Rahmetli Yazılarım

Değerlerimiz, Sıfırın Altında Değerleniyor
13 Ocak 2016
Burası Dünya
17 Şubat 2016

Rahmetli Yazılarım

Rahmetli yazılarımda rahmetsiz bir şey vardı, rahmet okunmayacaktı belki ardımdan. Az bağırdım, çok küfür ettim, çoğunlukla içimden, zaten çığlıklarımı duyacak yetenekte de kimse yoktu. Uzandım, uzayamadıkça, ağlamalarımı bulduğum her yere sürüyorum, biraz daha ağlamak kokuyor, hava ve oda. Rahmetsiz kaldığıma ağlıyorum, yağmur yağsın istiyorum, çok yağsın, yağmur rahmetmiş çünkü. Cümlenin başına almam gereken kelimeleri hep sonuna ekliyorum, konuşmakta da yeteneksizim, ayrılırken, ayıldığım şeyler vardı, içtiklerimin sonrasında olan şey, biriyle olmak, gerçekten biriyle olmak, bir miktar sarhoşluğu gerektiriyor, yoksa o kadar çok bahane ve batan şey buluyorsun ki kendine. Zaten biraz sarhoş olmadan da hiçbir şeye katlanılamıyor, ama bazı şeyler var ki sarhoş olsan da dipdiri gözlerinin önünde canlanıyor. Sarhoşken sustuklarımı, ayılınca hatırlıyorum, daha çok konuşmak için içtiğim günlerin hatırına, şuan susuyorum. Pijamamın arasına sakladığım birayla birlikte, bin bir türden pişmanlığımı gizliyorum. Biraz daha yazmak için, biraz daha uyumak için belki de istiyorum bunları, unutmak lüks artık içimde, içimin içinde hücrelerime yapışan o şeyi unutursam sanki canımdan can gidecek, etimden et gidecek, canımdan et de gitti aslında, gidiyor, etimden can da gidiyor. Sanki yaşamak daha anlamsız daha zor olacak. Oysa ben bu başlığın altına bambaşka şeyler yazmak isterdim, devasa şeyler anlatıp, gizemlice susmak isterdim, nerde tabi bende o yürek ve o ruhsuzluk? Böyle anlatabilmek kolay da, bunları kaydedebilmek ya da kaydolabildiği yerden çıkarıp, birilerinin karşına dikmek zor, sayfalar dolusu sustuklarımı, birkaç cümlede geçiştirmek haksızlık değil de nedir? Söyleyip, kaçmak, özleyip, susmak, tüm bunlar haksızlık değil mi dünyaya, sana ve bana?
Şimdi gelip, hiçbir şey olmamış gibi dikilsen karşıma… Bunun hayalini ne çok kurdum ama ne yapabileceğime dair en ufak bir fikrim bile yok, zaten benim seninle karşılaşmama dair en ufak bir fikrim olamaz ki, bilemediğim bir şey varsa hayatta, o da en çok budur işte, karşıma çıktığında ne yapabileceğim ya da ne yapamayacağım… Halledemeyeceğimiz şeyler de var, üstelik bunlar onca geçen zaman, ya da telâfi meselesi falan değil, belki de büyük bir mesele olmaması, büyük şeyleri küçültmem belki de, senin büyüttüğün yerde, her akşam kenarda biriktirdiğim birkaç şişe ile ödeşiyorum, onların içini dolduruyorum sustuklarımla, diplerinde kendimi görene kadar rahat bırakmıyorum. Kurduğum hayallerin sonunu kaybettiğim için, bir daha düşünmek istemiyorum seni. Sonuca bağlayamıyorum, asılı kalıyorum sonra, konuşur gibi yapmaktan, susar gibi ağlamaktan bıktım. Ağlarken çıkardığım seslerde, yüzümün bilmem kaç derece kızarmasında, ellerim buz gibi donarken, bir tek bunlar bile gerçek olmaya yeterdi, eğer bilebilseydin. Dünyadaki tek samimiyet belki de bu şekilde ağlamaktı, tamam ağlamak iyi bir şey demiyorum zaten. Ama yoruldum, başka bir şey yapamayacak kadar yoruldum, herkesin içinin aslında bomboş olmasından kendi içimdekileri de teknik bir hata gibi görmekten. Gelişim hatalıydı belki de, bıraktığım izler, seni geri getirmeye yeter mi bilmiyorum, bilmek de istemiyorum, böylesi daha katlanılabilir. Bitince susan kalem gibi, gittiği yere kadar değil, bittiği yere kadar.
Her şey birdenbire oldu, kanatlarım hiç ummadığım anda, tam da uçmaya teşebbüs ettiğim o anda kırıldı, kanatlarımdan geriye kalan kendimin içindeki ben, bundan sonra hiç tamamlanamayacak bir yarımlığa başladı. İntihar eğilim değil, eylem gibi bir şey oldu, bir gecede birkaç sefer. Bilek uyuşuklukları ve sızlamaları, ince sıvı, bir ip şeklinde akıp gidiyordu, zaman dâhil, her şey kırmızıya boyanıyordu, usulca, sırasını bozmadan. Dünyayı sanki kıpkırmızı bir bulut ele geçiriyordu. Duran zamanın içinde, gidebilmelerin müptelası oldum, yaşarken, ölmenin özlemini tadıyordum. Gönlümün törpüsü, aklımı yiyordu, aklım beynimle bir aile olamayacak kadar uzaklardaydı, daha çok kuşlarla akrabaydı, onlar da umudu çağrıştırdığı için tam da bu satırda uçarak ölmek istiyordum. Sarılmanın içindeki saflığın boşaltılması, beynimde büyük bir travma yarattı, bu olanlardan artık kendim bile sorumlu değildim, yalnızca sorunların farkında olduğumu itiraf edebiliyordum. Bir önceki gün, sarıp sarmalaması, ertesi gün boşluğunu yaratmaktan başka bir şey değildi. Ben de başka bir yerde olamıyordum, hatta hiçbir yerdeydim. Yine de bir demlik çaya aşina bir hasret biriktiriyor insan içinde, sıcacık, donan parmaklar eşliğinde. Benzerlerimin bile bana hiç benzemediği bir dünya yalnızlıktan başka bir şey değildir, yazık ki, yazıklanamıyorum. İçime duygusal ve manevi sancıların sızması, daha büyük başka bir düşünceyle birleşti; hayal kırıklığı. Eğer ben ölürsem, anılardan ya da anısızlıktan ölürüm.
Parçalandım, parçalarımı bulamayacağım kadar uzaklarda bıraktım, bir şeyleri ararken, bir yaşama nedeninin peşinden giderken.
Tarafsız bir yarayım artık, dökülen kabuklarımı içime sakladım. Uykulu hâllerim ve uyanık zamanlarım yalnız ona ait ve aralarında pek bir fark yok düşündüklerim açısından. Yine de hiç kıpırdamadan, ölü gibi yatmak kendimi bir süreliğine ölü hissetmek, hiçbir şey yapmak zorunda olmamak, rahatlatıyor beni.
Sevdiğimiz birine herhangi bir organ lazım olduğunda veremiyor bizim gibiler, ciğer mi lazım, ciğerimi verirdim. Ama olmadı, kalbimi verdim, genellikle değmeyecek birine, üstelik geri almak istediğinde bir sürü hırpalanmışlıkla geri geliyor kalp. Benim organlarımı kabul etmiyor doktorlar, bir kere yaşadığın bir hastalığın ömür boyu izi kalıyor, oysa daha çok genç organlarım, hatta ruh yaşıma göre ölçebilirsek, oldukça genç. Az kullanılmış, çok kullanılmamış, çok yaşanmışlık var. Bazen tek bir saniyeyi anlatmaya saatler yetmiyor.
Çamaşır suyu ile yolculuk ediyorum ve artık dünyaya ait, temiz görünümlü her şeyden nefret ediyorum. Keşke tek şiddet büyük puntolu harflerle olsaydı. Şimdi hangi televizyon programı avutabilir beni, hangi dizi ya da hangi bir şey? Eve geldim, kaktüsümün suyu bitmiş, su verdim, kalorifere konulan yıkanmış çorabımın teki ebediyete kayboldu, bazı şeylerin peşinden gitmemeyi öğrendim, koşarken dizlerimden çok, yüreğimin yaralanmasından. Montumla oturdum, bütün ışıkları açtım, hol ve mutfak da dâhil çünkü korkuyorum. Yalnız kalmayayım diye çağıran komşulara da gitmiyorum, paylaşacak tek şeyin yalnızlık olması ne sıkıcı. Üst kattaki seslere alışamıyorum, onun yerine kulaklarımda saklı aşk şarkıları… Üç yemyeşil zeytin yedim, tuzlu. Beni bunlar ayakta tutabilir. O bomboş sayfayı saatlerce okudum.

Dua ediyormuş gibi açıyor ellerini, kızıyormuş gibi sürekli içinden bir şeyler mırıldanıyor, kızdığı şeyler dışa vurulamayacak kadar kötü sanki ya da o kadar fazla ki, mırıldanmasa kimsenin duyacağı da yok. Hiç gerçekten yapmak için yapamayacağı eylemlerin içinde hareketleri kısıtlanmış kalmış, yüzü bu yüzden gergin. Yanağının oradaki çene kemiği sürekli bu yüzden atıyor. Hep bir şeyleri “gibi” yapmaktan kendisi olamıyor, hiçbir zaman öfkesini dışarı vuramıyor çünkü çok kontrollü. Kendisini dizginlemesi lazım, duygularını da… Bir sürü duyguya sahip, onu köleleştiren, kendi gibi davranmasını engelleyen. Bir hayat biçimi sunulmuş da ev ödevi gibi onu yerine getiriyor, teneffüs zili ancak öldüğünde çınlayacak kulaklarında. Öfkesini ve nefretini dışarı vuramadığı için de sevgisini de hiçbir zaman anlatamayacak. Anlatamayacağını bildiği için de sevmeye üşenecek. Öfkelenen ve nefretini dile getiren insanlar her zaman daha samimidir, sessizce gülümseyenlerden… Ben kahkahaları tercih ederim, en sinirimin bozuk olduğu anlarda. Dışa vurabildiğim belki de bunlar, içime attıklarımdan çürümüş bir dünya var edebilirim belki…
Yazmak; kendi kendimle konuşmak gibi…
Dört Şubat İki Bin On Altı 11 00
Nevin Akbulut

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir