Dejavu Tedirginliği

Son Ada (Rüyası) – Zülfü Livaneli
31 Mayıs 2017
Yaşayamama Hastalığı
14 Haziran 2017

Dejavu Tedirginliği

Muhtemelen hamurum hayal kırıklığıyla yoğrulmuş. Şaşırmayı unuttum ama hayal kırıklıklarına dair bir çözüm bulamadım şimdiye kadar, kısacık bir zaman içinde tüm buraları terk edip, gidesim var. İyi olduğumu söylemek için konuşmak isterdim ama öyle bir şey de yok, daha çok yazıyorum, kötü iyi olmadığım belli olmasın diye. Elimden gelen rol buydu, yapabileceklerim bu kadardı, kızgınlık bile duyamıyorum bir yerden sonra, o sınırı aşınca, çığlık atılacak zamanları da geçtim, içimde sürekli konuşan sesi de solladım. En son hangi gerekli bir neden için ağladığımı unuttum, kaskatı bir şey oldum. İçimden geçenleri yine içimin çukuruna gömmekten başka elimden bir şey gelmiyor. İçim belki de çoktan derinlerde bir yerde öldüğünden, ölümler, yok oluşlar da yabancı gelmiyor artık. Anlatmak, eski dilde, masallara özgü bir şey, lüks bir ruh hâline mahsus. Susmak bizim en hazin, en etkileyici kelimemiz.

İntihar etmek isteyen birisine, intihar eden bir yazarın edebî kitaplarını önermek…

Bu dalıp gitmelerinin bir anlamı var sanıyorsun, belki de vardır, bilmiyorum, huzursuzluğun nasıl da tanıdık, bir dejavu tedirginliği var tutulmalarında. İnancından kurumuş bir papatyaydım, hani beyazdım, sonra kirle tanıştım, inanmak bir kere daha kirlenmek anlamına geliyormuş, biliyordun, sen biliyordun ama söylemedin. Üçüncü kez koparıldım yapraklarımdan ve defalarca kalbimden. Defalarca delirmelerimin nedenini biliyorsun, ilaçların sinir krizleriyle arkadaş olduğunu da… Her şeyi belki birlikte planladık, bu kötü dünyayı, kavuşmak için başka bir yer yoktu belki, ettiğim kavgalara gülücüklerimle cevap verdiğimden ve gülümseme artık en değersiz silah olduğundan yenildim. Öldükçe büyüyorum, büyüdükçe kirleniyorum. Bu yenilişimde tanıdık bir şeyler var, tanımadıklarımla da şimdi tanışacağım, tek başıma yürüdüğüm sokaklardan biliyorum, sigara dumanına yakıştırdığım yüzlerden ve küllerindeki tanıdık yalnızlık duygusundan. Pencerelerin çokluğu birini beklediğin değerle ölçülüyordu, kimseye mantıklı gelmeyen şeyler nasıl da sana anlamlı geliyordu. Delilik diyemediklerine mana yüklemek zorundaydın. Her rüzgârda bahçedeki ağacın sallanan yapraklarına içinin ürpertilerini de katıp, karıştırıp, o kırışan yapraklarla birlikte uzaklara giderdin, gelişini ertelemekten başka çaren yoktu. İçindeki seslere tek başına bilenirken, hiçbir müzik seni senden alamazdı, oysa en çok senin kendinden kurtulmana ihtiyacın vardı, bunu bilmiyorduk. Yalnız kalınca daha iyi olur her şey zannettik, bilirkişi raporuymuş gibi. Zamana bırakalım dedik, o da geldi bize sarıp, durdu.

“Nereye gidiyorsun?” diye sorma bana, içimdeki korkuları bırakacak yer bulamıyorum. Kendimi bazen bomboş bir araba gibi alıp, bariyerlere çarpasım geliyor. Trenlerin havalanmışlarını hayal ediyorum ama hiçbir bulutu ezip, geçmiyorlar, trenler her araçtan daha merhametlidirler. Çocukken yolun karşısına kaçırdığım topları hâlâ yakalamak derdindeyim, oysa dinlediğim şarkının melodisini bile yakalayamıyorum, ayın ışığı nereye gitsem yakalıyor, saklanamadığım siren sesleri var, çarpma sesleri, kulağın dolusu metal sesleri, hepsi sinirimizi bozuyor. Gitmem lazım, daha ne olsun? Yağmur yağınca artık daha az salyangoz çıkıyor, karınca yuvaları toplu katliama uğramış gibi. Her yanımız hafriyat alanı, içimizi oyuyorlar.

Sen yine de paramparça hâlimi görürken, bütünlükten bahset, yalan söyle, belki biraz yaralarımız iyileşir. Yan yana dizilen aynı model sandalyelerin bir kısmında yalandan sigara yasağı var, kimse kimseyi rahatsız etmek istemiyor gözüküyor, ama herkes birbirini rahatsız ediyor. Bunları söylediğim için, yine de beni aşırı bil. Hayat aşırı kötü, insanlar aşırı sıkıcı, herkes aşırı duyarsız, ben bunları dikkate aldığım için aşırı tedirgin olayım. Sustuklarım beni kusturuyor, söylemesem olmayacak ya da beni siyah-beyaz fotoğraflı zamanlara gönder, gönderemiyorsan da “gitme” deme. Anlamak gurur meselesi olmamalı ki bizim hâli hazırda pek çok meselemiz mevcut. Martılar sevilmeyen çocuklar gibi ağlıyor. Duvarımda daha evvel yapıştırdığım kartpostalın izi, söküp almış boyalarını, rutubetin yardımıyla, bunca yaşanandan sonra izden bahsetme bana. Hayatımızın çuvaldızını söktüler, ucuza yaşadığım sevgilerin bedelini ağır öderken, yalnızlığın faturasını yeni kendimize kestik.

Kendimi deniyorum, acımla dalga geçiyorum, bakalım ne kadar daha dayanabileceğim diye ilaç almıyorum. İşte böyle kendi kendime bile yenilebilirim, hem böylesi çok daha alımlı. Tam da böyle anlatamadıklarımın ortasında, hissettiğim rüküş, eskiden kalma ama nostalji olamayacak kadar değersiz duygularla birlikte. Suskunlarımın yanından geçebilseydin eğer, kalbimde çalan saatin sesini duyabilirdin. Saçlarımı artık hiç taramadığımı, kulağımın arkasına çiçek takmadığımı, uzun zamandır kırmızı fırfırlı etek giymediğimi, oldubittiye getirdiğim şeyleri, şişkinliklerimin acılardan kaynaklandığını, içimin darlığının, darlıkla bir alakasının olmadığını, tüm bunları suskunluk denilen o çukura koysam dolardı belki…
Yüzüme bakmak için uzandığım aynaların hepsi kaydı, gitti başka bir yüze, kırılmadan ama kayarak, erir gibi bir şey. Gözlerimden aşağıya sarkıttığım incilerin değerini bilebilecek sarrafı kaybettim. Şimdi neye değer biçsek yanlış ölçülüyor. Dudaklarım yabancı bir balığın dudakları, susuz ve uslu. Mucizeleri tükettim başka hayatlarda, kendime verecek olağanüstü bir şeyim kalmadı. Keşke sağanak yağmurlarla biraz daha içli dışlı olsaydım, o zaman belki giderdi susuzluğum, balığın hayatı yağmurdu ve buralarda tatlı su yoktu. Keşke biraz benliğimi hapseden duyguların dışına çıkıp, illegal yaşayabilseydim, varlığımı saklayacak bir yer bulabilseydim, böyle yok olmazdım. Saçlarımı kestiğim gibi, hayatımı ortasından kesip atabilseydim, kangren olmuş, kesmem gereken, hastalıklı yerinden, keşkelerimi saklayacak bir mezar kazsaydım sonra, ölümlü şeyler ne yakışırdı kendime, aynada ve saygısızca.

Kirlenerek geldiğimiz dünyada, temizlikten bahsetmek biraz fazla kibirlilik olmaz mı? Belki de sürekli çirkinlikten, kötülükten bahsettiğim için, tüm bu kötülükleri ruhum emdiği için, sünger gibi temiz sayılmam. Ama hiçbir kötülüğe bulaşmadan yaşayabilir miydik? Böyle bir şey mümkün müydü? Her gün birileri dünyanın kirliliği hakkında yakınırken… Ki dünyayı da insanlar kirletiyordu en çok, o yüzden ilk kirlilik yine de insandan çıkmıştır. Sırf bunları bildiğim ve söylediğim için sizden daha fazla kirli olmuyorum, içinizden bağışladıklarınızı aşağıladığınızı biliyorum, o hastalıklı gururu da biliyorum. Dünya daha güzel bir yer olsaydı, biz de daha güzel olabilirdik. Hepimiz birbirimizin çirkinliğine muhtacız ve hepimiz her geçen gün birbirimizi kirletiyoruz. Kendimize özenle ayırdığımız renkler de bir işe yaramıyor, dünyanın kalıbı sökülmeli belki yerinden, boyanmıyor, boyansa da alttaki kirlilik boyayı da kirletiyor. Her şey iyi olsaydı çarpık kelimelerin peşine düşüp, teselli aramak zahmetinde bulunur muyduk? Dahası en inanılmaz şeylere bile inanma saflığını gösterebilir miydik? Kirlendiğini hisseden herkesin düştüğü o hiç bitmeyen çemberin içinden umut diye soluk alıp verir miydik? Ayrılık adına yazılmış hangi mısralar ya da sayfalar bizi avutabildi?

Öyleyse bu kirlilikte yeniden temizliği öğrenme mücadelesi, kelebek kanatları gibi geçici, kuşlar gibi pervasız, bir kar tanesi belki unutturabilirdi tüm kirleri… İnanabilsek belki o kelimelere, suçluluk ile özgürlüğün nasıl yakın olduğunu, unutabilirdik belki her şeyi, tüm yargıları…

İki Haziran İki Bin On Yedi 14 10
Nevin Akbulut

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir