İçimdeki Sızıntı

Köşesi Olmayan Yazılar
19 Ağustos 2015
İyi Gitmeyen Şeyler
19 Ağustos 2015

İçimdeki Sızıntı



Son çocukluk arkadaşım da dün evlendi, ben iki kelimenin peşinde, yaşanmışlıklardan çok, yaşanmamışlığa aşinayım. İnsanlarla dünyam ayrıldıkça, daha çok kitabım oluyor. Bu hayatta en çok, tavana kadar kitabım olduğu için şükredebilirim. Herkesin kıymet vermediği şeylere karşı aşırı değer verdiğim oluyor ve onlar benim esasında çok umursamadığım şeyleri umursuyor. İçimdeki tiz ve yırtıcı ses, her geçen gün biraz daha yara yapıyor ve kanatıyor, üstelik bunun tedavisi de yok, yeterince antibiyotik ve bilumum ilaç kullandım, hayatımda iki şeyi çok iyi hatırlatıp, hiç unutmayacağım; kanser ve yazılar. Tam olarak yaşadıklarımın sırasını kaybetmesem de, neyi zaman yaşadığımı hiçbir zaman hatırlayamayacağım. İnsanlara göre kayıp gibi görünen şeylerin, bana aslında ödül olarak geldiğinin sonsuz bilincindeyim ve bu kaybetmişliği itirazla reddediyorum. 

Bir şeyler gitgide üzücü olmaya başladı. Bazı şeylerin yokluğunu dile getirmek acıtıyor, var olmadığını bildiğimiz hâlde, bunu söyleyebilmek büyük ağırlık. Etrafındaki kimseye benzemeyişin, onlara benzemeye çalışmandaki gayretin, nasıl yabancılaştırıyor seni kendine, kendime yabancılaşacağıma, başkalarının tanımadığı biri olmayı tercih ederim. Hayattan vazgeçmişliğim boğazımdan başlar, o çizgiden, o çirkinlikten ve onulmaz yaradan. 

Unuttun değil mi? Öyle ya, ebedî hayatın boyunca hatırlayacak değildin, sana göre hatırlayacak bir şey olmadığı halde ve yeterince zorlanırken hatırlamak seni. Ben unutsam hücrelerim unutturamazdı, her gün birisi muhakkak hatırlatırdı, hücrelerimin dışında, canlı ya da cansız her şey hatırlatıyordu, benim hatırlamamam için yeterince sebebimin de olması yetmiyordu. 

Kapkara bir gündü, akça, pakça hayallerle çiziyorduk gökyüzünü, bir de kolumdaki kedi izinin bitmeyen sevgisi vardı, yaşamaya eskiden daha hevesliydim. Sonra ölmek isteyen herkesin yerine geçtim, empati yaparken bir şeyler, sırtıma yapıştı, kalıcı oldu. Daha çok başkasının hikâyesini sahiplendiğim oldu, gözlerimi bir tek onların çukurlarına dikebiliyordum, büyük geliyordu, her sabah soyunuyorum, yara bağlamış kabuklarımdan, sonrası acının verdiğinden çok vereceği korkuyu düşünmek tüm gün. Ruhumun içinden başka bir ruh daha çıkıp, aydınlanır mıyım bilmiyorum, elbette yazdığım ya da okuduğum hikâyelerden birisi beni hayatıma olacaktı, biliyordum, böyle cümlesiz böyle hikâyesiz nereye kadar alınabilir o soğuk nefes? Hastalıklı da olsa bir ruha ve bir miktar nefese sahibim, çoğu zaman gerginim, çoğu zaman duygusal, belki de çoğunlukla sinirimden ağlıyorum. Ama bunu hiç biriniz bilmiyorsunuz, duygusal bir şarkıyı dinlerken, kolu kopan birini hatırlayıp, ağlayabilirim ya da gözleri görmeyen birinin rüyalarını merak ederim, en çok kedilerin korkularını, içimde çünkü onlar. Oysa tırnağına bile kıyamayanlar var, benim de vardı bir zamanlar… Zaman uzun zamandır yalnızca beş harfli kelime benim için. Herkesin bir sınıfı var, bir de herkes kendini güzel göstermek için başka sınıflara girmeye çalışıyor. Sanırım ben sınıfsızım, kimseye kendimi iyi, kötü, güzel ya da çirkin gösterme çabasında değilim. Biliyorum böyle okuyunca çok farklı bir şeymişim gibi görünüyor, yalnızca olduğum gibi davranabildiğimin farkı var bende. Hayal kurmayı unutsam da hâlâ inandığım masallar var, çoğunun sonunu artık değiştirebilsem de, büyümek böyle bir şey belki de, sonunu biliyorsun artık birçok şeyin. Her gün unutmak istediklerimi içimde öldürüyorum, gerçek hayatta karıncalara bile kıyamam. Ama gökkuşağı çıktığında her şeye inanırım o gün, güzel şeylerin geleceğine, renkli günlerin devamına. Çoğu zamanda başkasının masalında kendimi uyuturum. Tükendiğim yerde bir çay daha dolduruyorum, bitki çaylarından nefret ediyorum, meyve sularından da. Bu hayata dair sevdiğim çok az şey var, bu da daha az bağ demek. Herhangi bir kuruma bağlı olmaktan da nefret ediyorum, sınırlı mesai saatlerinden, akraba ziyaretlerinden, beni zorunlu kılmaya çalışan her şeyden ve en çok da iyi ya da kötü amaçla kullanılan, emir kiplerinden. Erkek çocuklarını da seviyorum, kız çocuklarından fazla olmasa da, ama baba olduklarında sevmiyorum. Büyümelerini sevmiyorum, kendimin de büyümesini sevmezdim zaten, büyürkenki o kasvet, sıkıntımı atamadığım o günlerin huzursuzluğu, büyürken yaşadığım korkular… Kadın kahkahalarını, bir de erkek gülümsemelerini seviyorum. Heyecandan ayaklarım yerden kesilmeyeli belki de yıl oldu, heyecanlar seyrekleştiğinde insan yaşlanmaya başlıyor ya da umursamamaya, soğuktan değil de, onun yanımdaki varlığından titrediğim zamanlar dondu içimde, soğuk bir kış gününde, ben en çok kışı özlüyorum. Onca şarap içtiğim halde, dudaklarım çatlamayalı çok zaman oldu. Yetişemediğim zamanların telaşına kapılmıyorum artık. Koşturduğum halde sakinim bu yaşamda. Bolca tebessüm ediyorum tüm kötülüklere rağmen, bir tek onları değiştiremeyeceğim ölünceye kadar ve içimden konuşmayı çok seviyorum. Hayallerimde bir sevgilim bile olabilir ama gerçek hayatta bundan nefret ediyorum. 

Mezarlıklar belki de artık, en güvenilir yerler. İçimdeki sızıntıyı bastırmak adına, bolca su içiyorum, bunun susamışlığımla ilgisi yok, sızılarımın ve sızıntılarımın kavgaya tutuşmasını istiyorum. Bir de alfabemi yeni baştan yazmak isterdim. İçimdeki sızıntıların tenimle ya da bedenimle ilgisi yok. Hayatımda yan etkileri yüksek ilaçlar var, belki tek neden budur. Çekmecelerim hatırlayayım diye değil de, unutayım diye böyle dolu.
Ama hiç bir yerim, ruhum kadar hasta ve yoksul değil. Benim sokaklarım küçük, dar ve eski. Akşamları un çorbası ve rutubet kokar, hemen ilerimizde eskici bir amca var, eski benim sokağım, eskilerden çoğunun öldüğü bir sokak burası, gerçek hayatta insanlar öldürülürken, pencere kenarlarındaki saksılarda, çiçekler yaşatıyoruz. Bir de kediler, kedi mamaları dolu her yer. Günümüzde tüm diğer hayvanların da şüphesiz besin kaynağı. Sabahları da hiç değişmez şekilde taptaze kahvaltı kokar. Birçok teyze, daha küçükken yaşadığı herhangi bir olayı kelimesi kelimesine hatırlıyor, anlatırken. Ben düşündüklerimi bir türlü aktaramıyorum. Tek bildiğim boşluk, kasvet ve huzursuzluk. İşte bunun romanını yazabilirim. Gelecek zaman, bana unuttuklarımı fısıldamaktan başka bir şey vermiyor. Dedim ya, mezarlıklar artık daha güvenli ve daha iyi davranıyor hem insanlara, hem kedilere…

Önceleri yaranı sevdiklerini söylüyorlar, dokunmak için. Dokunmak birçoğu için bir ibadet ama bu eziyet sonradan olan, dokunmak yetmiyor. Kimse senin yaranı sahiplenemiyor, sahiplenmek ve dokunmak istediği yalnızca ten, yaralar değil ve ancak bir şekilde sevebilirler sendeki yaraları; kendileri açtıkları zaman. O zaman sahip olduklarını düşünürler ancak. Kızlarını sevmeyi bilmedikleri için, babaları sevmiyorum. Dokunmak onların anladığı gibi değil. 

Vedalarda başlıyor, en güzel aşklar ve trenler, onlar aşksız kalmadı hiç. Rayların gürültüleri arasından bile yaşanabiliyor bazen güzel görüntüler, sonrası toz, bulut ve duman. Dumansız olmaz zaten, hiçbir aman. Ne kalbimi nefesime yetiştirebildim, ne de nefesimi kalbime ayarlayabildim, düzensizim. Çarpılar ve çarpıntılar da yetişemiyor imdadıma. Sınırlarımı ihlâl eden, sinirlere hâkimim, çoğu zaman bu benim suçum değil, vücudumun yapısı bu, kalbimin ya da duygularımın. Adımlayken bile, adımsızdım, adının herhangi bir harfinin adımın içinde olması bir şeyi ifade etmiyor, adımın ne kadar adının içinde olduğu mühim. Kafa karıştırıcı şeyler bunlar, biliyorum, ama karıştırmadan bulamıyorum içimdeki sensizliğimin cevabını. Sorular bile bu kadar basitken üstelik. Dudaklar can sıkıntısından ne güzel de yeniyor, sonra ağzım yeniliyor, konuşamıyorum. Kelimeleri tekrar bekletip, biriktikleri yeri bulacağım bir gün, mücevher bulmuş gibi sevineceğim. Sonra kendimi affedip, yürüyüş yapacağım bizim sahilde, üzerine de soğuk su içeceğim. 


Yirmi Dokuz Temmuz İki Bin On Beş 16:00
Nevin Akbulut

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir