Pek Sayın Kalbim

Fikrimin Sevgili Dikeni
14 Nisan 2016
Kediye, Çaya ve Güvercine…
19 Mayıs 2016

Pek Sayın Kalbim

Henüz yazılamayan bir romandan sesleniyorum sana; yalnızlık fazla geldi, hayatımı ucuz romanlara adadım. Gittiysen bilmek istemem ama öldüysen muhakkak bilmek isterim, önce saçlarımı sonra da bileklerimi keserim… Hayatımın tam orasında, “ne işi var?” dediklerim var ve bir de “niye hayatımda yok?” diye çıldırdıklarım, bu çıldırdıklarım bir gün bu yokmuş gibi davrandıklarımı tüketecek biliyorum. O zaman tamamen yalnız kalacağım, kocaman soru işaretleriyle dolu bir boşlukta. Soru şeklinde geri dönen şarkılar var, dinlemeyi bıraktığım hâlde…
Alnımdan eksilmeyen yara bandı ve aklımdan geçen deliliklerle ta o zamanlarda nereye gideceğimi bilmiyordum. Dizlerimden de yaraları eksilmeyen bir çocukluğumun üzerinden çok zaman geçmesine rağmen, dizlerimdeki o kapanmayan yaraların, dizelerime bulaştığını fark ettim. İlham veren şarkıların uzaklardan gelen ezgileri, gönlün penceresi ardına kadar açıkken, nasıl da şairdi gece ışıkları. Dizilip, duruyorlardı, onların dilini anlamak için, dizeleri okuyabilmek için; görmek, yürekle hissetmek yeterliydi, okuma ve yazmanın da yetemediği şeyler vardı. İlkemin üzerine kurduğum bağdaş, dizlerimi o yaralardan kurtardı, kulaklarıma çarpan müziklerin, parçaladığı seslerin içinde kırılan bir şeyler vardı, yine de sisler kırılmıyordu, tam tamına düz olmayan, biraz yanlış gelen ve biraz da serinlik, yetişemediğim yerde bir soluk alma ihtiyacı için, başımı gökyüzünde bulmam, bir derinlik. Güneş ile arama çekmeye çalıştığım perdeler, kimsesizliğim duruyor köşe başında. Kimsesizlik yönünden oldukça varlıklıyım, tam tamına yarım yamalak. Kuruyan şeylerden temizlenme vakti, nihayet. Kurumuş duygulardan ve gül yapraklarından.
Saçlarımın çözemeyeceği bir şey yoktu, şiiri açıklayamıyordu gözlerim. “Niye geldim ben şimdi buraya?” diye kendi kendime soru cümlelerimin içinde gizli ve esrik cevaplarım vardı. Bir daha o eli tutamayacağın için, diğer hiçbir ele de güvenip, yine tutamayacağın için öyle saçma şeyler söylüyorsun ki ellerine. Saçların da dinlemiyor zaten seni uzun zamandır, sen de onları cezalandırıyorsun, bir kitabın içindesin ve sayfalarını bile anlamıyorsun. Denizin dibindeki incilerin balıklara vuran seslerini dinliyorsun, var ya da yok umurunda değil, kuşların kanat çırpınışlarına büyük hikâyeler yüklüyorsun, kuşlar ülkesi hayalleri kuruyorsun, her defasında da bir enkazın altında sabahlıyorsun, sabaha sağ çıkamamayı bekliyorsun küçük heyecanlarla, büyük sorunlarla yine ayılıyorsun. Yinelenen şeylerin yenilerle ilgisi olamadığı hâlde… Bedenime çarpıp, kaçan hayretlerin sesiyle irkiliyorum, uzun zamandır bu kadar üşümemiştim. Bir veda salgını yayılmıştı yüreğime, kurtulamamıştım.
Acilen bir şeyler yapmam gerekiyordu, saçlarıma kızdım tek hastalık ve hata onlarmış gibi…
Hep ya da çok olmalıydı her şey. Azı olmuyordu, az dökülmeler, birazcık kırılmalar yetişmiyordu yok etmek için. Çok kestik, çok ağladım, çok acıdım, çok sızlandım ve sonunda çok yoruldum. Ölmek gibi bir şeydi, ölüme biraz daha yaklaştım ve biraz yaklaşabildiğim için yine kendime kızdım. Zaten bu dünyada kendimden ve saçlarımdan başka kızacak kimsem yoktu ki, ellerime kızamazdım çünkü onlar zaten bir ölü kadar soğuklardı, gözlerime de kızamazdım çünkü hâlâ çocuk gözleriydi onlar, umutlu bir sabah gibi uyanıyorlardı her gün yeniden, bir vakit bile yetmiyordu heveslerinin kırılmasına, kırılıyordu öğle olmadan. 
Keşke kendimi bir kolinin içine saklasaydım, üzerine kızgın harflerle “Dikkat, kırılabilir!” yazsaydım, çocukluk daha kolay sığardı bir kutunun içine. Ama büyüklük ya da büyüyememişlik, büyümüş görünüp, kırılmaktan büyüyememiş birisi bir kutunun içine kolayca sığamaz. Sığsa da yabancılık hisseder, kendimi bile tanıyamadığım zamanlar varken ve ben kendimi bile çoğu zaman başkasıymış gibi anlatırken, kendime bile yabancıyken çünkü çocuklar kolayca her şeye uyum sağlayabilirler, ben o kıvrımlarımı yitirdim, kıvraklığımı ve becerilerimi de, sert köşelerim oldu şimdi. Sevgiden çok, merhameti arar oldum.
Senden soğuduysam
Ben artık kendime bile ısınamam!
Değerlendirmelerimin değerinle bir ilgisi yok. Lavaboda kırılan cam bardağın keskin parçalarının, lavabonun küçücük gözlerinden geçmeye çalışması gibi, boğazımdaki yutma mücadelesi, boruları parçalıyor cam kırıkları, uzun yıllar büyüyen boğazımdaki düğümü bir jilet çözdü, kesmeye başladı içimi, tüm kanım boşalana kadar bu böyle devam edecek. Yaşadıkça, hazmedemediğim şeyleri geçirmeye çalışıyorum boğazımdan, olmaması gereken şeyler oluyor. Yaşamak tam da böyle bir şey sanırım. Olmaması gerektiği gibi oluyor birçok şey. 
Daha fazla dolanıyordu ellerim birbirine, elimdeki her şeyi düşürüyordum, tutamıyordum, en çokta yüreğimi. Sürekli üzerime çay döküyordum, yanıyordum. Ona bakamadığım zamanlarda gökyüzünü özlüyordum. Yanmalarım sanki bakabilince geçecekmiş gibi geliyordu, tüm acıların hesabını ondan sormak istiyordum, özlemlerimi onunla dindirmeyi istiyordum, sanki dinecekmiş gibi. Bunların bir sonu olduğunu biliyordum, son olsun istiyordum, bu defa son, ama çaresiz devam ediyordum, düşünmemeye çalışıyordum. Düşüncelerimin çaresizliğinden çok, onun gözlerindeki yanıp, sönen ışık yakıyordu içimi, acıtıyordum canımı, acımıyordum kendime. Tüm bunların saçma ve küçük bir nedene bağlı olması, hırpalıyordu, yapacak bir şeyim yoktu, öylece bıraktım. Yapacak bir şeyim olsa da gücüm yoktu zaten.
Paragrafın hatalı yerinde birdenbire karşıma çıkmış gibisin. En az senin kadar şaşkınım ve karışık. İnsan yeri geldiğinde hayallerinden tiksinmesini de bilmeli, ben öyle yapıyorum, sürekli bir şeylerden midem bulanıyor, ileri derecede. Ne yazacağımı da, ne yapacağımı da bilmiyorum, seni hangi cümlenin içine yerleştireceğimi ya da bırakıp bir köşede öylece unutacağımı, bilmiyorum. Garantisi de yok zaten ne yazmanın ne unutmanın. Ama umudun her cümlede geçerli nedenleri var.
İnsan o anları yaşarken küçücük görünüyor her şey. Ama ileride herhangi bir zamanda, zamanın herhangi bir yerinde, nasıl da büyüyor o küçük gördüğümüz şeyler.
Anıları ileride bir tarihe erteledim. Küçükken hayal kurmaktan ve inanmaktan hiç korkmazdım, mesela pilot olmak isterdim, kocaman uçağı havalandırabilecek kadar büyük bir güce ve ilime sahip olacağıma inanırdım. Kimseden korkmazdım, kocaman binaların tepesinden atlayarak, uçmayı hayal ederdim. Minicik ellerimin çok güçlü olduğuna inanmıştım, kim ya da ne inandırmıştı beni hiçbir fikrim yok. Hiçbir gücün beni yok edebileceğine inanmazdım, küçükken ne kadar da cesaretli oluyor insan. Sonra büyüdük, önce korkuyu ve utanmayı öğrendik hatta gün oldu hayallerimizden ideallerimizden bile çekinir olduk. Daha sonra hayal kırıklıklarımız oldu ki, bunlar da iyice bizi soğuttu yaşamaktan. Sonra hayaller bize yüz çevirdi, cesaretimiz biraz daha kırıldı ve tamamen bitti, hayallerimizin tümü anlamını yitirdi çünkü anlayamazlardı kimse hayallerimizi, diğer insanların kabul edebileceği normal insanlar gibi olmalıydık. Son hayal de terk edene kadar gülümsedik, sonra o da soluklaştı, artık çoğumuz güçsüz bir yarımız ölü ve ne yapabilirsek yapalım, anlamsız…

Yirmi İki Nisan İki Bin On Altı 17 15
Nevin Akbulut

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir