Zehir

Yoklama
29 Kasım 2016
Pürüzlü Bir Hikâye
11 Ocak 2017

Zehir

Bulutlar yağmur öncesinde içi boş poşet gibi, hırpalanıyorlar. Sirenler acı, geceler tatsız, insanlar tasasız. Herkes gideceği yere geç kaldığı için bekleyen kişiler de beklemeye geç kalıyorlar, dolayısıyla rötarı çıldırmış şehrin geç kalan çocuklarıyız. Zil çaldı, dünya bizi kusacak zamansız bir anda başlayan akşam ezanında, kıyametimiz kopacak. Kafalar dolu, gözler bomboş. Herkes yanındakinin çukurunda yuvarlanıyor. Her şey olması gerektiği gibi oluyormuş gibi, ama aslında hiçte olmaması gereken gibi. Bir cümlede bu kadar çok aynı kelimeyi kullanmak ya ruh sağlıksızlığına ya da bilgisizliğe delalettir. Birincisi olmayı umuyorum. Acı çekmeyi bıraktım, onun yerine şaşırıyormuş gibi yapıyorum, acı gibi uyuşturmuyor ama olsun. Tüm üzerime düşen görevleri yerine getirmiş gibi bir rahatlık hissi, peşinden bir utangaçlık, peşinden bir huzur, huzurundan utanıyor insan, ağlıyor. Her şeyi bırakmış olmanın, gizlice veda etmiş olmanın verdiği huzuru kim bilebilir? Hatırları harcaması kolay olmamıştı oysa küçük parçalara böldüğü, uzaktan bakıldığında çöp odayı andıran hatıralarını kim tanımlayabilir? Nasıl ve kime anlatabilir, her birinin eşsiz şekilde içinde bir yere yerleştiğini, şimdi gitseler bile…

İçindeki zehir dilini kamaştırıyordu, konuşamıyordu. Susmayı tercih edişi belki de bu yüzdendi, yıllar içinde sadece çok mecbur kaldığı zamanda, kısa cümleler kurmaya özen gösteriyordu. Ne zamandır içinde sakladığı zehri bir tek kendisi için kullanacaktı, yine bunu bir tek kendisi biliyordu. Akrep gibi tek başına ama gururundan ölecekti. Sonrası gece yangınlarında sessiz, ambulansların bile sesini duymayacaktı artık, kulakları çınlamayacaktı, birilerinin onu andığına inanmayacaktı. Ne kadar sessizliği tercih ettiyse o kadar çok ses duyuyordu geceleri, cırcır böcekleri gibi hiçbir şey susmuyordu. Gece kâbuslarından saat üç gibi fırlamayacaktı, ter ve korku içinde, kalp gümbürtüsünün sesiyle, vurulan kapının sesini de karıştıramayacaktı. Sabaha karşı hissettiği huzuru da benimseyemeyecekti. Bunu kabullenip, kendini rahatlamak zorunda hissetmeyecekti, en önemlisi içindeki zehri teselli etmek durumunda kalmayacaktı. Varlığı bir tek kendisi için, yalnız kendisine gösterilmiş bir şeydi. Başkalarına açıklamak zorunda kalmayacağı zehrin kalıntıları, kendi kendini yok etmeyi de bilecekti. Herhangi bir çağın teknolojisi de yetişemeyecekti bu kalıntıları bulmaya.

Mektuplar boş sayfa olarak, yalansız ve kelimesiz kalacaklardı. Kalın kitapların karton kapakları kırışmayacaktı, en önemlisi de yatağında artık bir kitap uyumayacaktı, yorgun kapaklarıyla. Belki biraz daha tozlanacaklardı, birkaç asır. Pencerelerin perdesiz oluşu da umurunda olmayacaktı artık, camların açık oluşundan doğan etkiyle tüllerin savruluşu yer değiştirecekti ruhunun pervasızlığıyla. Birlikte düşlenen her şey sadakatsizce tek başına unutulacaktı. Belki yarım şiirlere yazık olacaktı, bir daha yazılmayacak ve bir daha hiçbir hikâyede anılmayacak kişilerin ruhları vardı. Onlar da bu zehirden sonra yok olmaya mahkûmlardı.

Kaldığı gurbetten başka bir şey değildi. Gitmek daha çok sılasıydı. Özlemlerin tutkunu olduğu durakların istasyonsuzluğuydu, kalmak yönsüzlüktü. Kapıları açık bırakabilirdi şimdi sonuna kadar, eşiğinde hayvanlar bekleyebilir, paspasının altına bırakmak zorunda kaldığı anahtarı unutabilirdi. Şimdi her şeyi öylesine, bulmak istemeyeceği şekilde bırakıyordu. Kimseye karşı içinde vicdan azabı beslemiyordu, içinde zaten çok az şey yetiştirmişti, onlar da tüm hayatı boyunca yeterli gelmişti, bütün duygularının kontrolü için kısa ömrüne yetmişti yaşadıkları ya da yaşayamadıkları. Günler fırtınasız geçecekti artık, belki bir rüzgârı bile özleyecekti ama emindi güneşi özlemeyecekti, güneş içini ısıtanlardan değil, canını yakanlardan olmuştu. Kapıları eşiksiz bırakabilirdi. Ellerinin soğuğundan defterleri üşümeyecekti artık, soğukluğu da düşünmeyecek, takmayacak hatta hiç özlemeyecekti. Yalnızlığının içine gizlenen gururdan kendi dâhil hiç kimsenin haberi yoktu, şimdi bu zehrin ardından bir gurur bulutu kaplayabilirdi bu şehri. Haberi olmayacaktı gidişinden arta kalan boşluktan. Bu boşluk varlığını dolduramamış ama aynı zamanda bir semti kaplayacak kadar büyümüştü. Kendisine yetiremediği boşluk şimdi kocaman bir adresi kaplayabilirdi. Boşluğun izahını yoklukla tarif edemezdi.

Şair belki de yazdığı son şiiri, son şiir olduğunu bilemez. Artık bayrak kavgası, gülünç ihtirasları geride bırakmıştır. Önceden severek yaptığı birçok şeyi, hatta kavgaları, sonraları çocukça ve komik bulmuştur. Kelimelerle kavganın bir yararı yoktu, her zaman yazdığı aynı şiiri aynı anlamlara gelen başka kelimelerle döküyordu kâğıdın yüzüne, şiiri bir taneydi. Kitapların arasında kalan eskilerden kalma mistik enerjileri bulabilmesi yetiyordu, hatta hissedebilmesi bile. Hazır şiirin zirvesinde görüyorken kendini, tam doruğundayken o şiiri dalgalara geri verme zamanıydı. Kelimeleri eğip, bükemeyecek, eğemeyecekti artık onları. Köhne imgelerin peşinde gecelerce sabahladığı zamanların nedenini hiçbir zaman bilemeyecekti artık, bundan böyle süslü püslü, bencilce yalnız kendine sakladığı yazıları da neden yazdığını bilemeyeceği gibi. Algılamak, hissetmek, sevdalanmak, zirve, kavga hepsi bomboş şeylerdi artık. Tüm kelimelerin anlamı birbirine karışmıştı. Ama tüm bunların güzelliği de vardı, çocukça hissediyordu kendini, büyüdüğü aklına gelmiyordu. Geriye bir tek vicdan azabı kalacaktı.

Vicdan azabı, insanın iyilik yanına katkı sağlayan bir duygudur. İnsan olduğunu hissettirir. Dünya dengelerini yitirdi, hepimizin de bunda parmağı var. Asıl olan sürekli kötülük dengesinin çoğalması. İyilik de gün gelip yok olacak, ama şimdi dünya tüm kötülüğü ve rutubetiyle çürüyecek. Çürürken kötü kokulara çıkaracak. Bütün yorgunluklarımdan kurtulduğumda geriye pek bir şey kalmıyor, biraz sade sözcükten başka. Ben bunun için mi bu kadar yoruldum? Kendime geldiğimde kıyametin koptuğunu düşünmeye başladım.

Bazen de yazdıklarını, kitabına uydurmak için yaşarsın. İyice kaybolmadan, aklını ve ruhunu henüz kaybetmeden, her şey henüz yalan olmadan, bitmeden yazıyorum. Kendi varlığımın yalanını ortaya çıkarmak için yazıyorum çünkü kimse kimsenin dramında değil, işte bu en büyük dram.

Hayallerim gerçek, gerçeklerim doğru değil. O hayali ilk nerede gördüğümü hatırlamıyorum. İlk nerede nüksetmişti hayatıma, belki bunu bulabilsem, gerçek olmaya biraz daha yaklaşabilirdim.

Bu dünyadan yalnız saçlarımı ve ellerimi bir de dövmelerimi alıp, gideceğim. Herkes kötülükten şikâyet ederken, onlarca kötülük yapıyor, hatta birilerinin zarar görmesine vesile oluyorlar. Bilerek veya bilmeyerek, bilerek olanları Allah affetmesin, ama bilmeden olanları affetmeni isterim Allah’ım. Tonlarca kötülük gördüğüm için gideceğim. Mağlup olduğum için, daha fazla kalmamak için mağlup olmayı, bizzat kendi rızamla tercih ettiğim için gideceğim. Her güz mevsiminde, sararıp, dökülen yapraklar ölümü hatırlattığı için, özlememem gereken şeyleri özlediğim ve bu özlemlerin ruhuma ve bedenime zararı olduğu için gideceğim. Dayanamadığım için ve bunu bir tek kendim bildiğim için gideceğim. İnsan insanın yamyamıdır, bunu bildiğim için, dünya denilen yerde herkes çıldırıp, birbirini yemeye kalktığı için gideceğim. Küçükken kesilen topları ve kolları, kafası kırılan bebekleri unutamadığım için gideceğim. Yaralarımın kendimden ruhuma, ruhumdan yine kendime bulaştığını bildiğim ve bunun ilacının olmadığının idrakinde olduğum için gideceğim. Kendime daha fazla yazık etmemek için ve ruhuma iyi bir şey yapmak için gideceğim.

On Altı Aralık İki Bin On Altı 16 15
Nevin Akbulut

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir