Gündelik hayat dediğimiz karmaşanın içinden yara almadan sıyırabilirsem ne mutlu bana ama daha çok akıl sıyırmalarıyla tamamlanıyor günler. Trajikomik çelişkiler istisnasız her yanımızı sarmıştır, oysa ne çok güvenirdim bir zamanlar aklıma, içindekilere. Aklımı şaşırtan düşüncelerin içinde yuvarlanıp, durdum, bir yere kapatmak geldi kendimi, içimden. İçimden kurtarmam gerekiyordu aklıma göre. Elimde olsa, ben de kendimi dünyaya getirmezdim mesela ama yine de içimdeki her şeyi ona vermek isterdim, ne yazık ki hem onu hem kimseyi inandıracak kadar güç yok içimde. O yüzden daha çok dinlemiş, daha fazla inanmış gibi yapıyorum.

Ruhuna kadar dokunmuş birisinin gidişi, kalbinde kocaman bir boşluk bırakır ve o boşluktan dolayı kalbin hep üşür. Beni neyin hayata bağladığını hiçbir zaman tahmin edemezsiniz, tıpkı neyin öldürdüğünü de bilemeyeceğiniz gibi. Ruhumdaki güzellik bir imdat çığlığıydı, bu dünyaya ait olamadığım yerden tutundum, eğretiydim. Gerçekliğin korkunçluğundan kendini hayalin güvenli kollarına bırakırken, geride hayata bıraktığın güzelleme gibiydi her şey. İçimizde içi tükenenler oldu, içimizin de artık içi kaldırmıyordu. Sığamadığımız hayatlar oldu, gidişine özlemle baktığımız, yeminlerine inandığımız, bunca yılda içimizi parçalayan pek çok şey oldu.

Hayalet gibi yaşamıştı, canlı gibi öldü. Oysa hayaletler hiç ölmezdi. Artık bulduğunu sandığın, iştahla anlattığın, arada bozduğun, çok zaman küçülttüğün o kalbi kaybettin, yerine ne alsan yerini yadırgayacak. Emir kiplerinle gururlu kirpiklerin birbirine karıştı, işte bunu gururuna malzeme edebilirsin, iadesiz hem de. Yaşattığın her şeyin heyecanı zamanında emilmiş, harcanmış ya da kalitesizdi. Yine de süsledim onları, Görmeyince geçmiyor hiçbir şey, bilmeyince geçiyor ama.

Bazen başına gelenlere o kadar katlanamazsın ki, kaçarsın kendinden, içinden. Sanki her şey başkasının başına gelmiş gibi uzaktan, sakince izlersin. Tekerrürden ibaret bir hikâyeyi yeniden yazmaya teşebbüs etmişim, ne çok cesaretim varmış, üstelik boşuna. Bir şeyler artık çeneme vursa da, çokça konuşup, biraz rahatlasam diyorum, ama hepsi içime doluyor. Ne yapsak yapamayacağımız saatlerdeyiz. Ne istesek olmayacağını bildiğimiz zamanlarda. Bilinç aklın yolunu şaşırdı belki de ya da buna başka ne denilebilir ki? Gerçekliğin yerle bir ettiği güçlü bir karamsarlık… Belki. Güneşin tam tepemize vurduğu şu zamanlarda hiç iyi bir şey olmuyor.

Söyleyecek onca şeyim olmasına rağmen, hiçbir şey diyemedim. Sustuğuma göre kalkıp, gitmem gerekirdi, oturamadım, kalamadım da. Öyle havada asılı kalmak gibi ruhsuzca bekledim. Bazen ne hakkında yazdığımı tam olarak ben de bilmiyorum, bu bilinçsizlik, dünyanın havasındaki huzursuz edici şeylerden kaynaklanıyor. Pencerelerimden kime neydi ki? Yaşadığım şu şey; sanki kötü bir kâbusun zihnimde, parçalara ayrılarak, sürekli oyalanması gibi bir şeydi. Şu hayatta olmadığım zamanlar çok daha havalıymış. Meğer ne kadar da acıtmışım canımı, insanın kendine yapabileceği en kötü şeyi yapmışım. Başkalarının gerçekten de iyi davranabileceğini, önemseyebileceğini gördüğümde anladım içimin maruz kaldığı yanlışlığı. Böylece soğudukça soğudum. Kimsenin bir türlü kabullenmediği yalnızlığı sarmalayıp, saklıyorsun, yere göğe sığdıramıyorsun, överek bitiremiyorsun. Kalbini bitirdin, ucunu bir başka yerde büyüttün.

Toparlayamadığım yazılarıma, ruhu parçalanmış kelimeler eşlik ediyordu, bir türlü kimse bütünlenemiyordu. Tamamlanmak için buralardan, hatta bu hayattan bile gitmek gerekiyordu. Tamamlandığını zannedenlerle aynı zamanı paylaşıyorduk yalnızca, aynı hayatı, aynı acıları değil. Kimsenin bir diğerinin içinden haberi yoktu, kendi etrafımızdan kendimizi saklamış, soyutlamış, çevremize de çelikten bir kabuk çekmiş, yumurtalar gibiydik. Çıkmak tehlikeydi, azaptı, endişe ve korkuydu. O tuhaf hissiyatın içindeki sıkıntıyı tarif edemediğim günden sonra, ben niye yaşıyorum diye hiç düşünmedim bir daha. Ama niye bunları yaşadım ve neden bunları bana yaşattı dedim. Herkes hak etmediği şeyleri yaşıyordu biliyordum ama ben hep, hiç aklımda olmayan şeyler yaşamıştım. Gereksiz ve geçmişe geri döndüremeyecek türden. Üstelik sonrasında bunun telafisi bana hiçbir şekilde geri dönmeyecekti, bu daha büyük bir haksızlık değil miydi? Her gün bunları unutmak için uyanıyorum, her gece sanki aynı kâbusu görür gibi uyuyorum. İnkâr edip, yok saymak istiyorum, orada elle tutulur gibi belirgin duruyor. Firari düşüncelerimin de bir şeye yaramayacağına artık çoktan ikna olmuştum. Cehennem oradan buradan sarkan, basit ama küçük ayrıntılarda yatıyordu.

Geçmeyen zamanın içinde dakikaların içine yükleniyorduk, hayata dair anekdotlardan sıkılıyorduk. Uyduruktan anlamlar yüklemişiz şu yaşama, fazladan. Bazı dakikaları unutmak yetmiyor çünkü bazı günler de yok olsa. Yıllardır biriyle içinde büyüttüğün o kocaman dünyanın bir tek senin başına yıkılması gibi. Haksızlığın hesabını yanlış yerlerden soruyorsun. Sorman gerekenlerle arana öyle bir uzaklık koydun ki, hiçbir ah’ın yetişmiyor artık onlara. Herkesin içinin bunca rahat olması en çok seni huzursuz ediyor. Mutsuz olmamam gereken yaşta da oldukça mutsuzdum. Bu beni her yaşta huzursuz etti ama alıştım. Hatta çok arada bir an mutlu olsam şaşırdım, kaldım, ne yapacağımı bilemedim. Yadırgadım, ne de olsa dünyaya tüm mutsuzluğumla gelmiştim.

On Dört Ekim İki Bin Yirmi Bir 12:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Eskinin Günlüğü

Küçücük ayaklarımla söndürdüğüm sigara izmaritleri, koskoca yangınları önleyecek zannederdim. Her felaketi önler, her iyiliğin altından çıkardım. Kahramanlık oyununu hangi kitaptan arakladım bilmiyorum. Yokuş aşağı indikçe, dünyayla birlikte küçülüp, yok olacağımı sanırdım, yok olmayı nasıl öğrenmiştim? En vahimi de bina tepeleriydi, bizim binanın bir tepesine çıkabilsem, atlaya, hoplaya, zıplaya o binadan diğerine, o apartmandan daha da uzağa ve istediğim her yere gidebilirdim. Semt değiştirmek de neydi ki? Ben şehir, kıta, hatta ülke değiştirebilirdim bu şekilde. Özel güçlerim olduğu saçmalığı nasıl da yer etmiş zavallı zayıf içime. Kendimi o koca evlerin tepesinden hiçbir yerime bir şey olmadan atlayabileceğime inanır, kendimi o kadar cesur ve büyük zannederdim. Hoş düşer, kalkar, ağlar, zıplar, kanardı her yerim ama yine de bir şey olmazdı burkulmanın dışında. Yaş aldıkça küçülüyormuş insan ve çocukluk dedikleri şey belki de en büyük hissettiğin, en cesur olduğun zamanlarmış, büyüdükçe cesareti de kırılıyormuş insanın. Saflık mıydı buna inanmak yoksa bilmişlik miydi bilmiyorum, ama hâlâ aklımda o zamanlar var, öyle berrak, o kadar şeffaf ki, sildiğim her şeyin altından çıkabilecek kadar da derin ve sağlam hatta kaçınılmaz. Bir şeylerin değişeceğine üstelik kendiliğinden hem inanç hem de inanmamak var, yerine göre birini çıkarıp, diğerini karartıyorum, bugün kendime inanıp, yarın inanmıyorum. Diğer gün hiç aklıma gelmiyor. Sonra siliyorum, yeniden yazdığımı zannedip, eskinin kopyasının üzerinden geçiyorum.

Sıkıntıdan, üzüntüden, olur olmaz hatta hiç olmayacak şeylerden sıktığım dişlerim de hiç birbirine denk gelmemişti, sıkamamıştım yani dişlerimi. Ne zaman tam batacağım diye düşünsem kıyıya vurup, duruyordum, bir şey olmuyordu bir türlü. Kendimle konuşup, tartışacak hâlim de yoktu, sonuçta kazanan hiç ben olmuyordum. Merak ve heyecanın hayatım için nasıl da anlamsız olduğunu ve koşar adımlarla uzaklaştıklarını çok önceleri idrak ettim, onların yerini alan kaygı yerli yerindeydi, o olmasa muhakkak daha çok hayal kırıklığım olacaktı. Böylesi iyiydi kaygılı, kasvetli.

Zamanın bir yerinde yelkovanıma küsmüştüm, üstelik akrep peşimdeydi, gece ipini koparıp kaçmıştı, arsız tren sesleri bir kulağımdan giriyor, diğerinden çıkmıyordu, beynimde depolanıyordu diğer tüm seslerle birlikte, her şeyden kaçabilirdim belki ama bu seslerden kurtuluşum yoktu. Oyuk bir mağara gibiydi kalbimin içi, öylesine zamanla doğal olmayan yollardan oyulmuş, herhangi bir şekle de benzeyememişti. Bundan sonra da benzeyeceğe benzemiyordu. Bu acının şarkısı olmayacak, sızının dili de susacaktı.

Büyük öyküler de tamamlayamadı bizi, şimdi yepyeni küçük cümleler var hatta bazen o kadar umursamazlar ki, anlam bulmaya bin şahit ister. Şimdi onların içine sıkıştırılan ömürler, her boyutun daha da küçüğü, elle tutulur olduğu hâlde tutulamayan, uzak, yalın ve farazi. Her şey gibi zamanın da fazlası zarardı, uzanırsa başka bir şeye dolanırdı ucu her şeyin, bunu artık görmüş ve anlamıştık. Şimdi israfsız şekilde kullanıyoruz bize kaldığını zannettiğimiz o küçük zamanları. Bu arada karambole gelmiş değerli zamanlar da vardı tabi, artık diğerlerinden ayırtı edilemeyen. Dengesizlik buna rağmen rutin had safhadaydı. Beynimize sahip çıkmaya kalksak, içimizden bir şeyler dökülüp, duruyordu. Gümbürtüye giden şeyler vardı, mesela kalabalıktaki kalbim. Her şey düzelse, geçse bile içimde herhangi bir şeye arzu duyup, devam edebilme isteğim kalacağını sanmıyordum artık, üstelik bunu çağın bir hastalığı olarak da görmüyorum bir yerden sonra, içime işlemiş, içinden çıkamadığım hatta belki de onunla doğmuş, hep benimleymiş de bir şey olmasını bekliyormuş dışarı çıkmak için geliyordu.

Yazacağı şiirdeki en güzel imgeyi; geceleyin rüyasından kopyalayıp, yazmıştı zihnine. Fakat uyanır uyanmaz siliniyordu hafızasından. Bu kadar çok hatırlarken, bunca kolay silinmesi nasıl olabilirdi? Belli ki bir yerlerde bir kaçak vardı ya da görünmeyen bir şey o imgeleri çalıp, kaçıyordu, bir yerde birikiyordu belki o imgeler, onların da mezarı olabilirdi bu durumda. Ama bu hiç önemli değildi, imgeleri birileri haksız yere çalıyordu, ele geçiriyordu, önemli olan buydu. Kimin ne zaman çaldığı, hiç hatırlanamadığı için de bulunamıyordu. Aşılamayan, planlı, kısır döngü şeklinde bir soygundu bu. Gerçek şiir hiçbir zaman gerektiği gibi yazılamıyordu. Kederinden geçilmiyordu, eğer kederi somut bir şey olsa dünyada onu sığdıracak yer bulamazdı.

İntihar düşüncesindeki alışkanlık; intihar etmekten bile daha fazla çöküntüye uğratır. İntihar ettikten sonra arkasından herkes onun dünyadaki tüm dertlerinin, kederinin ve sıkıntılarının aslında hallolabileceğini söyleyip, bunu boşuna yaptığı izlenimi uyandırmaya çalışırlar. Bunlar hep bomboş lakırdılardır. Çünkü tüm bunları düzeltmek için, o yaşarken hiçbir eyleme dönüştürülemez hatta mümkünse hep kaçılır, katlanılamazdır. Ellerinde olan veya olmayan şeyler de dâhil, kimse bunları görmek istemez. Tüm maddi ve manevi sıkıntılardan daha değersiz olan onun hayatı intihar eyleminden sonra birden bire çok değerli olur, hatta birkaç zaman en değerlisi olur dünyanın. Sonra diğer her şey gibi yine unutulur. Bu yüzyılda zamanın en değerli şeyi gündelik yaşama bağlılıktır bunun için de çok güzel bir cümleleri vardır ki çoğuna göre haklıdırlar “hayat devam ediyordur” ve biz olsak ve olmasak da hep devam edecektir. Başkalarının devam eden hayatı bizlerin çukurunu dolduracaktır.

Kalbini yokladığında yerinde bulamadı, ya da yokladığını zannettiği eli artık ıssız ve hissizdi. Başka yok olmasını istediği şeylerin yerine son anda neyi koyacağını şaşırmıştı, herkes bir daha geri gelmeyecek düzenlerin kölesi oluyorlardı durmadan, oysa o sadece tek bir şeyi bekliyordu, usanmadan, gelmeyeceğini bilerek, sağlıklı ve istekli ölüm şekli gibi, olmayanın yerini seyrediyordu. Kalbi olmadan gözleri bir işe yarar mıydı bunu çözmeye uğraşıyordu. Kendi kendisiyle konuşmak için ikinci bir ağıza gerek duymuyordu, içindeki seslerden ibaret yaşamını düşündü, yalnızca kendisinin inandığı bir dünyayı hayal edip, durdu, iyimser değil de kendine ve yerine göre çekimser ve biraz da kötümser hissettiği zamanı. Kâbuslarına inanmayıp da ne yapacaktı? Hepsi zamanı geldiğinde gerçeğe dönüşüyordu. Kötü his süzgeci gerekiyordu kalbimize, kötü his yaklaştığında hisseden kalbimiz tüm bedenimizi kilitlemeliydi, böylece kötü hisler dokunamadan uzaklaşırdı, bize bir şey yapamazdı. Çok ayrıntıcı ya da çok mu olmaz bir şey diliyordum? Hoş herkes komik olmak yerine sıkıcı olmak ve tekdüze olmayı tercih ederken, bu da soru muydu?

Uçurumdan yuvarlanmaya alışık olanlar, iyi bir şey olduğu zaman bunu zamansız ve gereksiz olarak tanımlarlar hatta rahatsız olurlar, hiçbir şeyin artık yolunda gitmediği hissine kapılırlar. Belki de en önemlisi bu alışkanlıktan kurtulmaktı, eskiden kurtulmak daha doğrusu değişmek bir şekilde iyi ya da kötü değil o ruhsuz alışkanlıktan vazgeçebilecek kadar değişebilmek; değişebilenler şanslıydı, diğerleri zaten yok olmaya mahkûmdu.

Yanağının gerisinde açılan delikten kanındaki demir kokusunu duydu. Koku alabildiği için şanslı olduğunu düşündüğü zamanlardı, belki de beyniyle başka bir organı hatta tüm organları yer değiştirmişti, gözleri hariç. Onlar her şeyi olması gerektiği gibi görüyordu, onlarla beyninin savaşmaya hiç niyeti yoktu, aksini yansıtacak hâli yoktu çünkü ispatlayacak kanıtları da yoktu, bazen kendini uçarken görüyordu mesela, ama uçmuyor aslında kaçıyordu. Sevmekten, sevilmemekten kaçmak zorunda olduğunu biliyordu, en azından bir köpeğe dönüşene kadar. Dünyada artık ancak böyle oluyordu koşulsuz, şartsız ve çıkarsız sevilmek.

 

Yirmi İki Ekim İki Bin Yirmi 11:00

Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Tenhalık

Dünyada muhakkak kendinden başka birilerinin de olduğuna inanıyordu, dolunayın olduğu akşamlar bir kere bazen de iki ayda bir kere dışarı çıkıp, etrafı kolaçan ediyordu. Takvimi olmamasına rağmen bunu adet edinmişti. Karşısına birinin çıkmasını, yürüdüğü tozlu yollarda kendi ayakları gibi bir çift tozlu ayağa daha rastlamayı bekliyordu. Koşsaydı etekleri bunca çamura, toza, buluta bulaşmaz, karışmazdı, yürüyordu, sanki sadece yürümek için gönderilmişti bu hayata. Yalnızlığından sıkılıyor ama ümidini de yitirmiyordu, yine yorgun argın döndüğü evinde bir gece yarısı bahçesinin kapısını açık bırakıp, ağacın altına oturdu, ıssız sokakların sesini dinledi, kuşların ötüşünden ve tanımadığı böceklerin kavgalarından başka ses yoktu, içinin sesi de susmuştu artık, evine girdi. Sabırdan ördüğü duvarlarda bir şeyler arandı, bulamadı, ilkel şartlarda belki de ölüp gitmekti niyeti ya da kalıp, çürümeyi beklemekti. Hiçbirini yapmadı, üşendi, sıkıldı. Yanına hiçbir şey almadan dünyasını terk etmeye hazırlandı, günlerce, aylarca yürüyüp, kendini unutacaktı çünkü dünyadaki son insan olduğunu henüz bilmiyordu. Bilseydi kestirmeden gidebilirdi bu dünyadan ama o işi uzatıyordu, zamanın kısalacağını zannederek… Belki bu yolda karşısına kendi gibi birisi çıkıp yoluna katılır ya da onu vazgeçirebilirdi gideceği bilinmezliğinden. Ama o uçmayı henüz bilmiyordu.

Artık evlerden çıkabildiğinde en çok nereye gitmek isterdin? Ben mesela sana dönmek isterdim, gidip, durmadan dönmek, başım dönünceye kadar dönmek. Sonrası olmasın, orada kalsın zaman, üstü kalsın ömrümün.

Halüsinasyonlar belki de ayetlerimizdir, üstelik de bizim görmediğimiz. Tek yaptığın şey noktayı silip, virgül yapıp, sonra da bitmek tükenmek bilmeyen cümlene devam etmekti.

İçten içe, içimi şu olanlardan etkilenmiyormuşum gibi inandırmaya çalışıyorum, psikolojim sağlam dursun ki, zaten düşük olan bağışıklığım daha da düşmesin diye, hiçbir şey normal değil ki, sağlığın, zorlukların yanında bambaşka şeyler de oluyor ki bir anda o girdabın içinde buluyorsun kendini, yine de umutsuzluğa kapılmamak, sağlam durmak şart. Umutsuzluk bağışıklığın en büyük düşmanı o da her azılı düşman gibi en zayıf yanını kolluyor.

Deliler herkesten daha güzel şiir yazar. Hayatı geldiği gibi yaşayan insanların rahatlığı, ruhlarının hafifliği hissedilir tüy gibi. O yüzden belki de kendilerini tam verebilirler uğraş verdikleri şeylere. Değer, kıymet, emek verirler. Bizim çağımızda bizi bize bırakmıyorlar. Uyansak bile bitmeyen kâbusların bekçileri gibiyiz. Hikâyelerdeki nesnelere anlam yükleyerek belki de yolunu bulabileceğini düşünüp, kaybetme umuduyla işaretleri takip ediyorsun.

Uyku düzeninin bozulması gibi bozulur, yerle bir olur mu bazı şeyler? Mesela düşüncelerimin en altına ittiğim şeyler, nesneleştirmeye çalıştığım görüntüler yeniden yer üstüne çıkar mı? Ya da düşünmeden duramayıp, her düşüncenin en üstünde sıklıkla aklımda ya da kalbimde beliren şeyler de alt üst olduğunda altta kalır mı? Adını o kadar çok tekrarladığım zamanlarda manasından, acı ve sızısından, yaşanılan ve yaşanılmayan tüm anlamlarından arınıp, sıyrılacağını düşünürdüm. Şimdi sanki o isim uzaklarda bir ölünün hayattan koptuktan sonra hayalet gibi aramıza karışma çabasındaki gizlilik, izleme, soluğu olmadığı için soluksuz. Uzaklarda unutulan bir ölünün adıyım, adın anlamları bambaşka şeylere bulaştı, değişti, anılsa bile o ad eski sahibini geri getirmeyecek. Belki de bir tek bana öyle geliyordu; sahipli, unutulmuş. Ben de değişik o olduysam, o da değişip başka biri olmuş olamaz mıydı? Ruhumla birbirimizi yeniden tekrar ve nasıl tanıyacaktık? Bir iz, bir işaret bırakabilecek miydik geride? Belki de kimse tanınmak ya da bulunmak istemiyordu, bulunmak unuttuğu bir kısım şeylerin gün yüzüne çıkması demekti, hatırlanmak, hatırlamak demekti. Yüzlerdeki sırdan çok kalpteki sırrı çözmeye uğraş veren kahramanların, ellerinde kıt kanaat yetindikleri umutlarından başka bir şeyleri yoktu. O umutla geçiniyorduk, yetiyordu, yetmediğinde kelimelerin aslında öyle olmadıklarını, içlerindeki sırra başvurarak, inancımızı kanıtlamaya çalışıyorduk. Yoksa şu cümlelere katlanılabilir miydi yeryüzünde?

Oysaki sıkıcı, rutin dediğimiz hayatı bile özleyecekmişiz, meğer tüm dünyayla aynı şeye dertlenecekmişiz. Gündelik dediğimiz şey bizim normalimizmiş. Vücudumuz yorulmaya bağımlıymış meğer. Bu bile bizi biraz olsun bütün yapar. Her şeyin normal olduğunu belki de bu anormal durumu yaşarken öğrendik. Yılların koşturmaları, şikâyetler, söylenmeler, bir türlü tatile çıkamadığın için sızlanmalar, yürümek. Trafik, durakta sıra kapmak için mücadele etmek, zaten dolu olan otobüse kıvrak hareketler yaparak binmeye çalışmak. Kazara bindiğin toplu taşımadan inememek, ineceğin durağı kaçırmak, markete gidip alış-veriş yapmak, fırından ekmek almak, sahafları rahatça gezebilmek, kitapçıda vakit geçirebilmek. Haftasonu bir yerlerde oturup, bir şeyler içmek, sonra hafta içi yeniden işe geç kalma korkuları, yoğunluktan bir şeyleri atlama, unutma korkusu, hepsi meğer çok normalmiş. Hep salt olanı ararken tutunduğumuz nesneler bile uzak artık, belki şimdi bulabiliriz içimizi. Gecede en az üç kâbus görüyorum, rüya kaldığı yerden devam etmesin diye iyice uyanıp, yeniden uyuyorum, bu sefer başkası, başka filmlerden alıntılanmış korkunç sahneler gibi, sabah uyanıyorum, başka bir kâbusun içindeyim.

Hepimizin arasına cam girdi, yüz yüze bakarken bile mesafeliyiz. Kediye sarılabiliyoruz da birbirimize sarılamıyoruz. Sevgi ezildi aramızda, tuttuk. Hâlâ yok olmasına tahammülümüz yok bir şeylerin. Tüm dünyayla ortak noktamız belki de ilk defa böyle beklemekti, Godot’yu beklermiş gibi beklemek, salgınımıza ilaç, kendimize şifa bekledik. Azaldık, öldük, nasihatler kaldı geriye, dokunamadığımız sevgileri bıraktık öylece. Herkes planlarını uzun bir süreliğine, belirsizliğe erteledi, kapılar uzun bir süre daha çalmadı. Onca uygarlıktan sonra bol g’li zamanlarda hâlâ yüzyıllar öncesindeki gibi derman arıyoruz, derdimize aşı. İnsanların terk ettiği sokakları hayvanlar sahiplendi, şaşkın, asıl onların yeri varmış gibi dünyada. Neyin inayetine kaldığımızı bile göremeyecek kadar küçücük bir şey, insaf bekliyoruz. Kardelenin inat ve azmini örnek alıyoruz. Coşkularımızı da başka baharlara emanet bıraktık. Bugün de ölmedik diye şiirler yazacağız, daha fazla şair anacağız. Belki bizi bağlılığımız kurtarır kim bilir? Züğürdüm belki de tesellim bu. Kaç ömür sığar, kaç kitap eder bir karantina? O unutamadığın şiirin gölgesinde daha ne kadar saklanacaksın? Geçip, gidebilecek misin sen de bu dünyadan, yüzüne bakamadıklarının arasından, hiçbir şey olmamış gibi… Asırlardır yok edilen yaşamların ahıydı belki de bu bize, miras gibi ölüm.

Şimdi biz ders alıp, geriye kalanlar, ölen oranın içinde olmayanlar; her şey bittikten sonra kalanların hatalarının ortalamasını alıp, payımıza düşen kısmını düzeltebilecek miyiz? Sürekli durmadan sürükleniyorduk, hatta evden hiç dışarı çıkamadığımız zamanlarda bile ama bizim aslında serüvenimiz eksikti. Uyuyup, uyanıp rüyalardan medet umuyoruz, dünya tenha, fenalık gibi bir şey.

Yirmi Sekiz Nisan İki Bin Yirmi 14:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Dalgı

Gökyüzü kusuyor artık, hava bitap düştü. Nefessiz kaldık. Yazmayı düşündüğümüz hiçbir şeyi tamamlayamadık, hikâyenin yarım bıraktığı şiirler de kusurlu sayıldı. Veda sözleriyle biten şarkılara içimizden eşlik ettik, sevmeyi yanlış anladık. Yanlış hayallerin peşinden giderken inancımızı yitirdik, gecelerce sabahlamayı en kutsal inanç sayıyordum, şimdi uykudan gözümü açamıyorum. Savunduğum şeylere yaslanmayı unuttum, koruyamadım zihnimi. Eskiden bir yere takılıp düşmekten son anda kurtarırdım paçayı, şimdilerde takılmadan direkt düşüyorum. Gittiğim yolların izleri silinmiş, basmamaya çalıştığım çizgiler de bir şey anlatmıyor artık bana. İzsiz olmak hiç yaşanmamış gibi olmayı gerektiriyor, biliyorum ama söyleyemiyorum, söylüyorum ama duyuramıyorum. Nefes nefese kaldığım göğsümün çukurunda sakladığım, güneş görmemiş hayallerin kelimesi her geçen gün azalıyor, yakında hiçbir şey söylememiş, hiç hayal kurmamış olacağım. Tatiller bile tatil gibi değil artık, dinlenme ya da hayata kaldığın yerden koşturmaya devam etmek için bir mola.

Kış geliyor, kardan adam gelmiyor, ördüğüm el örmesi atkılar da yok artık. Kimse öyle şeyler taşımıyor. Bulunduğum şehri toparlayıp, kilim gibi altımdan çektiler, ben başka bir yere yuvarlandım. Şiir gibi olması gerekiyordu bu gidişlerin, ünlemi bile eksik vedaların, üç nokta sadece, ona da üşenir olduk ya son zamanlarda. Anlatmak içimi kesiyor, bir lodos esintisi hep başımda, deniz kenarında yaşadığımdan değil. Eskiden böyle değildi. Anlattıkça ağrılarım azalırdı, şimdi anlatmak yeni ağrılar açıyor başıma. Ederinden azına harcadım kalbimi. Yalanlar yordu kulaklarımı, çıkıp, yalanlara saldırmayı bekleyen kelimelerin zifti aktı içime, hayat nerede başlardı, huzur nerede biterdi, içerisi neresi, aile kimlerdi, ev neredeydi… Bedenim benim eski yaram.

Yaşamadığın öykünün mazisi kehanetten ileri gidebilir mi? Yıldızları çoğalan gökyüzü hayal ettin de her yıldız için yaktığın mumların vadesi dolmadı mı? Bir sen mi aydınlatacaktın koca dünyayı? Şimdi durmadan uyuyorsun, bırak ışığı, aydınlığı, mumu. Böyle giderse yanacak tüm buralar. Önce sana kızdım sonra buralara, sana kızmasam buralara kızmak aklıma gelmezdi. Bir şeyi beklemeyince günlerin hepsi aynı, birini sevmeyince tüm günler ardı ardına çöpe gidiyor. Bir şey anlatmayınca ömründen kalan eksiliyor. Sana vakit kalmıyor, bana mevsim kalmıyor. Kışsızlık ürpertiyor içimi. Bulutlar kaplasın buraları isterdim, gök yere insin, zamanın yönü değişsin ama sis kaplıyor sokakları. Dünyanın başına yıkılması için illa bir deprem gerekmiyor. Çatılar devrilir bazen, üzerine gelir duvarlar, evini bilemezsin, bilsen tanıyamazsın. Yerini bilmez, unutursun, adını bilmez, delirirsin. Evlerin huzuru eksik, pencerelerin şifası, yolların dermanı, dermansızlığım kaldı tırnaklarımın arasında, ne tırnak kaldı geride ne tutulan eller. Dil tutulmuşluğu aldı yerini, kimse kimseye bir şey söyleyemez oldu, söyleyebilse bile yanlış anlaşıldı. Geçmişle geleceğin arasındaki yolda iki ileri bir geri yapıyorum. Takıldım, yoruldum, taktım. Yorgunluğuma inandım, suskunluğuma konuştum, anlattığım masalların ilk ve son dinleyicisi oldum. Saksıda unutulan çiçeklerin yerine soldum. Sanki son kez gümbürdüyormuş gibi camlar, gök gürültüsüne tutuldum. Dünyanın ortasındaydım, dünyanın ortasını söktüler, sessizliğim kaldı. Tüm kitaplar okunmuş, tüm kitaplar yazılmış, tüm şiirler unutulmuş gibi, kâinat suskunlaştı. Kendi hayatıma misafir gibi gelip, gidiyorum, olsun önemli yok sayılmamaktı. Kirden, yalandan, rutubet kokusundan, kinden, nefretten, inançtan, kaostan büyüdükçe büyüyor dünya.

Her şeye bunca şükrederken yine de iyi hissedemiyorum, his diye bir şey olmasaydı dokunmaların bunca anlamı olur muydu? Belki o zaman daha az kötü hissederdim. Bir parçan varmış gibi bende, kalmış gibi, unutmuşsun gibi, unutulunca anlamı değişmiş benim bir parçam olmuş gibi, ne kadar az görsem o kadar iyi gibi ama yine de iyi olunmuyor. Şiddetli öfke bile zaman geçince kendini salıyor, zavallı bir şey oluyor. O öfke yazmaya yarıyor, daha iyi yazmaya. Neye neden kızgın olduğunu hatırlarsan öfkelenecek yeni şeyler bulabilirsin kendine, onlara benzeri ya da benzemeyeni. Sevdiğimiz şeylerin herkesle aynı olmaması belki de bölüyor bizi, camın diğer tarafında kalmış gibi, görünüyor ama hissedilmiyor, soğuktan başka bir şey yok. Akşamları gölgeme kızıp, onu çiğneyip, ezmek için hızlı yürüyorum. Sonra bu arada yazdıklarımı unutuyorum, huysuzluk belki de tam da böyle bir şey. Bana hiç söyleyemeyeceğin şeyler değiyor kalbime yalan yanlış. Ürperiyorum, o ürpermeyi hiç terk etmedim. Sözcüklerle sallanıp, durdum, bir kelime sarsın ve sarssın istedim, derinden, sahici bir sarsıntı olsun istedim, benden yine kendime geleyim istedim. Kim bilebilirdi ki, bir gün tüm bu sızıların bir yararının olacağını?

Denizde yüzüyorsun ama balık olduğunu bilmiyorsun, denizi de bilmiyorsun, belki hiç bilmedin orada doğduğun için ya da başka yerden getirildiğinde unutmayı seçtin. Karanlıktasın, aydınlığı bilmediğin için karanlığı da bilmiyorsun. Kanatların kırıldığı hâlde, uçmayı bir türlü aklından çıkaramıyorsun belki kırılan kanatlarını da unuttun, kalbin gibi. Yine de beni bazı şeyleri unutmuş olarak hatırla, unutunca tazelenmiş olarak hatırlayamasan da unutmuş olarak hatırlaman yetecektir bana, unutmuş, yaşamış, dersinden çok derdini almış ve akıllanmış. Sistem böyleydi belki de ya unutup kendince feraha erecektin ya da unutmayıp, delirecektin. Birlikte sırt sırta verip, kitap okuyacağımız hayali, akşamın bir körü, omzuna o karışık kafamı yaslayıp, okuyacağım kitapların isimlerini de unuttum mesela. Yarım kalmış hikâyelerimin neresinden tutup da tamamlayacağımı, nerede bitireceğimi unuttum ve şuan tamamen rastgele yazıyorum tıpkı yaşadığım gibi. Tedirginliklerimizden yarattığımız kaos bizi ömür boyu beslerdi, gidip de dönemeyeceğimiz bir yer rüyasıydı imkansızlığımız, meğer varmış öyle bir yer. Gidip gelmeyi düşledik biz ama ben içten içe dönmemeyi düşlemiştim, sana söylemedim. Meğer gidip de dönmemek mümkünmüş, yıllar sonra şimdi buldum bunu. Her şeyi bırakabildiğimden anladım, kendini bile bırakabiliyorsa insan. Kendi hayatımın içinden bir uyurgezer gibi geçiyorum.

Geçen yazı bir romanın içindeki gaflet gibi geçirdim, bundan sonraki yazlar nasıl geçer bilmiyorum. İçimi yemekten büyüdüm, içim dışıma çıktı, eski bir yaz yağmuru gibi döküldüm kendi üzerime, kendimi silkeledim, dut gibi düştüm yine içime, hoş düşecek başka yer de yoktu ya. Biriktirmek istemesem de arttım. Ucuz roman teşbihleriyle yetindim, hikâyesi olmayanın şiiri yazılmazdı, başkasının şiirine yama olamazdım, yara da olacak hâlim yoktu, üstelik acılar bunca faydalı olmuşken. Ucuz romanlarda da gururlu karakterler olurdu muhakkak, onlarla yarışamazdım. Kendi ayağıma kendimi uydurmam gerekecekti. Artık belki de bu uykudan uyanmalıydım ama uyandığımda gündüz olacağını nasıl hesaplayacaktım? Anlayışlıyım, keşke bunca anlamasaydım, bunca sarmaya çalışmasaydım, iyileştirmeyi bilmeseydim yaraları, yeniden kanamaya hazır hâle getirmek için sarmalamasaydım onları, iyileşemeyeceğini bilmese kanamasını da bilemezdi. Toparlayamıyorum bazen zamanı, aklımı, hep üşenmeden neden ve isim bulduğum sızılarımı.

Hepimiz bir süre için vardık, var gibiydik ama geçiciydik, bir şeyin etkisi gibi, uçucu bir şey gibi yok olmaya, gitmeye, unutulmaya mahkûmduk. Bir süreliğine bir yerlere gidiyor, bir zaman bir yerlere yerleşiyorduk, kıpırdamasak bile yerimizden, geçiyorduk bu dünyadan. Bir şey arıyorduk, bazen bulmuş gibi oluyorduk ya da yapıyorduk, tamamlanmış gibi hissediyorduk ama tamamlanmıyorduk, gibi oluyorduk hep. Duracağım ve gideceğim yer arasındaki tereddütten içim ezilmişti, ben kendimi seçmedim mesela.

Otuz Bir Mart İki Bin Yirmi 15:30
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Tedirginliğin Cehennemi

Kendi üzüntülerinden çok başkalarının sevinçlerine katlanamıyorsan, manasızca bencilsindir. Eğer en üzgün olduğunda birilerinden teselli bekliyorsan hiçbir zaman vaktinde yetişmez o teselli. Muhtemelen ihtiyacın kalmadığında, anlamını yitirdiğinde ulaşır. Bunu unutacak bir neden göremiyorum. Teselliyi de umutla birlikte can çıkmasa da raflarına kaldırdım. Bir şey oldu aniden, bir lamba yanar gibi, kızmamaya başladım, olgunluktu belki ya da kızmak için herhangi bir hissin veya hareketin olmayışıydı. Eksiklik boşluktu ama iyi geliyordu, tedavi gibi. Ne oluyorsa oluyor, bir dakika bile geçmezsen onca yıl geçiyor ya değmeden, dokunmadan, bulaşmadan, iz bırakmadan. Artık diyorsun bana hiçbir şey olmaz, hiç kimse bana bir şey yapamaz ama öldürürler, insanlar birbirini öldürebiliyor, durup dururken, bahaneli, bahanesiz ve acımasızca. Kimsenin artık hiçbir şey yapamayacağı inancını da başka bir yere kaldırdım. İnsanlar bile isteyerek hem de çok şey yapıyorlar, yapabiliyorlar. Affedilmeyecek şeyleri bile affedebiliyorlar, sırf kendi rahatları, huzurları için. Affetmiyorum, sırf onlardan olmak için sarf ettiğim çaba için en çok da kendimi affetmiyorum. Onlardan olmamı hak etmiyorlardı belki de, bu uğraş, gayret, sarf, bu uyum isteği, bu yalnız kalmama çabası, birlik, beraberlik, düzen falan, hepsi birer safsata, hepsi palavra. Tedirginliğin de gideceği bir cehennem vardır elbette.

Bir kez daha ıskaladı kaza kurşunu diye umduğum şey, kaza süsüne dönüştü. Hayatın tadı yeterince genzimi yakıyordu, kelimeler ustura gibi boğazımı kesiyordu. Bir derde düşme hayaliyle yanıp, tutuşurken hiç ummadığım anda aşkımı dert yapıp, ona teşne olmuştum. Dert olmuştu sonunda bana bu ve kolayca atamayacaktım. Çamurlu sulardan kendime şeffaf balıklar seçiyordum, yaşasınlar diye can yelekleri takıyordum. Süse dönüştü acılar bile, süslemesini bildim, kapatmasını ya da başka bir şeye dönüştürmesini. Altında kalan izleri hesaba katmadan yüzeysel acıların peşine düştüm. Görünürde acı versin istiyordum tüm acılar, içerde, derinde kalmasın istiyordum, bu sızıyla, bu yanıp, tutuşmayla dost olunamayacağını da o anda anlamıştım. Beni öldürmeye çalışan şeyin acılar da olmadığını anladım, onlar orada öylece sürünmemi, ölmememi istiyordu, tıpkı senin gibi. Eğer yaşarsam devam edecekti çünkü her şey, ben var oldukça bu acılar da var olacaktı, dolayısıyla her fani gibi onlar da göçmek istemiyorlardı. Başım dönsün istiyordum, dünya çok büyüktü kafamın kaldıramayacağı kadar, midemi bulandırıyordu bu büyüklük. Ne kadar gerçek olursam o kadar güzel biterim zannettim, inandığım şeyler de bana tıpkı inançlar gibi sahip çıkarlar zannettim, hiçbir yalanla ölçülemeyecek kadar yalnız bırakmışlardı beni. Oysa böyle divane biteceğim belliydi, en başından beri, benim hatam belki de korkuyu unutmak ya da ertelemekti.

Koltuk deseni gibi oturduğum günlerde benim sorunum, hiçbir koltuğa uymamış, yine de hiçbir yere gidememiş olmamdı. Kokuşmuş dünyaya göre gereksiz şekilde duyarlı, sabırsız insanlara göre fazla hayalperest, otoriteye göre fazla naiftim. Zamanı israf etmekten çekinmez, durup, beklemekten sıkılmazdım ama başka bir zamanın ortasında oradan oraya savrulmaktan da sıkılabilirdim. Amaçsız bir böcek gibi yaşamayı dileyebilirdim ama araya bir sürü şiir girdi, aramıza bir sürü yazı girdi, mesafelerimizin arasına dünya dolusu kitap girdi, hepsinde gözlerim ayrı doldu, kimilerinde taştı, dökecek kap bulamadım. Hiçbir şey yapmadan oturmak insanlığın lüksüydü, mücadele etmek ve bununla övünmek aynı zamanda da savunmak gerekiyordu çünkü herkes savaşa inanıyordu, durup, beklemeye değil. Durup, bekleyince bir şey yapmış olmuyordun, diğerleri gibi gitmedikçe yaşamış olmuyordun.

Beğenmediğim şu hayat bir gün bana da kapıyı gösterip, kovsun diye bekliyorum. Savaşmayı sürekli savunan insanların gerekçelerini, doğasını kazıdım ki içime, savaşmayayım diye, öyle olmayayım, böyle durayım, tam tersini yapayım diye. Savaşamazsa çünkü insan içiyle savaşır ömür boyu ve bir başkasındansa kendini daha kolay öldürür, işte belki de tam da bu yüzden böyle yaptım, içimle arama kimse girmesin istedim. Başkalarından bunalıp, boğulmaktansa kendi ellerimle kendimi boğmayı istedim, bu fırsatı kimsenin ellerine bırakamazdım.

Sanki bir tek ben mi hayal kırıklığına uğramıştım? Gözyaşlarım yükseldikçe susmalarımı büyüttüğüm, sahiciliğimi bir kenara terk edip, zaman neyse daha hızlı geçecekse ona yönelmenin menfi zararına rağmen, yine de en az kendimi düşündüğüm için, beynimde kuşkulardan örülmüş bir bomba, her gece o bomba ile aynı yastığı paylaşıyorum. Umduğum şeylerin yine de olmamasını umuyorum. Yaşamın içinde içime sinmeyen şeyler var, elime aldığımda ellerimi yakan şiirler var. Kimseye açıklayamadığım kelimeler var. İyimserlik saflık içerir. Çiçeklerin açmadığı, ağaçların olmadığı, toprağın öldürdüğü betonların üzerinde iyimserlik çivi gibi batar gözlerime. Rüzgâr artık okşayan değil, savuran, hırpalayan, ağaçların, çiçeklerin intikamını almaya gönüllü, biz de anlamakta gönülsüzüz. Kanıyor işte kelimeler, kanıksayamadığım bu. Düşünemiyorsun, öyleyse çürümüşsün.

Sanıyorsun ki buğulu camların arkası sonsuz boşluk, bulutların kapladığı gökyüzünde hiç güneş yok, zannediyorsun ki şu kara günlerin ardından iyi ve yenileri gelmeyecek. Yerin altını umuyorum, belki daha güzeldir. İnancım hayal kırıklığına uğramadan önce, daha afili cümleler kurabilirdim belki de, tıpkı eskiden olduğu gibi. O balonların bir daha uçamayacağındaki boşluğu tarif edemiyorum tıpkı o kuşların da bir daha uçamayacağını bildiğimdeki sessizlik gibi bazı hikâyeler, var ama hükümsüz, yargısız, öylesine duruyor.

Kıta değiştirilince masada unutulan kitap gibi şaşkınım, neyi yazabilmekten ziyade, neyi yazamadığını bilmek gibi bu daha önemli. Bazen sadece bir koku yetişir imdadına, seni bu zamandan koparıp, ta çocukluğuna götürür, o huzura, o tanıdık kucağa. Küçücük burnum var ve hep onun dediği oluyor, bu hiç değişmedi. Gelecekte olacak şeyler belliyse eğer, istemek, tutturmak, inat etmek neden? Umut boşuna çaba mı bundan bile şüpheliyim artık. Akışına bırakmak her şeyi tek şifa, tek teselli gibi, hoş bu kelimeleri de çok sevmiyorum ama diğer herkese benzemenin, dikkat çekmemenin ve araya kaynamanın şartı belki de bu.

İçimde tuhaf, anlaşılmaz bir üşüme var. Tüm bunları düşünmek bir tek benim aklıma gelmiş gibi bir yalnızlık, anlatsan anlaşılmayacak, söylesen mecalin eksik. Hiç özlemedim ben, özlemenin yükünü kuşlara, çiçeklere, sahile bıraktım. Özleyebilenlerin çabasına da hayranım. Benimle gülenleri unuttum da ağlayanları unutamıyorum halbuki çoğu için tam tersiydi. Güçlü duyguların delilikten geçtiğini anlamam çok zaman almadı. Durdun, saklandın, kaçtın, gittin, bekledin peki şimdi bulunduğun şu zamandaki kendinden memnun musun? Aklım uçuk bir pembede, öylece salınıyor, kalbim o iyot kokusunda parçalanıyor.

Özlemin, umudun yerini alan boşluk, bir daha asla eskisi gibi olamayacağını bilmenin rahatsızlığı, inancın zedelenmesi ve buna alışmış olduğun hâlde eskisinden daha fazla dokunmasındaki neden o boşluğun hiçbir zaman tamamlanmayacağı. İnsan kendi travmasına sahip çıkmalı. Tanıyordum bu dengesizliği ama sorumlusunu ayıramıyordum. Bazen var mıyım yok muyum farkına bile varamıyorum, bilincimin bana kötü bir şaka yaptığını biliyorum, ağrılarım olmasa varlığımı unutacağım. Ama yine de ağrının da hayırlısı, katlanılabilir olması, aniden çıkmaması ve dayanılır olması temennim. Dünyanın girişinde sanki; “gamsız girilmez” yazıyordu…

Otuz Bir Ocak İki Bin Yirmi 17:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Kendime bile benzemiyorum

Parçalayıp, böldüğüm, sonra başka bir yerinden başka cümlelerle birleştirdiğim, bütünlüğü genelinde kaybolmuş, asıl hikâyesi yitmiş yazılar gibiyim. Nar gibi değildim ama ben de kendime göre dağılıp, duruyordum. Dağılmam için yere çarpılmam da gerekmiyordu, köze gelmeden kül olabiliyordum, aradaki zaman yaşanmamış değil, harcanmış gibi oluyordu. Çölde seni yeşil bir dal zannetmiş olabilirim, seraplığıma ver, yaz günü kurumuş içimin yangınına ver, bir şeylere ver ama sevgime verme. Deli dolu söylendiğime bakma, tümünde gerçeklik var, hoşuna gitsin ya da gitmesin diye değil öyle olduğu için. Sazın, sözün, rakının yanında güzel gitsin diye de konuşmuyorum. Dert olsun diye hiç değil, kanımdan beslenmeyi amaç edinen sırtlan gibi duyguların da olduğunu bil diye söylüyorum. İçim içimi yemese, içim içime sığmazdı. Direnmesem bir şeylere çoktan gitmiştim buralardan, böyle gülüp, oturamazdım şurada.

Öğün atlar gibi atladım yıllarımın üzerinden, gelen geldi, giden gitti, yiten yitti, ben aynı kalakaldım bir düşün ortasında. Artık kelimeler pek tenha, kendi anlamlarını çağrıştıramıyor. O soğuk kış gününde, sislerin içinden geçerken, montunun cebinde ellerim vardı. Kokusuna belâ bulaşmış zifiri bir gecede, dumanı masmavi, közü kıpkırmızı, yanmış ve yarıda kalmış bir sigara izmariti gibi yürüyorum; içimdeki çok şarkı, az umut, bol hayalle birlikte.

Issız bir sokaktan, ıssız olmasına rağmen güvenle, bildik bir sıcaklıkla ilk kez geçerken bir daha aynı sokaktan aynı saatte geçsen bile o tuhaf duyguyu hiç hissedemeyecek olmanın hüznü gibi bazı insanlarla karşılaşmamız. İkinci sefer gördüğümüzde o ilk hissettiğimiz gibi olmayacak, belki de artık her şey böyle, çabucak, kolayca ve hunharca tükettiğimiz için. Harcadığımız için.

Limanından ayrılan geminin gölgesinin düşmesi denize, vapurun o acı bir şekilde çalan düdüğü ya da şehirlerarası yolculuklarda insanların uykulu ve daha çok hüzünlü olması mola yerlerinde, ayrılığı tatmamış birisine hiçbir şey ifade etmez. Bir yerdeyken başka bir yeri özlüyorum, uzaktayken evimi, evdeyken sokakları, hatta aşk acısını bile. Gereksiz kahkahaları duyuyorum sahte, sarhoş ağızlarda, sonra özlediğim her şeyden pişman oluyorum. Ben bazen de öldüğümü özlüyorum, kendime bile benzemiyorum. Beklediğin şey kitaplarda karşına çıkacak diye yıllarca kendini kandırdın, Alfabenin sonuna doğru, kenara bir yere tıkıştırılmış bir harf gibiyim. Sesim yok, buna rağmen duruyorum onlardan biri gibi, gömülemez bir beladan başka bir şey değilim belki. Bu dünyayla aramdaki uçurumu daha da derinleştiriyor, ne zaman ağzımı açsam biraz daha yanlış anlaşılmak için açmış olacağım endişesi beni tehlikeli bir şekilde susturuyor.

Sende kalsın kafamı süslediğim kelimelerin buğusu, kırık kalbim, ezip, marmelat yaptığım o derin ama çok derine gömdüğüm duygularım, bir işe yaramıyorlardı yer tutmaktan başka. Sezgilerim bende kalmaya devam etsin ki inanmadığım hâlde başıma gelenleri hatırlatıp, içime dizilsin. Dikilsin kötülüğün ateşi hep karşıma, ben yine içimden bildiğim şarkıları söyleyeceğim, dilim yansa da… Sekseninci katta bir perde gibi lüzumsuz ama salınmış durayım, rüzgârın çıktığı gecelerde sokaklarda unutsunlar beni, uyutsun yıldızlar, kollarımı iki yana sarkıtıp, kalayım. Sabah güneş doğunca hatırlasın beni o pencere. Yukarı çıkınca mı daha özgür oluyorduk? Yoksa dibimize gömdüğümüz duyguları daha derine atınca mı? Derine saklandıkça dışa vuracağımızı bilmiyor muyduk? Diplerin de bir sonu olduğuna, varamadığımızdan mı inanmadık? Sağ gözümü sana daha yakın hissediyordum, sol gözüm daha çok üşüyordu, kirpiklerimi kopardım, yanmışlardı. Bir zamanlar mavi bir duvar sevmiştim, yıkıldı… Benden bu kadar, lanetimi kimseye miras bırakmayacağım, içimde götüreceğim. Bu bile bana duyacağınız bir minneti size borç bıraktığımı gösterir, üstelik onca keşkeye rağmen. Nüfustan henüz ölü olup, düşmesek bile, bu bizim çürümüş olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Zaman geçtikçe ölümden korkmak, yaşadıkça yaşamayı istemek değil de, yaşama alışmaktan ve bu alışkanlığın bozulmasından korkmak. Yoksa yaşadıkça hayatın tatlı falan geldiği yok, bunu çürümüş birisi çok iyi bilir ve bu çürümüşlüğünü söyleyebilen kişi daha da fazla bilir.

Azımsanmayacak kadar çürümüşüz, az olmayacak kadar delilik ve bir o kadar da ölüm. Yeni doğan birisi bile ölümü hatırlatıyor, doğmanın şartı ölmek çünkü önce sürünerek, sonra yuvarlanarak en sonunda ayağa kalktıkça yükseldiğini zannettiğin boşluklara düşerek. Eski tanıdıklara yeni günahları göstermek için biraz daha kıvılcım, küf kokan ve toza bulanan dünyadan boşuna kaçma çabaları, bunun tek katlanılır yanı eninde sonunda bir ceset olacağımız gerçeği, seviyoruz, seviniyoruz işte, yaşamın katlanılır yanı.

Arafta bir karakter, sabun olmayı bekleyen. Toprağımı kendi üzerimde taşıyorum, gözlerim desen gibi çizilmiş tenime, baktığım yerlerin haberi yok. Akranı değilim kimsenin ve şeylerin, geçmişe tutamadığım kafayı gelecekte bulamıyorum. Köz yangınını savurduğum geceyi yaktığım günlerin sabahlarında aradığım şeyi yine bulamadım, yalnızca bir his bu, esaret gibi, gölge gibi beni takip eden. Delilik bence; iç dünyanı dış dünyaya uydurmak zorunda olmamaktır, bir ayrıcalıktır. Gövdemi incittiğim kelimelerle sakatlanmış olabilirim, keşkelerle ruhunu sarmalamaktan, yaranı birine emanet etmekten iyidir bu. Parçalayıp, böldüğüm, sonra başka bir yerinden başka cümlelerle birleştirdiğim, bütünlüğü genelinde kaybolmuş, asıl hikâyesi yitmiş yazılar gibiyim. Kalbimi içimde o zamandan kalma seninle birlikte kurutup, bir kitabın arasına sakladım. Öyle kal diye, kalbim de değişmesin diye, o zamanda kalalım hep diye. Kitabımı kaybetmem zor olmadı.

Sürekli bir şey istiyoruz, bir mucize bekliyoruz, hayattan, yaşadıklarımızdan, yolda, giderken, gelirken, yanımızdaki koltukta oturan birisinden, hatta karşımızdakinden bile ama işin sonunda ne istediğimizi bir türlü bilmiyoruz, o anlık bilsek bile sonra bu istekler değişiyor. Geçmişte çevreden bize dayatılan şeyleri istediğimizde aslında onları istemediğimizi anlıyoruz. Böylece değişmesini umarak, bir mucize bekliyoruz, değişmeyince de hayal kırıklığına uğruyoruz, zaten yeterince yok muydu? Kendi özümüze kadar inip, aslında gerçekten ne istediğimizi bilirsek, hapsolduğumuz kuyulardan belki de kurtulabiliriz. Her zaman yaptığın bir şey, ansızın, birdenbire, durup dururken öyle saçma geliyor ki, gerçekliğe belki de bu şekilde ulaşıyorsun.

Tutulduğun kafes sarsılıp da açılmasın diye uçtuğumu söylediğimde inanmadılar. Önce şakayla karışık güldüler, sonra ciddiye almadılar ve en sonunda da duymamaya başladılar. Bir depremin kafesi sarsıp düşüreceği ve en sonunda serbest kalacağım için, sallantılara da inanmadılar. Kafesle birlikte dünya ters düz olduğunda, evrenin altına geçtiğimde belki serbest kalabilirdim ve kafesin bağlı olduğu mahkûmiyetten kurtulduğumda bu onların hiç hoşuna gitmezdi. Ama bunu saklayabildiğim için de bir süre sonra kendim de unuturdum. Dertlenip, tüm bunları düşündüm. Çürümemek için ne yaptığımı ve yapmadığımı…

Dört Kasım İki Bin On Dokuz 14:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Müstakil Bekleyişler

Bir şeyi bekliyorum ama hep boşunaymış gibi geçiyor zaman, ne yapsam o boşunalığı bir türlü dolduramıyorum. Tuhaf olan, o bir şey olsa bile o boşunalık dolmayacak, buna bünyemin alışmış bir meşguliyeti var, o oyalıyor işte.

Hiçbir zaman anlayamayacağım sonu ölümlü olan bir dünyada mutlu olmanın boşa çabasını. Bırakın gideyim, bir su gibi; belki yolumu bulurum…

Dokunduğu yeri kirletiyordu insan çünkü tek kirli olan yeri elleri değildi. İçinden gelen siyahlık tüm dünyayı sis bulutuna, toz bulutuna çevirmişti. Gözünü kırpmadan yavrusunun gözleri önünde annesine kıyabiliyordu, acımadan canlı düşmanı olmuştu, içinde barındırdığı tüm duyguları ölüydü çünkü. İçindeki vahşeti bir türlü doyuramıyordu, hep daha fazla, hep daha kötüsünü, daha fecisini istiyordu. Yaşamak için gerekli olan her şeyi de düşünmeden katlediyordu, kendi yaşamına lazım olacak olsa bile. Kendine ördüğü kirli dünyasındaki ağlarda insan utanmadan, çekinmeden ve en önemlisi yüreği hiç sızlamadan tüm bu olanları yayımlayabiliyordu, duyarsızlığı aşmış, hadsizliğine isim bulunamıyordu. Kimileri kendi içinde kaybolurken, kimileri birilerinin bıraktığı boşluklara yuvarlanıyordu, kimileri de kendi kötülüğünde ölüyordu, dünyaya çirkin, kötü, kara biz iz bırakarak. Tüm bunları bilmek, bilmekten de öte yaşamak insanı kilometrelerce tiksindiriyor.

Sokaklarına kızdığımız, trafiğine sövdüğümüz şehri özlerken aslında en çok kendimizi, o hâlimizi özlüyorduk. Şimdi birimiz olmadan, olamadan, yeşillere bulanan düşlerimiz olmadan hem de o yeşiller yakılmış ve yok olmuşken, tüm cinnetlerimiz karşısında şaşkınlıkla suskunluğumuzu koruduğumuz zamanlardan sağ salim çıkmayı hangimiz hayal edebiliyorduk ki? Şehrin iki yakası gibi bizim de yakalarımız bir araya gelemedi, yakamız var mıydı onu da bilmiyorum ama kalbimiz vardı, en azından o zamanlar varlıklarını kanıtlayacak şekilde rezillikler yapabiliyorduk. Ayın yüzümüze yansıdığı gecelerde keşke ay bizi yerin dibine soksaydı diye düşünmeden edemiyorum, artık yerin altının üstünden daha yaşanılır olduğuna eminim. Beraberken gökyüzü dokunuyordu bize, o kadar eriyordu başımız işte, aklımız da o kadardı, ermese de eriyor gibi geliyordu. Şimdilerde gördüğüm bulutlara uydurduğum şekiller saçmalıktan ibaret. Aklımı zamanında yitirememenin sancısıyla uyanıyorum her sabah, kâbuslar biraz daha gerçekliğini kanıtlıyor bu sancının. Korkun şefkatinden büyüktü, huzursuzluğun huzurundan belki de o yüzden duramadın. Gözlerimdeki derinliği hesaplamaya belki kalbin yetmedi, yüreğim gözlerime akmıştı oysa. Baktığım aynalardan kayıp, düşüyordum. Kendimi zehirlemelerim de unutturamadı yaşanılanları, ben azaldım, eksilen bendim, yaşanılanlar orada büsbütün duruyordu. Üstelik bölemiyordum, parçalayamıyordum, kıramıyorum, kendimi parçalıyordum ancak. Dokunur gibi oluyor bir süre kendime yaptıklarım, iyi gelecek zannediyorum, dokunuyor, iyi gelmiyor. Sokaklarda bilmeden, istemeden yaşamayı ezbere almış insanlar yanlarımızdan geçiyor. Her şeye bir anlam bulmayı hedefleyip, hisleniyorlar. Pısırıklığımızdan kalıp bir köşe başında ölemiyoruz. Issız duvarlara terk ettiğim şiirler belki bir köşe başında öldükten sonra aşırılır acemi bir şair tarafından.

Hayattan bunca vazgeçmiş olmak, maddi eksiklikten değil, manevi isteksizlikten kaynaklanabilir. Dünya yamuktu, mevsimler de ona benzemeye başladı, ayların suçu yoktu, olsa olsa en çok can sıkıntısından geçmeyen saatlerin rehaveti vardı. Âşık olduğunu zannetmek yanılgıyla hayal kırıklığının kesiştiği yerdir. Doyarak yaşadığım yine kendim; pencereden atıyorum kendimi bir sabah, ıslak sokağa, sonra ben daha aşağıya düşemeden, daha bir şey olamadan merdivenleri hızla inip, ayağımda terliklerle yakalıyorum kendimi düşmeden. Sana bir harf taktım, içime yerleştirdim sonra, her şey o harfle başladı, doyasıya yaşamak buydu. Hayatın övünülecek bir tarafı yoktu, insanlar canavardı birbirlerini öldüren, birbirlerinin hayvanlarını öldüren, ormanlarını yakan. Kimsenin acısını yaşamamak için değil de tüm bunları olduğu için bir an önce ölmek istiyordun. O sonsuz tünel dileğindi. Var olmak yetmişti, varlığını kanıtlamaya ihtiyaç duymuyordun.

Her şeyin bunca abartı olduğu zamanlarda kendimi gizleyerek yok etmeye çalışıyorum belki de, bana hiç benzemeyen bir mavi bu. Meğer boynumdaki ameliyat izi değil, mürekkep lekesiymiş, zamanında dökülmüş, yediklerimden, içtiklerimden. Meğer gözlerimin kenarlarındaki de yaş değil, mavi bir gölgeymiş. Mesela seni görünce benim acilen âşık olmam gerekiyormuş gibi geliyor, içime bir zorunluluk yerleşip, gitmiyor. Aşkı özlediğimden belki ya da sadece aşkı çağrıştıran o ışığı sende gördüğümden bilmiyorum ama sonra olamayacağımı bilince bir ağlamak geliyor içimden, elindeki balonu habersizce bir rüzgârın peşinden uçup, giden bir çocuk gibi. Aşkın ıstırap olmayacak olması sahiciliğini kaybettiriyor bana, hislerin sahtesi dökülüyor ortaya yaldızı dökülen değerli şeyler gibi. Oysa benim bu şekilde özleyebildiğim o kadar az şey var ki; bunlara annemin keki de dâhil.

Eğer bir suysam gideyim ben artık kurumadan, durulmadan, yolumu, yerimi, kuyumu bulayım istiyorum, o deyimi gerçekleştirmek istiyorum. Bu yüzdendir ki, olmayacak şeyler değil de basit düşler kuruyorum, herkes tarafından kurulabilen ve özel bir yeteneğe, bir hayal gücüne ihtiyaç duymadan. Doya doya yaşadığım yine kendim; pencereden atıyorum kendimi sokağa, sonra ben yerdeki taşı daha boylamadan, ayağımdaki terliklerle hızla merdivenlerden inip yakalıyorum kendimi. Kendi ettiğimi kendim bulmak istiyorum, bir kere de kendi kendime kötü gelmek istiyorum, kendimi bu sefer ben hasta etmek istiyorum sonra yine ben iyileştirmek istiyorum, kendimi parçalayıp, sonra birleştirmek istiyorum, şimdiye kadar kaybettiğim parçalarımla birlikte, bu defa gerçekten yepyeni bir şey olayım istiyorum.

Her şeyin bir kurmacadan ibaret olduğunu anlamaya başladığımda kendimden de kuşkulandım. Hayallerimi kontrol ettim, kusuruma da bakın isterseniz sizlerden değilim. Gidecek bir yerin olduktan sonra bir de gitmek için bir neden lazım. Hiç olmamış birinin yokluğu, hiç gidilmemiş bir yolun ezberi, sanki hep varmış da bitmiş gibi bir şeylerin eksikliği. Psikolojisi düzgün, dört dörtlük insanları sevemiyorum, kusura bakmayın ama ben kusur seviyorum çünkü ben de kusurluyum, özenle yaratılmadım, övgülerle karşılaşmadım, hatalarla dolu bir müsveddeye öylesine karalanmışım, karalanmayı da seviyorum, karayı da. Anlaşılır olmayı kabullenmiyorum, anlaşılmak duygularını hiç karşılığı olmadan elden çıkarmaktır. Anlamak için en az benim kadar kaybetmiş olmalısınız. Hayatı kusmuk gibi yaşarken, yazma cesareti delilikten ileri geliyordu. Biliyorum, ardını, arkasını, önünü, sonunu yine kimse temizlemeyecek.

Beş Eylül İki bin on dokuz 16:30
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Paradoksal Halüsinasyonları

Daha ne kadar yalınlaşmak gerekiyordu acaba, sevilmediğimin bilincine varıp, diplerini arşınlamak için. Aslında anladığın şeyin, hep inanmak istemediğinden kaynaklandığını, içindeki huzursuzluğa hep başka anlamlar yüklemeye çalıştığından… Elimi hiç yürekten tutmadığından zaten, bıraktığını da anlamadım. Şimdi yerli yersiz düşünsem, kendi kendime konuşmaktan öteye gidebilir miyim acaba? En son beni derin ve büyük dalgalar yuttuğunda böyle olmuştum. Bir daha olamam, bir daha hiçbir şey zarar veremez, kendim bile… Öyle zannediyordum. Kendi ağzımın tadını bozmakta üzerime yoktu, rahat olan yüreğimi de benden başka kimse içine bu kadar edemezdi. Belli bir zaman uyuşukluğun geçmesi gerekiyormuş, asıl acı o zaman başlayacakmış, sabaha kadar üşüdüm, sabaha kadar ağladım, sabaha kadar yürüdüm. Hepsini birden yaparken, aslında hiçbir şey anlamıyormuşum, ertesi gün sızlayan kaslarımdan anladım hiçbir şey yapmadığımı. Daha kaç sabah kötü uyanacaktım, kaç gece kâbuslarla bölünecekti uykularım.

Allah’a yalvarsam dinler miydi beni? İsyanımı nereye sıkıştıracağımı bilmiyorum, ama bununla birlikte patlayıp, yok olmak istiyorum. Dalgalar yutsun beni istiyorum. Artık söz başka bir şey istemeyeceğim. Yeniden bir daha yaşamayı isteyeceğim anlar kalmadı. Hepsi tüketildi, size göre bir hiç uğruna, bana göre çok şey uğruna. Anlamlı hiçbir şeye ihtiyacımız yokmuş artık, bunca kolay harcayabildiğimize göre en değerlilerimizi. Şimdi ben ne yapayım, kendi kendime deli gibi senden önceki zamanları, hatıraları mı bulup, hatırlamaya çalışayım? Mutlu olduğum zamanları içimden bulup, çıkarayım, içinden çıkamadığım şeylerin içinden? Teselli olur muydu acaba seni hiç tanımamak, tanımamış gibi yapmak? Yaşanmışlığın, tükenmişliğin, paslı ve küflü kokusu, o eskimişlik yok mu olurdu? Temiz bir badana gibi her şey iyi mi gelecekti artık? Tırnaklarımı elime batırmam diğer acımı hafifletir mi biraz olsun ya da yemem onları bir şeyi değiştirir mi? Mucizesi yok ki unutmanın, olduğunda zaten farkında olmuyorsun, unutamadığında da unutamayacağına inanıyorsun bir yerden sonra.

Hepimiz birbirimizin dengesini bozduysa, dünya adil bir yer hâline gelmiş olabilir, o zaman büyük bir iç rahatlığıyla gidebiliriz, kalp kırıklarımızın öcüyle birlikte, sonuçta burası intiharlı bir dünya. Kaktüs olsaydım, dikenlerim yine de kendime batardı… Yanmadan nasıl kül oluyorsak, her şey hızlandırılmış, düzenli bir şekilde düzensizlik yayılıyor yaralarımızın üzerine, öyle ki tanımıyoruz bazen yaramızı bile, ne zaman olduğunu hatırlamıyoruz, nerenin acıdığını bulamıyoruz. Yazdıklarım bir hikâye etmiyor, bir romana giriş cümlesi bile olamayacak kadar ayrık.

Her şey belki de kendimi yosun zannetmemle başladı, yaralarımı saran tuzun beni sevdiğini zannetmiştim, tuz sarıldıkça daha çok acıdı yaralarım, yarama yara kattım, acıma acı ekledim. Yeni bir öykü yazamayacak kadar eskimişti varlığım burada, köklerimi söküp, başka bir yere gidemem, gidersem de yaşayamam zannetmiştim.

Güvenlik gerekçesiyle sorulan her soruda içimde bir imparatorluk yıkılıyordu. Kayıt altına aldığınız her şeyin altında biraz daha eziliyordum, intihar: ecelini dinlememek. Yaşarken ölmekten daha iyi değil midir bu? Üstelik çürümek, kayıt altına alınan tüm kayıtlarla birlikte, onlar arşivde, sesim boşlukta. Gülümsememdeki acı zehirle dudaklarımı sarkıtırken, sallandığım salıncağın zincirini boynumda hissettim. Eğer boynumu birkaç yüz kere kesmeselerdi, kesin boğardım kendimi. Ecele yol veriyordum, Azrail’in işini kolaylaştırıyordum. Cinsiyetime eklenilen süsleri alıp, cinayetime takmak istiyordum, hayatın beni takmadığı yerden. Nasıl unutulduğumu anlatmak için hatırlamak zorunda kaldım, içimi ihbar edebileceğim bir kurum bulamadım, ıslık çalamadığım için şiir okudum, uyurken dinlediğim şarkıları hiç unutmadım, sadenin sadesine kadar ayıklandı içim, şiir gibi bir hayat değil de bir türlü tahlil edemediğim bir roman gibi yaşadım, iyi bir iş çıkaramadım. Seri ölümlerde kendime yer ayırtamadım, sıra bir türlü gelmiyordu, katilimi seri bir şekilde istiyordum. Seni haklı çıkarmak için defalarca kendimi suçladım, bu büyük bir haksızlıktı, kendime haksızlık yapma hakkını yine kendimden alıyordum. Cüretlerinle küstahlığın arasında sıkışıp, kalmıştım, bu hak belki de oralardan geliyordu. Her gece beni başka bir biçimde üzüyordu, sanki bir romanın en üzünç yerine denk gelmişti hayatım. En sahip olunamamış şiir kimsenin tamamlamaya cesaret edemediği yarımdı, yaraydı. “Bir varmış, yokmuş”la başlayan her masal yok oldu.

Kölelerin hiç durmadan, kendini düşünmeden ve hırpalarcasına çalışırken, teselli buldukları tek şey kaderdi, herkesin efendi olamayacağına inanmışlar ya da inandırılmışlardı, huzuru bilmedikleri için de imkânsızlığı huzur zannediyorlardı.

Olmayan aşkın, olmayan ıstırabına kendini inandırmak mı istiyordun flues? Her şeyin bunca yalan olduğunu bilerek, kendini kendinde kandırma gücünü mü test etmek istiyordun? İnandığına inancını kanıtlamak peşinde miydin bunca yalanın peşinde yuvarlanırken? Dizlerin kanarken aşk fısıltıları nerede sönüyordu? Yaşam denilen enerjinin feri nerede sönmüştü, kimlerde başlamıştı? Herkesten bir şekilde uzaklaşmanın bahanesini buluyorum kendimde, aslında bahanelere sığınacak kadar da basit değil, düpedüz uzaklaşmam için kanıt buluyorum kendi içimde. Zamansız, hesapsız ve plansız gülebilmelerim de bir işe yaramadı, kendimi ayrıcalıklı sanıyordum, acıklıymışım oysa. Diğerlerinden tek farkım aklım gökyüzüne biraz daha yakındı, acıklıydık aslında. İçimdeki huzursuzluğu tarif edecek kelimeleri bulamadığım için belki de her şeyi sonlandırmak istiyorum, insan kelimeden de kelimesizlikten de ölebilirmiş, bunu bilin istiyorum. Yüksekten atlama isteği her zaman psikolojik sorunlar olduğunu göstermez, insan bin türlü şey için yüksekten atlamak ister; uzaklaşmak için, uçmak için, yukarıdan yuvarlanmanın nasıl olduğunu öğrenmek için veya küçükken kaçırdığı uçan balonların nasıl gittiğini anlamak için. İlla ki psikologların dediğine göre intihar eğilimi gibi nedenler mi yakıştıracak uçuşumuza?

Küçümsenemeyecek kadar yok olmuştum, kalan yanlarımla da azımsanmayacak kadar delirmiştim. Ölü gibi bir deli, deli gibi bir ölü, yatsam bile rahat yatamazdım emindim. Sürünürdüm, ters dönerdim, kemiklerim şimdiden sızlamaya başlardı muhakkak. Ayakta olmam gereken yerde yuvarlanır, kimsenin ayakta duramadığı yerde dimdik ayakta olurdum. Hayatında çok sevdiğin, boşluğunu bir türlü kabullenemediğin ve artık şimdi sadece şey olmuş eşya gibi şeyler yüzünden bir daha normal olamazdın. Buna rağmen normal gözükürdün, birilerinin yanması içindeki kıvılcımı büyütürdü sadece, bunu bile etmeye tenezzül etmezdin. Toz kokusunu özler mi hiç insan? Çocukluğu hatırlatıyorsa küf kokusu, rutubeti özlemez mi? Bunu fark edebilecek kadar canlıyım diye sevinmez miyim hiç?

Hayatlarını bölen insanların kendilerini kandırmak için biraz renk verip parçalanmış ömürde oyalanmaları, yeni oyunlar uydurup, yeni oyuncaklar keşfettikleri bir dünyaydı burası, adına mutluluk deyip, zamana uyacaklardı çünkü mutlu olmak için hiçbir şeyden geri kalmamak gerekirdi. Ama sonunda herkesin öldüğü can sıkıcı bir hikâyeydi bu hayat. Ömrü vefa ettiği sürece anlayamayacaktı bazıları da, sonunda ölüm olan bir hayatta nasıl mutlu olunacağını, bu durumun mantıksızlık olduğunu bir türlü diğerlerine kabul ettiremeyeceklerdi.

Altı Ağustos İki Bin On Dokuz 15:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Hüzünlüydü Çok Güldüm

Beni mutsuz etmek öyle kolay değildi, mutlu olacak ufacık nedenlerim vardı, bulurdum. Ama ağlamak için hiç zorlanmazdım. Birilerinin zorla aldığı gözyaşlarım da olmuştur, renkleri şeffaf değil, koyuydu, tuzlu su değil, günahtı, ahtı, yaranın rengiydi, acıydı.

O yanımdayken “bizi bir şiirin içine ittiler” diye düşünürdüm, yaşadığımız şiirden çok kovalamalı polisiye romanlarını aratmazdı, kıskançlık gibi basit ve insanî şeylerin yüzünden günlerce küs kalırdık, birbirimize yaparken her şeyi yine de onun üzerinde arayamazdım bunun sorumlusunu, bulamayacağımı bilirdim, yüzü sorunsuzdu, onun dışında herkes sorunluydu, ben bile, suçu ya kendi üzerime ya da başkalarının üzerine yüklerdim, ona konduramazdım. Sonra o yanımdan gidince de “bizi başka hikâyelerin içine attılar” demeye başladım. Hiç onda aramıyordum iyiliği ya da kötülüğü, hep başkaları suçlu, iyi ya da kötü oluyordu gözümde, o çünkü bunların hepsinin üstünde ayrı bir yerdeydi. Ona bu tür sıfatları yükleyip anlamlandırmak, çok anlamsız olacaktı, ona hiçbir anlam yükleyemedim, böylece tüm anlamlarını kapsayan kocaman bir şey oldu içimde.

**
Sen olmadığın zamanlarda, kaç kere üşüdüm hatırlamıyorum, kaç kere soğuk aldım, kaç gece uyumadan sabahladım, ilaç kutularım birbirine karışıp, çoğaldı, yeni şeyler de eklendi hayatıma, daha umursamaz olmayı öğretecek türden şeyler… Çok hastalandım, çok ağladım, ama beklemedim, tüm bunların nedeni gelmeyeceğini bildiğim içindi, geleceğine ait en ufak bir umut kırıntısı besleseydim, o büyürdü, onu kendi ellerimle öldürdüm. Sen benim hormonlarımın en tehlikelisine denk gelmiştin, aşk hormonuna, hastaydım, aşka âşıktım. Kendim için değil ama başkaları için tehlike arz ediyordum, farkında değildim gözlerimin bu kadar ışıldadığının…

Yüreğimin buruşturduğu tek ortalı ilkokul defterimi dirseklerimin düzeltmeye çalışması daha çok yıprattı defterimi, dizlerim acıdı, dirseklerim acıdı, herhangi bir şeyi eklemenin, ataçlamanın da faydası olmadı hiç, daha fazla ağırlık yaptı üzerimde, eksilen bir boşluğu başka şeylerin doldurmaya çalışması ancak yıpratır…

Ama bazen yıpranmak iyi de gelebilir, o anlık sadece, diğer sızıyı hafifletmenin belki de tek yolu budur.

Tüm yaşamın boyunca belki yüzlerce insanla tanışabilirsin ama yalnız birisini sevgili gibi görebilirsin, herkesle evcilik oynasan da yalnız birisinin evine yuva yapabilirsin ya da gönlüne yalnızca bir kişi sığabilir. Sevgili olsan bile bazen sevgilin gibi hissedemezsin, çünkü o his yerleşememiştir içine, yalnızca takma adı “sevgili” diye geçer, ne yapsan hata gibi gelir, kaçmak kaçınılmazdır.

Sadece bir kere sevgili gibi hissettim, deli gibi bir şey oldum, her şeyimi onunla paylaşacak kadar yakın hissettim, o yakınken her şey çok uzak geliyordu, o uzaklaştığında ben de kendimden uzaklaştım ve bir daha kimseyi o konuma oturtmak istemedim, orası tek kullanımlıktı, tek oturumdu, bir daha başka bir oturum açılamayacaktı gönlüme, pencereleri sonuna kadar açık olsa da bir daha kuş uçmayacaktı, içeride kalanlar da ölü bulundu, ben şimdi yüreğimi sığdıramıyorum, sığdırmak için bedenime sıkıştırmam gerekiyor ve bunun için yeni boşluklar, yeraltında yeni çukurlar kazmalıyım, daha derine gitmeliyim, yüzümdekileri unutabilmek için, gömülmeliyim.

Duygusal çöküntülerimin nedeni; kalbimde oluşan o amansız delik, delilik yaratıyor içimde, ruhumda devam eden çatlaklarım, beni hayata karşı biraz daha kırıyor, her şeyin bir nedeni olsa da nedensiz yere savruluyorum zaman içinde, içimin içime sığmadığı zamanlarda içimin kıvılcımları yakıp geçiriyor bulunduğum her ortamı, ortalamalarım sıfıra eş değer, diğer yarım kayıplarda. Ruhumdan başlayan, içten içe büyüyen kronik rahatsızlıklarım var benim, biraz da bulaşıcı, bulaşacağı tek yer gövdem, kemiklerime kadar sirayet eden, ağaçta sallanmak gibi, salıncaksız.

Ama siz niye rahatsınız bu kadar anlamıyorum!

Benden uzaklaşmadan önce nezaketten uzaklaşmış, gittikçe bunu daha da iyi anladım. O gittikçe hırpalandım. Nezaketsizlik acı verici. En azından giderken yüreğime verdiği rahatsızlıktan dolayı özür dilemesini isterdim, daha birçok şey beklerdim ondan, iyilikle beklerdim, onun yapabileceği ama yapmayacağı… Sadece beklerdim.

Şöyle uzun uzadıya bir sessizlik olsa keşke, her şey sussa, böcekler bile sussa, o zaman belki kalbimizin sesini duyabiliriz, herkes bu kadar lüzumsuz konuşmasa belki o zaman gerekli şeyleri duyabilir kulaklarımız. Keşke hayat gürültüden ibaret değil de, sevdiğimiz şarkının sözlerinden ibaret olsa…

En çok o iki parmağımın hâli kalmadı, en çok onlar yoruldu, onlar üzüldü. Diğer parmaklar üzerindeki tüm yükü o iki parmağıma yükledi, bazı insanlar gibi. En çok o iki parmağım gitmek istedi her şeyi bırakıp, gözlerim gibi. En çok o iki parmağım dinledi içimi, yazmak için kaleme tutunurken, en çok onlar ağladı, kâğıdın üzerine sinen içimden yeryüzüne inen ince bir ağıttan başka bir şey değildi, vücudumda bir şeyler bölündü, içimde bir şeyler öldü, ama bazı şeyler hâlâ büyük hayretlerim arasında yaşamaya devam ediyor…

Ama parmaklarım, öyle uyuşuk ki, ölmeden önce de böyle mi oluyordu? Böyle mi kalınıyordu hareketsiz?

Yanımdaki kalabalığa aldandığım anda anladım yalnızlığımı, ben hep böyleydim, bir şeylere inanır, aldanırdım, yalnız kalırdım…

Gidişine çok şey borçluyum, inan bana öyle…

Sen gitmeseydin bu kadar şey hissedemezdim, bunca sağlam hikâye sığamazdı hiçbir yere, tüm hislerim sağırmış meğer gidişinle canlanmış, gidişine çok şey borçluyum, ilk defa kendimi bu kadar iyi hissediyorum, sen gitmeseydin sonra bu kadar anlamlı olmazdı her şey, özgürlüğümü bilemeyecektim, daha doğrusu beni o kapattığın güzel kutunun içinden hiçbir şey hissedemeyecek ve göremeyecektim, ama sen bana bir şey borçlu değilsin ve hiçbir zaman benim hissettiklerimi hissedemeyeceksin…

Çünkü ben hiç gitmedim!

Unuttum seni, öyle böyle değil hem de, içimde sana dair bir parça arıyorum şimdi, bulamadığım her yerde, sızlanıyorum. O kadar uğraşmıştım, o kadar yorulmuştum ki seni unutmak için, sensiz bir ben hayal etmek için, sensiz bir şeyler var etmek için, yokluğunun olduğu her yerde, sanki çiçekler susuzdu, hayallerim kâbusa dönerdi, sonrasında, sessizlik, alışıyor insan olmadığın şeylere ve onlarla yaşamak artık o kadar da zor değil. Birden oldu, bir anda unuttum seni, ummadığım anda, biliyorum tahmin etmiyorum şuan ama o tahmin edemediğim anların birinde yine gelip bozacaksın seni unutmaya çalıştığım her yeri, yine yıkılacak kumdan kalelerim, bir kum saatine bağlı her şey, sonra yine dağılacağım, yine toplayamayacağım kendimi…

Az biraz topuklu giyiyorum, sonra boyum uzuyor, birazcık, başım yerde, topuklu giyince yukarılara bakamam çünkü utanmam gerekiyormuş gibi gelir, sonra kısa etek giyerim, uzun uzun yürürüm, yağmurda şapka takmam, şemsiyeden de hoşlanmam, ama upuzun seyrederim yağmuru, güneşin batışını, sokakları, insanların yüzüne bakamam, hepsinin hikâyesinde acıklı bir şey var, insanların yüzleri bana hiç güven vermez, hiç doğru söylemez gözleri, cansız şeylere bakmayı severim, mesela oyuncakları, ölü taşları ya da, üzerinde yaşanmışlıklar ararım…

Öyle sert ki taşlar, yaşanmışlıkları üzerine kazıyamadık belki de çok az yaşadık bir hikâye olamadık, sert dalgalara yenildik ya da bir fırtınaya… Sonra öyle kocaman saatler geçer ki aramızdan, seni unuttuğumu bile anlatamam ben, önemsiz şeylere sararım, hayatın gerçekleri, benim yalanlarımla yer değiştirir, göz ardı ederim unutmak istediklerimi. Yoksul bir hüzün çöreklenir akşamüzerleri, ikindi deyince sapsarı güneşi beklerim, ikindi bir tek baharda olurmuş gibi gelir, beraberinde yeşillik gelir, masaya sipariş vermişim gibi olur, ama hiç biri gerçekten gelmez.

On Üç Mart İki Bin On Beş 17 40
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Bir Şeylerin Pek Gereksiz Taslağı

Sanata dönüştürebileceğim bir sürü yara izim vardı, eğer ölmeseydim. Zaman iki olay arasındaki zırva, ölümle yaşam arası, iki maaş arası gibi, aradaki birçok şey anlamsız, tenimdeki iyot kokusu belki de senden hatıraydı ya da yokluğuna dayanmak için bunu kalbim uydurmuştu, bunun varlığınla bir münasebeti olduğu kesindi. Yıllar önce bir şeye birden fazla anlam yüklüyordum, şimdi birçok şeyin bir tane bile anlamı yok. Bilmenin verdiği cehalet gibi…

Herkes bir şeyleri anlamadığı hâlde, yalnızca kendi çıkarına göre dinleyip, şekillendirirken, birçok şeyin acemisi olduğumuz hâlde ustasıymış gibi bir görüntü, tüm gerçekliğin sihrini bozuyor.

Kendimle tutuştuğum iddiaları sürekli kaybediyorum, gecenin yarısında gözlerimin artık batıştığı yerde, bulanıklaşıp, göremediğim zaman bile capcanlı görülebilen şeyler var, deli olmanın yenilmişlikten geçtiğini tam da bu zamanlarda öğreniyorum, tıpkı kaybedecek bir şeyi olmayanların kendine has cesareti, inatçılığı ve umursamazlığı gibi.

Bu sefer ciddi bir şekilde deliriyorum, sanrılara, yanılgılara ve yanılsamalara yer yok, düpedüz deliriyorum. Her korkunç günü atlatırken geçmeyen bir şey kaldı mı diye umut bulurdum kendimde, bu sefer bulamıyorum. Çıldırmamanın kendime çok büyük sahtekârlık olduğunu ve haksızlık olacağını artık biliyorum. Şimdi bu benim yaptığım intihar eden birine, veda mektubunun ardından cevap yazmak gibi bir şey, karşılıksız, bedelsiz, sahipsiz havaya uçan satırlar. Boşluğa seninle birlikte gömülen hayaller, ancak yokluğu derinlemesine anlamlandıran mevzular, yazarak, anlatmaya çalışarak durumu sindirmeye, belki de basite indirgemeye çalışıyorum. Şu çıldırdığım anları eğer atlatabilseydim, zamanı da belki ileri sarabilirdim, o zaman her şeyi atlatmış olurdum, bununla yaşamayı içime sindirebilirdim belki, hayatın yüzsüzlüğüyle birlikte.

İlerleyen, geçip giden zamanın peşinden koşmayacağım çünkü değişen hiçbir şey olmuyor, zaman geçse de yaşanılanlar, yaşanılacaklar hep aynı yerde kalıyor. Birisi bacağını kırdı diye, kalbin kırılıyor, biri öldü diye sen buralarda kalamıyorsun, birileri büyük kötülükler yaparken senin için rahat değil artık. Dünyanın kirini tanıdığından beri kendini temiz hissedemiyorsun, yaşamak için, yaşayabilmek için belki de en çok bu gerekliydi. İçimden gelen bu cinneti daha fazla bastırmayacağım ve teklifini geri çevirmeyeceğim. Geceleyin duyduğum hayaletin sesleri yüzünden kalbimin nidalarını duyamıyorum, bunca mutsuzluğu gören birisi için artık bir ümit olduğunu zannetmiyorum, hayatta en çok istediğim şey bile olsa artık mutlu olamam. Savaşmaktan vazgeçmek yenilmek anlamına gelir birçokları için, benimki sonu kabullenmek, mutlu ya da mutsuz. Yaşadığı şoktan aklımı kurtarmaya çalışırken, aslında hiçbir şeyin ancak bu kadar öyle olmayacağını anlıyordum, sırf bunun için bile bir geri dönüş olamazdı.

Kendimi yıkık, aşırı yorgun hissettiğim günlerin birinde zihnimin nasıl da bu kadar berrak ve dinlenmiş olduğuna anlam veremesem de bir şeylerin artık en azından içimden netleştiği için seviniyorum. Hiçbir insanla mutlu olunamayacağı gibi, hiçbir şeyle de mutlu olunamıyor, olunsa zaten bu diğerlerine haksızlık olurdu. Herkesle eşit şekilde mutsuzum. Kendime yenilmesem belki birilerinin hayatı için vazgeçilmez olacağım ya da mahvedeceğim onların hayatını. Bu iki seçenek ne kadar birbirine uzak olursa olsun bu iki ihtimal yüzünden hep bir diğerinden korktuğumdan, olasılıkları otomatik olarak sürekli kalbimden hesapladığımdan ama kendime veremediğim hesaplar yüzünden vazgeçiyorum. Bir şeyleri mahvetmek değil, mahvetmeden bitirmek niyetim. Benimle mutsuz olunacağına, bensiz mutlu olunsun istiyorum.

Geri dönebilme ihtimalini yok edene kadar uğraşıp, başkası kadar uzağa bırakıyorum kendimi, ihtimaller umurumda değil de kendime bunca yakın olup, bu kadar uzaktan bakmak, kendini artık başkası gibi kabullenmek, herhangi bir organı ya da içinde seni yiyip, bitiren bir hastalığı kabullenmemeye de benzemiyor bu, doğrudan yabancılaşmak. Güzel şeyleri kolay yok edemediğimizden, kendimizi planlı bir oyunun içinde mahvetmeye çalışıyoruz, karşılıklı anlaşma bir nevi, yazısız, imzasız. Bu ıssızlığa hiç olmadığım kadar ihtiyacım var. İçimden kopan, aşınan şeylerin yerini artık başka parçalarla tamamlayıp, yama yapmamak için, sonsuza kadar yarım kalan şeyler için bu defa yarımlığı sonlandırıyorum.

Şimdi bu satırları yazarken belli bir zaman geçtikten sonra, benim için o kadar önemli olsa da neyi ne için yazdığımı unutmakla birlikte ömrümün belki de en budala zamanlarını yaşıyorum. Mutluluk yaşadıklarını unutmakla başlıyormuş, ben onları koyacak yer bile bulamadım ki unutayım… Yine de dillenmeyen ama hissedilen şeyler var anlamakta ve anlatmakta güçlük çektiğim; boğazıma dokunan bıçak darbeleri, organlarımı delip geçen zehirler, içime dokunan teşhisler, ciğerime dokunan şiirler, masalıma dokunan gerçekler vardı, gerekçesiz olduğu için sadece öyle ama tüm bunlardan ders almışa benzemiyorum, ruhum hâlâ yaramaz bir çocuğu andırıyor. Ömrüme sığdıramadığım ve sığdıramayacağım kelimelere veda borcum vardı, sığdıramadıklarımın affına sığınarak.

Yorgunluğumuza çokça anlam yüklediğimiz şu zamanlarda, durmadan ağladığımda, yanağından süzülerek, apansız dudaklarından içeri süzülen o tuzlu yaşın tadının yarı yarıya soğumuş etkisinin içe verdiği garip huzur.

Dünyayla aramda asla uyuşmayacak şeyler var, kendimin kendime yetmesi gerekirken, fazla geliyorum. Kendi sesime yabancılaşırken, diğer ölümlülerin anlattığı hikâyelere gülerken huzuru bulduğumu sanıyorum. Yeryüzünde bunca kötü şey olduğunu bildikten sonra iyi şeylere sevinmek aptalca bir iyimserlik gibi geliyor artık bana, neşelenmek ve umut da öyle. Bilincin zihnime veren o incecik ama büyük sancısını çekiyorum. Şimdi sanki tüm kötülükler bitti, tüm sorunlar, tüm haksızlıklar çözüldü de mi sevineyim? Niye sevineyim, neden neşeleneyim?

Kendi sesimin yalancısıyım, sesim yabancılıktan yalancılığa terfi etti. İçimdeki hayallere bahane uydurmaya başladığımdan beri gerçeğe de yalan gözüyle bakıyorum. Yazıp, sakladığım, kıyamadığım her şeyi harcamaya karar verdim. Değmeyeceğini anladım, kıymetin yalnız içimde olduğunu onun da hapisten farksız olduğunu öğrendim. Dışarıda aramın iyi olduğunu zannettiğim her şey zamanla kötü olmaya başladı, içimde de durum aynı. Israrın anlamı yoktu ve tüm yenilmişler gibi sızlanmak istemiyordum. Sızlanırsam daha çok sevecektim bu durumu, sevdikçe daha çok kabullenecek daha fazla sızlanmaya devam edecektim, anlamsız ve yersiz bir kısırdöngüden başka bir şeye yaramayacaktı bu. Daha fazla devam ederse bu gelecek bir küfürden farksız olacakmış gibi geliyor, şimdi belki bu çılgınlığa bir kılıf uydurabilirim belki şuan buna yeteneğim var ama aklımın o kadar çalışmayacağı zamanlarda ne yapacağımı bilmiyorum. Hatırlamamakla unutmak arasındaki büyük oyuktan nefes almaya çalışıyorum. Başkaları buna direnmek diyebilir belki de hiçbir şey yapmamaktır. Ucunun nereye gittiği, havanın nereden geldiği önemli değil artık. Aklımın kabullendiği şeyleri kalbime de kabul ettirmek için bu boşluğa ihtiyacım var.

Yirmi Sekiz Haziran İki Bin On Dokuz 11:00
Nevin Akbulut