Anıların Rahatsızlığı

Kafiyesiz ve Mutlu
17 Aralık 2015
Değerlerimiz, Sıfırın Altında Değerleniyor
13 Ocak 2016

Anıların Rahatsızlığı

Anıların da bir ömrü vardır, sonra kâbusa dönüşürler.
Kendimi en sakin yerde terk ettim. Bir masanın başında oturmuş, porselen kupamda son kahvemi içiyordum, bitmesini erteliyordum, her şeyin bitmesini ertelediğim gibi, zamanın geçmesi hayatıma bir hediyeydi, uzun zamandır hediye almamıştım. Dünyanın sokaklarından geçmiştim sessizce, bir sürü rüya görmüştüm, eğer böyle giderse görmeye de devam edecektim. Rüya işine son vermek istedim çünkü gerçeklerden daha fazla şey oluyordu oralarda. Kaç tane yirmi dört saatim varsa hepsini de harcadım, umutlarımın bittiği yerde, bir tek gecede tükettim her şeyi. Payıma düşen ters oturan sandalyeyle birlikte, ıslak, camdan bir şey gibi soğukluk hissettim. Acıdı, ama batar gibi bir acı değildi, o dokunan yerden başlayıp, tüm kalbimi kaplayıp, sızan bir acıydı. Bazı şeylerin izahının yetmediğini biliyorum, belki de bu yüzden eksildim.
Bu kadar zamanda en azından ufacık bir değişiklik olmalıydı içimde, en azından yaşanılabilir olmalıydı günler, geceler bu kadar uzamamalıydı. Göğsünde görünmeyen yaralarla daha fazla uzağa gidilemez, inanmışlığıma saplanmıştı, gündüzken birdenbire gece olmuş, korkmuş, hiçbir şey yapamamıştım. Dilimde en az kalbim kadar kırık bir melodi, inanmam gerekenlere bir türlü inanamıyordum. İnatçıydım, inanç duvarlarımdan zıplayıp, atlayamıyordum.
Sırtımda bir yaradan çok iki el olsun isterdim, kendi ellerim, soğuk ve kimsesiz ellerim. Kendi ellerim olsaydı sırtımdaki, hiç düşünmeden büyük bir cesaretle aşağıya atardı kendimi. Ama sırtımda iki el yok, kanat da yok, yaradan ve ciğerden başka bir şey yok. Sırf çirkin görünmesin diye yaralarımı gülümsemelerimle gizledim çünkü böyle daha güzel olacaktı, yaralar çirkinleştikçe, daha güzel gülümsedim. Değişim zamanının, zamandan daha çok değişen insanları, bir çırpıda olmuşları olmamış gibi göstermeleri, daha da yabancılaştırdı, keşke yalnız kendime değil de herkese yalan söyleyebilseydim, bir çırpıda gidebilseydim o uzaklara ya da kendimi yok etmenin bir yolunu bulabilseydim. Kandırdığım kendimdi ve ben yine hiçbir şeyi anlatamıyorum. Kör bir bıçak elimdeki, dilimi kesemiyorum, kendim de kesilmiyor. Kelimeler peşimi bırakmıyor.
Doğru delirdim ben. Doğru sustum, belki zamanı gelmemişti susmanın, ama içimdeki kelimeler yerine oturmuştu, izahı yoktu, ondan sustum. Beynime hücum eden kelimelerin kifayetsizliğiydi belki de beni susturan, inancımı birilerinin yüzüne vurmam gerekiyordu.
Hayatının satır aralarına sıkıştırırken kendimi, kaçak göçek tıkıştırırken beni, oradan oraya hırpalarken ruhumu, sen hayatımın satırlarında ana başlık gibi bir şeydin, bazı şeylerin anlamsız olması, bana anlamsız gelmeyeceği anlamına gelmiyordu. Senin için ne kadar anlamsızsam, benim için o kadar anlamlıydın ve bu anlam bulduğum anlamsızlıklar yüzünden uykularım düzensizleşiyordu, hiç kimsenin aynı cevabı veremeyeceği sorular birikiyordu beynimde. Anlam bulduğum saçma şeylerin anlamsız gelmesi gerekirken, o anlamlarla (anlamsızlıklarla) yeni bir dünya kurmuştum kendime. Aslında yok olmakla ne kadar da iyi ettin, hiçbir zaman gerçek bir şeye inanamayacağımı biliyordum. Beni bu rüyadan (kâbustan) uyandırdı. İyi oldu bana.
Seni severken, birdenbire bir ömrün dışına taşmıştım, daha büyük şeyler yaşıyordum sanki daha az nefes alıp, daha büyük, mutlu zamanlar geçiriyordum. İçim, dışımdan daha büyüktü sanki sığmıyordu.
İçimdeki benden biraz daha soğudum bugün. Bazı şeylerden vazgeçebilseydim, ruhum biraz daha rahata ererdi, huzur vazgeçmektedir belki de. Niye hâlâ inat ediyorum? Üstelik bu kadar yorgunluktan bahsederken? Defalarca kendime tekrarladığım o sorulara daha yanıt bulamamışken, soruların bile yanlış olduğu düşmüyor mu aklıma? Elbette düşüyor, kucağıma, kadife eteğimin tam üzerine, elimi tuttuğumda diğer elimin daha soğuk olduğu ve dışına dokunuşum kadife hissi yaratıyor. İçimde hâlâ bir şeylerin bu kadar yumuşak kalabilmesi ve dışımın böyle başka bir şeymiş gibi durması… Uzaklaşıyorum içimden, içimin naifliğinden, yumuşaklığından, hüznümden kaçıyorum. Bir elim bile başkaysa benim, ben artık kendime bile benzeyemem.
Bir incinin içinde unutulmuş buldum kendimi ve yaşayamadığım bir hikâyenin içine hapsoldum. Daha iki parmak boşlukla başlayan satırlarım hayatımda uzunca bir sus boşluğu oluştu, üstelik parmaklarım küçücüktü, sayfalar dolusu boşluktu hikâyem. Bu kadar uzun boşluğu nasıl dolduracağımı bilemeden, sızlandım. Hayatımın başlaması için en azından birine daha ihtiyacım vardı ama paragrafın içinde yapayalnız buldum kendimi. Belki de bu yüzden kaybolmak istedim çünkü biz kendimizi kaybedemedik, birbirimizi kaybettik. Güzel günler, ölümlü faniler gibi gelip, geçiciydi. Boşlukların güzel günlerle ilgilisi yoktu, biraz yalana ihtiyacım vardı, ağzımı açamadım, kalbimi parçaladım. Kendimi yok etmeye çalıştığım yerde senin kelimelerin duruyordu, üzerine basmamak için, düşmemek için biraz daha yaşamaya kalktım, yaşadım, romanlar ucuz, hayat pahalıydı. Yaşamanın birkaç organın çalışmasından ve saat gibi çalışan, arada hızlanan ya da tekleyen bir kalpten fazlası olduğunu bilerek yaşadım, böylesine yaşamak azaltıyordu ömrümü. Yaşamak kelime içinde kullanıldığı gibi durmuyordu benim hayatımda, yaşayamamak diye yansıyordu hikâyeme.
Ondan vazgeçmen gerektiğini anladığında, ancak farkına varırsın ki, ne kadar çok şey var, vazgeçmen gereken. Bir sürü şarkı, bir sürü sokak, bir sürü anı. Bir hayat, ertelediklerine geri dönmek istediğinde artık geç kaldığını öğrenirsin. Sen aslında hiç yapamayacağın şeyleri bile onun için yapıyorsundur ve artık anlamı yoktur hiç birinin. Kendini tüm bu anıların ve hatırladıkların içinde öylesine yabancı hissedersin ve öylesine bir boşluğa yuvarlarsın ki… Hepsinden geçtin diyelim, günlük kullandığın kelimeler, kelimeleri kullanırken, onu anmaların, sırf onu hatırlattığı için, bahsettiğin şeyler, şarkılarda onun adının geçmesi ya da senin ona hitap ettiğin şekilde karşına çıkması kelimelerin. Sokakta bir çift sevgilinin, onun elini tuttuğun gibi tutması sevgilisinin elini ve onun gibi bakması, aslında bakamaması. Başkalarında gördüğün eksikliklerde bile onu anımsadığın. Her canın acıdığında onu hatırlamaların, en ufaklarında bile. Sanki o teselli edecekmiş gibi, içinden adını defalarca tekrarlamaların, iyi gelecekmiş sanki bir teselli verecekmiş gibi ona sığınmaların, gizliden, onun haberi olmadan. İçinde tüm bunlara cevap bulmaların, aslında soruların baştan beri yanlış olduğunu bilmelerin…

Büyülü sözler, zengin kelimeler, imkânsız aşklar falan da bir yere kadar, insan eninde sonunda anlaşılmak istiyor. Ben seni anlaşamadığımda da seviyordum, ama canım artık daha az şey istiyor, anlaşılmak da bunlardan birisi, hatta hiçbir şeyi istememeyi istiyorum ben. Kitaplardan bile daha az etkileniyorum, her şeyi daha az kafama takıyorum ya da hep takıyorum o taktığım şeye, ortası ya da olması gerektiği gibi olmuyor hiçbir şey. Eskiden daha çok konuşur, daha çok gülermişim, şimdilerde ise daha az konuşup, daha fazla düşünüyorum, ağladıklarımı, yanında pişmanlığın kendime olan pişmanlığımın haksızlığıyla zaman geçiriyorum. Arada midye kokan sokakları geziyorum, onu hatırlattığı için, özlediğim için. Hayır, midyeleri özlemedim. Onu özlemek, bunca şeyden sonra belki de benim midesizliğimdi. Biraz fazlaydı bedenime, ruhum doyar zannettim, bu fazlalığın kendimi çıplak zannettirip, böyle üşüteceğini bilmiyordum.  Yine de oralı olmadım, zaten hiçbir yerli değildim ben.
Yirmi Beş Aralık İki Bin On Beş 16 30
Nevin Akbulut 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir