Siyahın İçindeki Kırmızı

Yalnız Bir Kurgu
16 Mart 2017
Beni Şiir Gibi Sokaklara Bırakın
4 Nisan 2017

Siyahın İçindeki Kırmızı

Mavi loş gecenin içinde, yeşil zeytin kolonya kokusu huzur veriyor mesela. Mor terliklerim aynı yerinde duruyor odanın ve ne giyersem giyeyim her gece, başka bir renge bürünüyor üstüm başım. Kalbimin kafesinin açıp, havalandırıyorum her gece, küflenmeye yüz tutmuş anılarım yüzünden üşütüyorum, önce kalbimi, sonra aklımı ve en sonunda da kafamı. İntihar edemeyip, şiir yazan ender insanlardanım, yanlış anlamayın, herkes şiir yazabiliyor, fakat intihar edemediği için yazan çok az. Biz azlığız, gecelik gibi bir şey, bir ihtiyaç, biraz ihtimal. Yeterince efsaneleşmeyi artık hak etmiyor muyuz?

Geçmiş zaman kipinde sorsan, hepimiz iyiydik, nasılsın’dan daha önemli sorularımız yoktu o zamanlar. En fazla “nerelerdesin?” diye sorardık. “Sağ-salim vardın mı?” demek aklımıza gelmezdi uğurladıklarımızı, şimdi tüm sorular can güvenliğimiz üzerine kurulu. Eski dilde cesedime rastladım, geçen zaman mahlukatı amma da değiştirmiş. Alfabenin içinde cesedime en çok yakışan harfi çekip, alıyorum. Artık benimle birlikte çürüyecek. Varlığımı kanıtlayacak kanıt ortalarda görünmüyordu, yaşadığımı kime ispatlayabilirdim ki bu cesedimle? Benimkisi biraz da yaşlı bir heyecan. Çocukken inandığım şeylere büyüdükçe başka, ulaşamayacağım bir hayatta rastlıyorum, inancın hoşluğuna ve boşluğuna yuvarlanıyorum. Kuytu köşeler bile saklanıyor benden, onlar da haklılar, hiçbir kelimeye dönüşememiş bir hikâyeyi taşımak istemiyor kimse. Öldükçe sevmeyi bıraktım, sevilmeyi ve hatırlanmayı da. Demek bunlar böyle sırasıyla oluyormuş, insan önce sevmekten vazgeçiyor, sonra ölüyor, sonra sevilmiyor en sonunda da unutuluyormuş, yoksa her ölüm sevilmemekten mi başlıyordu? İnsan inanamadığı şeylere daha çok inanır ve bağlanır hatta kutsallaştırır. İnanamadığımızdan mı böyle kutsallaşacak kadar uzaklaştık?

Göğsümüzde taşıdığımız en güzel melodileri iş makinaları katletti, sıra göğümüzdeki renge geldi, şimdi sıra diğer renklerimizde, yok olan güzel şeylerin acısı tüm kötülerin yüreklerinde patlasın, Allah’ım bu beddua değil, aslında dua. Biliyorum onların yürekleri yok, yürekleri para, belki eşya biraz da mal, mülk. Onlar patlasın o zaman. Aklımın alamayacağı acıları kalbime yükledin çünkü. Ağlanılası zamanları geçtim ama şimdi daha büyük şeylerim eksik gibi.

Kapanmayan hesapların alacaklısıyız, kedi tüyleri çok seviyor beni, yıldızlar izliyor biliyorum ama tanımıyor hiçbirisi, eğer birisi tanısaydı, böyle devam etmezdi. Utanılması gereken şeyler var, belki de dünyayı sevgi değil utanç kurtaracak, ama utanç eski kitapların gizli satırlarında kaldı. Utanmayı yeniden öğrenmek gerek belki de, o kitapları okumak gerek. Durmadan ölüyoruz, bir şey olamadan, en azından bir kelime olabilseydik, bitişik bir kelime. Türk Dil Kurumu’nun onayladığı bir kelime. Ölünce kelimen ne diye sorsalar, mezarda Münker Nekir melekleri yerine Edebiyat hocaları gelse mesela, hikâyemizi sorsa, senin harfin kim dese, kelimen ne dese, hangi hikâyeye aitsin dese, “neyin var?” der gibi sorsa, ince ve acınılası. Acımı anlatsam, herkes acısını gösterebilse elleriyle, o zaman herhangi bir dilin içine hapsolmadan yetse anlatmaya cümlelerimiz. Derdimizi açıp, gösterebilsek, derimizi gösterir gibi…

Çok mu gerekliydi bunca derdi yüklenmen? Ne yani sana bu dünyada madalya verip, diğer dünyada hanene birkaç sevap daha mı ekleyeceklerdi? Eğri bir şey gibi gördüm kalbimi, yamuk, yumuk çirkin. Ölüyorum, dilimi bulamamış gibiyim, içimdeki çığlıkların anlamını bilmiyorum, içimle aynı dili konuşmadığımız kesin. Birisi beni doğar doğmaz sandalyede unutmuş gibiyim, birileri üzerime bir şey attı belki, küller biriktirdim güller yerine. En son iyi olduğum zamanı hatırlamaya çalışıyorum, bir ağlamak takılıyor boğazıma, ben en çok boğazımla ağlarım, o boğazım acımazsa, düğüm çıkacak gibi olmazsa ağlamış saymam kendimi. İşte yine boğazımla ağlıyorum, acıdan boğulacak gibi oluyorum. Bir yerim bir şeyin arasında kalmış, sıkışmış gibi yüreğim bir kapı aralığında ya da bedenim dünyaya dar gelmiş gibi, içimin almadığı şeyler var, sınırlandırmak sinirlendiriyor. Mutlu bir aile görsem, belgesel izliyormuşum gibi geliyor. Hiç olmamış, nadir bir şey gibi, çerçeveletip, duvara asmak geliyor içimden ya da bir sandığa kilitlemek. Galiba neyi dertleneceğimi de bilmiyorum.

Kirli beyaz gömleğin hiç kirlenmediği, tüllerin hep aynı rüzgârda aynı salıntılarla uçuştuğu geceden, kirli zannedilen ellerinden utancı, aslında yaralarından renginin değiştiğini ispatlayacak hâli yoktu, zaten hiç hâli olmazdı onun. Ölünce tanınacak insanlar listesindeydi, belki daha da sonra, sanrılarından bir dünya yarattığından kimse tarafından bilinmeye gerek yoktu, anlatacak hâli de yoktu, zaten hep hâlsizdi.

Henüz yılmamış bir gülümsemeydi o sabah yüzümdeki, şuan hatırlayınca o sabahı içim acıyor, yüreğim titriyor, hiç bitmeyecek gibi, hiç susmayacak gibi gülmüştüm, mutluymuşum gibi gülmüştüm. Bir anlık bir uyuşturucu, bir nöbet gibiydi o an, unutuyordum nerede olduğumu, ne olacağıma dair kaygılarım sıfırın da altındaydı, ne yaptığım hiç önemli değildi, o duygu çok güzel uyuşturuyordu ve önemli olan buydu. Güneşin birden yüzüme vurmasıyla kendime geldim, ama gök de gürlüyordu sanki. Nerede olduğumu, ne olduğumu ve ne olmayacağımı hatırladım. Sonra sesler gelmeye başladı, gürültü denilebilecek derecede yırtıcı, karga ve kuş sesleri birbirine karıştı, hangisinin daha çok olduğunu ayırt edemedim.

İçmediğim zamanlarda doğru düzgün bir şey hatırladığımı zannetmiyorum, hatırlasam da olayların derinine inemiyorum, içmek benim için bir merdiven o karanlık kuyuya indiren. İçmeyince içmiyorum işte, gerisinin pek de önemi yok. Normal şeyler kadar sıradan, anlatıp kelime haznemi yormaya gerek yok. Yaşamaya gücümüz kalmadığı anlarda, kendimizi bıraktığımız o boşluğu dolduracak elbet bir şeyler bulunuyor. İlaçlar, antideprasanlar, yazmak, okumak, çıldırmak, içmek, bağımlılık. Yerçekimine güvendiğim günler için şimdi kendime lanet ediyorum. Gidemiyorum, ölemiyorum. Ne kadar gitsem de başladığım yerdeyim, ya bu hayat dediğimiz şey kandırıyor bizi ya da dünya hiç dönmüyor, olduğu yerde kalıyor, eğer dönseydi dönüp dolaşıp aynı kelimeleri de konuşmazdık. Yerçekimine yalvarmalıyım belki de, artık bir şeyler olsun, içine alsın beni falan diye, dünyanın başımıza yıkılması gerekirdi bunca fenalığın içinde. O yüzden onu beklemiyorum, yıkılsa şimdiye yıkılırdı, kıyamet kopardı, herkes ettiğini bulurdu. Kendini bölüp, parçalayıp, bazı parçalarını uzaklara yollayıp, bazılarıyla geçinmeye çalıştıktan sonra kendini usulca bu yeryüzünden silmenin de bir hazzı olmalı.

Bunca yalanın içinde hâlâ sağ kalacağını mı zannediyorsun? Ah yüreğim, doğru konuşacağına inanıyorsun da dinleyen olacak mı, yalanlardan başka? Anlatarak sonlandırmaya çalıştığım hayatımın bitiş noktasındaki üç noktaları barındırmaya çalışıyorum, bünyemin hazmedemediği yerlerde, bilmek bitiriyor hayatı, anlamak öldürüyor. Başka türlü bitmezdi, anlamak, anlatmaya da yetmiyor üstelik. Gecelik diye kâbusları giydiğimden, sabaha giyecek güzel şeylerim olmuyor. Yumuşak ve şeffafım, ikisinin bir arada olması, kendimden şikâyet etmeme yetiyor.

Ana rahminden çıkarken, kesilen göbek bağımızdan itibaren başlıyor belki de yerküredeki güvensizliğimiz. Hepimiz aynı acıyla gözlerimizi açıyoruz, bu bile yetmez mi bizi birbirimize benzetmeye?

Yirmi Üç Mart İki Bin On Yedi 17:20
Nevin Akbulut

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir