Browsing Category

nevin akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Eskinin Günlüğü

Küçücük ayaklarımla söndürdüğüm sigara izmaritleri, koskoca yangınları önleyecek zannederdim. Her felaketi önler, her iyiliğin altından çıkardım. Kahramanlık oyununu hangi kitaptan arakladım bilmiyorum. Yokuş aşağı indikçe, dünyayla birlikte küçülüp, yok olacağımı sanırdım, yok olmayı nasıl öğrenmiştim? En vahimi de bina tepeleriydi, bizim binanın bir tepesine çıkabilsem, atlaya, hoplaya, zıplaya o binadan diğerine, o apartmandan daha da uzağa ve istediğim her yere gidebilirdim. Semt değiştirmek de neydi ki? Ben şehir, kıta, hatta ülke değiştirebilirdim bu şekilde. Özel güçlerim olduğu saçmalığı nasıl da yer etmiş zavallı zayıf içime. Kendimi o koca evlerin tepesinden hiçbir yerime bir şey olmadan atlayabileceğime inanır, kendimi o kadar cesur ve büyük zannederdim. Hoş düşer, kalkar, ağlar, zıplar, kanardı her yerim ama yine de bir şey olmazdı burkulmanın dışında. Yaş aldıkça küçülüyormuş insan ve çocukluk dedikleri şey belki de en büyük hissettiğin, en cesur olduğun zamanlarmış, büyüdükçe cesareti de kırılıyormuş insanın. Saflık mıydı buna inanmak yoksa bilmişlik miydi bilmiyorum, ama hâlâ aklımda o zamanlar var, öyle berrak, o kadar şeffaf ki, sildiğim her şeyin altından çıkabilecek kadar da derin ve sağlam hatta kaçınılmaz. Bir şeylerin değişeceğine üstelik kendiliğinden hem inanç hem de inanmamak var, yerine göre birini çıkarıp, diğerini karartıyorum, bugün kendime inanıp, yarın inanmıyorum. Diğer gün hiç aklıma gelmiyor. Sonra siliyorum, yeniden yazdığımı zannedip, eskinin kopyasının üzerinden geçiyorum.

Sıkıntıdan, üzüntüden, olur olmaz hatta hiç olmayacak şeylerden sıktığım dişlerim de hiç birbirine denk gelmemişti, sıkamamıştım yani dişlerimi. Ne zaman tam batacağım diye düşünsem kıyıya vurup, duruyordum, bir şey olmuyordu bir türlü. Kendimle konuşup, tartışacak hâlim de yoktu, sonuçta kazanan hiç ben olmuyordum. Merak ve heyecanın hayatım için nasıl da anlamsız olduğunu ve koşar adımlarla uzaklaştıklarını çok önceleri idrak ettim, onların yerini alan kaygı yerli yerindeydi, o olmasa muhakkak daha çok hayal kırıklığım olacaktı. Böylesi iyiydi kaygılı, kasvetli.

Zamanın bir yerinde yelkovanıma küsmüştüm, üstelik akrep peşimdeydi, gece ipini koparıp kaçmıştı, arsız tren sesleri bir kulağımdan giriyor, diğerinden çıkmıyordu, beynimde depolanıyordu diğer tüm seslerle birlikte, her şeyden kaçabilirdim belki ama bu seslerden kurtuluşum yoktu. Oyuk bir mağara gibiydi kalbimin içi, öylesine zamanla doğal olmayan yollardan oyulmuş, herhangi bir şekle de benzeyememişti. Bundan sonra da benzeyeceğe benzemiyordu. Bu acının şarkısı olmayacak, sızının dili de susacaktı.

Büyük öyküler de tamamlayamadı bizi, şimdi yepyeni küçük cümleler var hatta bazen o kadar umursamazlar ki, anlam bulmaya bin şahit ister. Şimdi onların içine sıkıştırılan ömürler, her boyutun daha da küçüğü, elle tutulur olduğu hâlde tutulamayan, uzak, yalın ve farazi. Her şey gibi zamanın da fazlası zarardı, uzanırsa başka bir şeye dolanırdı ucu her şeyin, bunu artık görmüş ve anlamıştık. Şimdi israfsız şekilde kullanıyoruz bize kaldığını zannettiğimiz o küçük zamanları. Bu arada karambole gelmiş değerli zamanlar da vardı tabi, artık diğerlerinden ayırtı edilemeyen. Dengesizlik buna rağmen rutin had safhadaydı. Beynimize sahip çıkmaya kalksak, içimizden bir şeyler dökülüp, duruyordu. Gümbürtüye giden şeyler vardı, mesela kalabalıktaki kalbim. Her şey düzelse, geçse bile içimde herhangi bir şeye arzu duyup, devam edebilme isteğim kalacağını sanmıyordum artık, üstelik bunu çağın bir hastalığı olarak da görmüyorum bir yerden sonra, içime işlemiş, içinden çıkamadığım hatta belki de onunla doğmuş, hep benimleymiş de bir şey olmasını bekliyormuş dışarı çıkmak için geliyordu.

Yazacağı şiirdeki en güzel imgeyi; geceleyin rüyasından kopyalayıp, yazmıştı zihnine. Fakat uyanır uyanmaz siliniyordu hafızasından. Bu kadar çok hatırlarken, bunca kolay silinmesi nasıl olabilirdi? Belli ki bir yerlerde bir kaçak vardı ya da görünmeyen bir şey o imgeleri çalıp, kaçıyordu, bir yerde birikiyordu belki o imgeler, onların da mezarı olabilirdi bu durumda. Ama bu hiç önemli değildi, imgeleri birileri haksız yere çalıyordu, ele geçiriyordu, önemli olan buydu. Kimin ne zaman çaldığı, hiç hatırlanamadığı için de bulunamıyordu. Aşılamayan, planlı, kısır döngü şeklinde bir soygundu bu. Gerçek şiir hiçbir zaman gerektiği gibi yazılamıyordu. Kederinden geçilmiyordu, eğer kederi somut bir şey olsa dünyada onu sığdıracak yer bulamazdı.

İntihar düşüncesindeki alışkanlık; intihar etmekten bile daha fazla çöküntüye uğratır. İntihar ettikten sonra arkasından herkes onun dünyadaki tüm dertlerinin, kederinin ve sıkıntılarının aslında hallolabileceğini söyleyip, bunu boşuna yaptığı izlenimi uyandırmaya çalışırlar. Bunlar hep bomboş lakırdılardır. Çünkü tüm bunları düzeltmek için, o yaşarken hiçbir eyleme dönüştürülemez hatta mümkünse hep kaçılır, katlanılamazdır. Ellerinde olan veya olmayan şeyler de dâhil, kimse bunları görmek istemez. Tüm maddi ve manevi sıkıntılardan daha değersiz olan onun hayatı intihar eyleminden sonra birden bire çok değerli olur, hatta birkaç zaman en değerlisi olur dünyanın. Sonra diğer her şey gibi yine unutulur. Bu yüzyılda zamanın en değerli şeyi gündelik yaşama bağlılıktır bunun için de çok güzel bir cümleleri vardır ki çoğuna göre haklıdırlar “hayat devam ediyordur” ve biz olsak ve olmasak da hep devam edecektir. Başkalarının devam eden hayatı bizlerin çukurunu dolduracaktır.

Kalbini yokladığında yerinde bulamadı, ya da yokladığını zannettiği eli artık ıssız ve hissizdi. Başka yok olmasını istediği şeylerin yerine son anda neyi koyacağını şaşırmıştı, herkes bir daha geri gelmeyecek düzenlerin kölesi oluyorlardı durmadan, oysa o sadece tek bir şeyi bekliyordu, usanmadan, gelmeyeceğini bilerek, sağlıklı ve istekli ölüm şekli gibi, olmayanın yerini seyrediyordu. Kalbi olmadan gözleri bir işe yarar mıydı bunu çözmeye uğraşıyordu. Kendi kendisiyle konuşmak için ikinci bir ağıza gerek duymuyordu, içindeki seslerden ibaret yaşamını düşündü, yalnızca kendisinin inandığı bir dünyayı hayal edip, durdu, iyimser değil de kendine ve yerine göre çekimser ve biraz da kötümser hissettiği zamanı. Kâbuslarına inanmayıp da ne yapacaktı? Hepsi zamanı geldiğinde gerçeğe dönüşüyordu. Kötü his süzgeci gerekiyordu kalbimize, kötü his yaklaştığında hisseden kalbimiz tüm bedenimizi kilitlemeliydi, böylece kötü hisler dokunamadan uzaklaşırdı, bize bir şey yapamazdı. Çok ayrıntıcı ya da çok mu olmaz bir şey diliyordum? Hoş herkes komik olmak yerine sıkıcı olmak ve tekdüze olmayı tercih ederken, bu da soru muydu?

Uçurumdan yuvarlanmaya alışık olanlar, iyi bir şey olduğu zaman bunu zamansız ve gereksiz olarak tanımlarlar hatta rahatsız olurlar, hiçbir şeyin artık yolunda gitmediği hissine kapılırlar. Belki de en önemlisi bu alışkanlıktan kurtulmaktı, eskiden kurtulmak daha doğrusu değişmek bir şekilde iyi ya da kötü değil o ruhsuz alışkanlıktan vazgeçebilecek kadar değişebilmek; değişebilenler şanslıydı, diğerleri zaten yok olmaya mahkûmdu.

Yanağının gerisinde açılan delikten kanındaki demir kokusunu duydu. Koku alabildiği için şanslı olduğunu düşündüğü zamanlardı, belki de beyniyle başka bir organı hatta tüm organları yer değiştirmişti, gözleri hariç. Onlar her şeyi olması gerektiği gibi görüyordu, onlarla beyninin savaşmaya hiç niyeti yoktu, aksini yansıtacak hâli yoktu çünkü ispatlayacak kanıtları da yoktu, bazen kendini uçarken görüyordu mesela, ama uçmuyor aslında kaçıyordu. Sevmekten, sevilmemekten kaçmak zorunda olduğunu biliyordu, en azından bir köpeğe dönüşene kadar. Dünyada artık ancak böyle oluyordu koşulsuz, şartsız ve çıkarsız sevilmek.

 

Yirmi İki Ekim İki Bin Yirmi 11:00

Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Sonra

Gördüğüm kâbuslar beni hiç haksız çıkarmadı, sağ olsunlar hiçbir zaman anlamsız çıkmadı, hiç boş yere rüyalarımı işgal etmediler. Ama bu anlam biraz fazla değil miydi? Yine de sen bilirsin ama ders vermenin başka ve daha acısız bir yolu yok muydu? Dünyanın sonu zannettiğim şeyler de sonu değilmiş, anlıyorum! Körmüşüm, görmüyordum ama hissediyordum, her şeyi anladım, artık biliyorum, o yarım öldüğümü gördüğüm rüya da gerçek oldu, yarımım gitti, geriye kalan boşluğun ölçüsünü vermeyeceğim, şimdilik kâbusları çekebilirsin artık Allah’ım! İnanmak istemediğim bu hisler de fazla geldi. Bir yerden sonra bela okumak ya da lanetlemek de bir şeye yetmiyordu. Şimdi tamamen ve her zaman daha ayık durmalıyım ki yeniden kanmayayım hayal dünyasına. Şimdi daha çok biliyorum kendimi, bir süre midem hiçbir şeyi almayacak, aklım her kitabı süzgeçlerine geçirmeden alıp, gönderecek, dinlediğim şarkıları bile bir süre anlamsız bulduğum şeylerle bağdaştıracağım. Ama sonra sonu olacak her şeyin, büyük, beklenen, özlenen bir son. Daha fazla acıya mahal vermeden. Dışarıdan bakan herkes anlamsız bulacak tüm bunları, neden bulamayacak çünkü nedenleri bile gizlemesini biliyorum, daha doğrusu o nedenleri paylaşacak kadar herhangi birine yakın değilim. Dikkatimi dağıtma çabalarım da hiçbir şeye yaramayacak. Her şeyin üzerinden yine uzun zaman hatta yıllar geçecek ama hiçbir şey yaşanmamış gibi olmayacak. Bazı kitapları anlamak için daha fazla acı çekmek lazımmış, her şeyin bir zamanı yokmuş, zamanı var dediğimiz her şey zaman israfıymış. Üstelik artık suskunluğumun da hiç kimseye bir şey ifade etmeyeceğini biliyorum. Acı çektikçe özgünleşirsin, diğer insanlar genelde bunu sağlar.

Paragraflarımın arasına sıkışmış bir şiirdin, başka bir hikâyeden kaçmış gelmiş, yorgundun, dokunmadım, sevmedim. Hep böyle gidecek zannettim, sevdirene kadar direndin, kaldın, sonrası kimsenin hatırlamak istemeyeceği gibiydi. Uzaktın, uzaklar da sevilirdi bir yerden sonra, bakışlarına türlü anlamlar yükleyip, konuşturuyordum, oysa benim durumum tereddütten öteye gidemezdi. Sonunda tüketip gideceğini biliyordum, yine boşluğun yeri gitmeli kelimelerle dolacaktı, konuşmayı öğrettiğim gözlerine sözlerin en ağırının yerleşeceğini bilmiyordum, kimseye değil aslında, kendi çaylaklığıma içleniyorum, ölen çiçeklerin tekrar canlandığına nasıl da inanabildim, saksıları mezarları olmuştu, bunu anlamıyorum. Geri alınamayacak beddualar diziliyor ayaklarına, tövbeye ihtiyaç olmayacak yeminleri sıralıyorum içime, kaybedecek neyim kaldı diye düşünüyorum, bulamıyorum. Bir dağım, bir yerim, bir hayalim yok belki de, böyle olunca merhem oluyor belki de acıyan yaraya, söylerken her şey daha kolaymış gibi geliyor, ama aradaki farkı ölçemem. Kolay kaybettin, şimdi zoru sırada. İnip, gittiğin o dağ yıkıldı, yok artık, bunun orta bir yolu da yok, zamansızlığı var, insafsızlığı var, içe akıtılan gözyaşlarıyla, hiçbir şeye yaramayan sadece boğazı tıkayan boş kelimelerle dolu düğümler var, kaçmıyoruz, gidiyoruz, şimdi belki daha iyi anlarız birbirimizi. Usanmışlıktan başka bir şey yok yolumda. Bir kere ağlarım geçer ve biter tüm bu belirsizlik. Zaten hep bir şey bittikten sonra yazarım şiiri, değişmeyeceğini biliyorum bazı şeylerin. Uyuyabildiğim için seviniyorum ama bunun sabahı var, uyanabildiğim için de kızgınım, uyurken tamamen yok olma hayaliyle geçiyorum uykuya.

Kendine yalanlardan bir dünya kurmuşsun, yalanlar seni güvenli bir ağ gibi sarmış, öyle inanıyorsun, her şeyin düzenli bir şekilde akıp, gittiğine ve hep böyle akışında gideceğine inanıyorsun. Bir tek inancının yalan olmasını istemiyorsun, yalanların bozulmasın diye çırpınıyorsun çünkü onların bozulması demek, rahatının yok olması demek.

Düşündüğüm her şeyin bazen ters olduğunu, zaten dünyaya da ters geldiğimi, hatta kendimin de bizzat ters birisi olduğumu kabullendim. Belki de bu yüzden diğerleriyle anlaşamamayı anlayışla karşılıyorum. Aksine bu korkunç da gelmiyor, yalnızlık hissi de vermiyor, tüm bunların yerini o farklılık fazlasıyla dolduruyor. Onlara göre beni hiçbir şey kurtaramaz ama bana göre de kurtarılmak istemiyorum. Neyi istersem tersinin olacağını çoktan öğrendim, neyle karşılaşırsam fikrimin değişmeyeceğini de biliyorum.

Utançtan daha çok utandıran bir şey varsa; o da utandığını söylemektir. Bir sürü kalp ağrısından ve gümbürtüsünden uyuyamadım çok gece, rahatsızlıkların hepsinin dayandığı bir hâl, durum, psikoloji var, şimdi burada böyle kâbus ya da rüyadan uyanıp, gerçek dünyaya hoş gelmemiş gibiyim. Kim bilir belki de yeniden giderim. Birilerinin kurgu olarak kurduğu düzeni, biz hayat diye yaşıyoruz. Burada olmaktan memnun değilim ama kimseden bir ayrıcalığım olmadığı ve olmayacağı için mutluyum.

Geçerken uğradığım soğuk duvarlarda geziniyor ellerim, senden önce en cansız zemine dokunmuştum. Sertliği kalmıştı dokunduğum yerlerde, ceza gibiydi. Üzerinde unuttuğum yaşama uğraşımla birlikte, suçüstü yakalanmış imgelerimi bırakıyorum. Ben hariç kimse bilmiyor buz tutmuş toprağı ancak buz gibi ellerle fark ettirmeden kazılabileceğini, soğumak için dünyanın soğumasını beklemeden, yanan kalbimle birlikte soğuk toprağın altına girmek için can attığımı. Canımı da beraberinde paraladığımı, hayatın içinden aldığım ateşimi cız diye öldüreceğimi. Kendimi bir kitabın arasında saklayıp, kurutmak istiyorum.

Kalbimle ciğerimin artık yer değiştirdiğini biliyordum, Bu tıkanıklık başka yerde olamazdı. Normale dönemeyeceğim gibi içimde kalayım istiyordum, bu boğuntudan kurtulmanın tek yolu belki biraz daha küçülmekti. Açıp, okuduğum şiirleri uyuyamadığım gecelerin yerine koymuştum, yastığa ya da birine sarılır gibiydi, sıcaktı, soğuk şeyleri özlüyordum.

İnkârlardan ve inançlardan geriye ne kaldıysa artık, doğaçlama. Yaşadığı acıları, travmaları, hisleri kendi içine bile itiraf edemezken, kalkıp bunu yazıyor, işte geceleri öldüren şey tam da bu. Gün boyu güneş içini ısıtırken, geceleri üşümeyi beklemiyorsun ama tam da bu yüzden hazırlıksız yakalanıyorsun. Kendinin sebep olduğu acılar bir yana bir de diğerlerinin neden olduğu acılardan kendi gururunu ayaklar altına alıp, bu yükü kabullenip, kendini cezalandırıyorsun. Onların sorumluluğundan feragat etmesini izlemek, bunu gördükçe kendine yüklediğin ağır ağrılar, bu yaşatmıyor. Biliyorsun adın gibi; kıyametin bu kadar uzun sürmeyip, bir yerde hem de yakında bir yerde kopacağını, görüyorsun, çoğu zaman kendi hikâyenin katili olurken, kendi kıyametinde en önemli rolü de sen sahipleniyorsun. Her şeyin bitmesini istiyorsun, üstelik sonraları yazmak istediğin şeyleri merak ederek.

Taze yaz yağmuru ve korktuğum bilekler. Sürekli acı çektiğine artık ikna olup da bu duruma alışmaya başladığında, her gelen acının daha büyük olması hâlâ şaşırtıyor bizi. Bakalım; içine sığındığın bu kabuğun tüm bu olanlara daha ne kadar dayanacak? Sonra ne olacak diye düşünmüyorum, belki de artık sonrası bile yok.

Bazı sözler vardır; zamanın seyrini değiştirip, durumları yaratır, tuzağına düşmemek gerek. Ben düştüm, zamanın seyrini boş verip, durumları düşündüm. Zaman yine bu arada değişmedi. Şimdi bize müthiş bir son gerek.

On Beş Ağustos İki Bin Yirmi 11:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Tekerrür

Tekerrürden ibaret olan bir hayatı yazmaya değer miydi bilmiyorum. Her şiirde kalbi başka atan biriydi, mesafesine şiir yazamıyordu bir tek. Aramıza giren mesafelerin, ayrılıkların senaryosunu çoğu zaman biz yazamayız. Neyin yakınlaştırıp, nasıl uzaklaştığımızı bilemeyiz, o şiiri hep başkası tamamlar. İnsan, insanın çözemediğidir. Martılar en çok benim beynimi yemeyi seviyor. Gecenin bilinmezliğinden medet umarken daldığım yerden martı çığlıkları uyandırdı, hayır uyumuyordum, dalmıştım sadece.

Eski travmalarım daha iyiydi. Kim daha güzel yakacak canımı bakalım, kiminki daha fazla iz bırakıp, daha fazla eser verdirtecek bana. Bekliyorum, katilini bekler gibi hazırım çünkü ezberim sağlam, hayal kırıklıklarının yerini ezberledim, nerenin nasıl ve ne kadar acıyacağını hesapladım. Başka türlü kırılamayacaklarını öğrendim artık. Zor geliyor artık bazı şeyler, birine karışmak, kendine kalamama tedirginliği, güven korkusu, eskiden çok rahat yapabildiğin şeyleri artık bin defa düşünerek yapma zorunluluğu, sanıyorsun ki kapatırsan kendini rahat edersin, kimseye yaklaşmazsan zarar görmezsin, ama dışarıda yine de öyle şeyler oluyor ki, yüreğinin sızlamaması mümkün değil. Kör olsan hani hissedersin o derece belirgin bir sızı. Yarım kalacağını bilerek ve buna razı olarak yaşamak istiyorsun sırf biraz daha kırılmamak için. Güvenli değil bu biliyorsun, bu yüzden yaralarını da saklıyorsun, yaraların üzerine bulaşıp, o ıslaklıkla yapışan kirleri, kendinden bile saklıyorsun bazen birçok şeyi. Böyle güvende olacağını biliyorsun, hatırlatmamaya çalışıyorsun kırıldıklarını, travmalarını silmeye çalışıyorsun, silsen hoş hayatında kaç sağlam gün kalır onu da bilemiyorsun.

Binlerce hayal kırıklığı oldu yine de doymadı hayallerim kırılmalara. Kolumun altında pullar vardı ve ben onları harcamaya kıyamıyordum.

Eskiden yürüyünce her şey düzelecekmiş gibi gelirdi, şimdi depar atıp, koşsam bile hiçbir şey düzelecekmiş gibi gelmiyor. Uzun zamandır beklenen finali, yeni bir başlangıç zannediyoruz, yıkım da burada başlıyor. Doğrular yanlışa dönüştüğü gibi, gerçekler de yalana dönüşüyor, tüm sesler birbirini karıştığında birbirini bozup, yitiriyor. Yaşama sevinci hep bir motivasyona bağlandığı için, hep meşgul olabilecek bir şeyler keşfetme umuduyla oradan oraya koşturmak gerekiyor, güya kendimizi yorarak motive edeceğiz. Oysa tam da şimdilerde olduğu gibi durup, iç sesini dinleme, anlama, keşfetme zamanı geçmedi mi çoktan? Sessizliğimin içinden çıkmıyorum, sessizliğimi birilerinin okumasına, anlamasına gerek duymuyorum. O şeyi kaybettiğinde iyi olacağını bildiğin hâlde bazen yine de üzülürsün.

Gecenin altında kaldım, üzerimden kuşlar geçiyordu, beceriksizim, mutlu olamayacak kadar, olsam bile elimde mutluluğu muhafaza edemeyecek kadar. İçindeki şarkıların sesini duymak istemediler, evet şarkıları dinlememeleri ölüme yol açabilirdi ve ister istemez bu sebepler senin katilin olabilirdi. O güzel rüyanın içindeyken, uyanacağını bildiğin için, bir yanın eksik hüzünleniyorsun. Gerisi bitmeyecek kâbuslar, uyusan daha mı az kâbus görürdün…

Yakınlarımla bile yakın olamayacak kadar uzağım. Onlar gibi olmak için bir miktar taklit yeteneğim olmalıydı, ayrı yönlere bakarken çaktırmadan birbirimizi kaybetme telaşına kapılıp, son bir gayretle birbirimizi süzüyoruz ama asla derine inmeyecek, iç içe geçmeyeceğini bilerek. Kimseyi takip ya da taklit edemiyorum bu da benim yeteneksizliğim. Bir zaman sonra onlardan olmadığın anlaşılmasın diye göze batmamak adına kendimi silmeye başlıyorum. Gölgesin ama hangi kısmın silik bilmiyorsun. Bu seni hem korkak, hem cesur yapmaya yetiyor. Gölgeliğini bilmekle yetiniyorsun. Kimseyi kırmayacak derecede samimiyet, alınmayacak kadar mesafe, ciddiye alınmayacak kadar delilik, kimseye değmeden, dokunmadan çılgınlığımı sergileyip bu karışımla geçen zamanı dolduruyorum. Zaman dolduramadığım anlarda kimsenin bilmediği, üstelik öyle içimde de büyütmediğim aşkımı tat alamadığım bir yere gömüyordum. Benim de hırsız gibi girip, çıktığım geçici mekânlar kadar geçici kalplerim de vardı, gündüzleri bir şekilde idare edip, geceleri dert olup, daha çok ağrıtan. Geçiciydim, dünyadaki herkes kadar, bunu dile getirebildiğim için de değersizleşiyordum. Ne olacaktı ki sanki onlar üzüleceğine benim kalbim kırılırdı.

Hayal kırıklığı bile yaşayamıyor insan bir yerden sonra, hep ezber, hep aynı, hep tekerrür, olan olayın ikizi gibi benzeri, hep mükerrer. Yine de bir şeyler devamlı yaşatıyor. Belki de kitaplar için nefes alıyorumdur. Geri her şey nefesimi boğazımda esir ediyordur, birilerinin suratında olması gereken yumrular boğazımda düğüm oluyordur. Kâbusun en şiddetli yerinden kaçmaya çalışırken, kalp gümbürtüsüne yenilip, o sisten çıkamadan hayatla arandaki o incecik bağları koparmak.

Küçücük bir âna sonsuzluğu sığdırabilecek kadar değer bilir, o ânı yalnız kendisinin yaşadığının farkında; gizlice gururlanırdı. Ölüm gibi bir anda biteceğini bildiği hâlde şükreder, bıçağın saplanıp, ortadan ikiye ayıracağı zamanı dinginlikle beklerdi. Nefes aldığı şu süre içinde milyonlarca defa zihninde hem de kendi tasarladığı şekilde kurup, başa saracaktı. Şüphesiz o bunun vazgeçemeyeceği tesellisi ve hayatta var oldukça sonsuzluğuydu. Varsın olsundu, bu ona yeterdi.

Sanki bir fotoğrafın kenarından koparılmış gibi duruyorum. Böyle inanmaz, şaşkın, yabancı bir uzaklıkla. Kötülük bence hakkı yenmiş bir teşekkür ya da unutulmuş bir güzel an, incelikten yoksun, kabaca günleri unutabilirsin ama hatırlanmaya değer anlara bin şükür borçlusundur. Ama yine de genellikle onlarla ne yapacağını bilemezsin, yaşadığın o anlar aslında apayrı bir yerdedir ama sen onları o anlamsız, sıradan günlerin içinde biriktirmeye devam edersin.

Etkilendiğin onca kelime bir zaman sonra çöp yığınına dönüşüyor, sen sonra yeniden onların geri dönüştürülüp, kullanılır hâle gelmesini bekliyorsun. İçgüdüsel olarak uzaklaştığın şeylerin yıllar sonra aslında o anda çok doğru yaptığını anlıyorsun.

Birini öldürmek için illâ sırtına ya da kalbine bıçak saplamak gerekmez, onu anlamamakta bazen öldürmektir, fikirlerini dinlememek de yok saymaktır, dahası farklılığını kabullenmeden yargılamak da öldürmektir. Sevmekten uzak durup, sadece sana hitap etmiyor diye dışlayıp, yabancılaştırmak da bir cinayettir sadece ortada kan yoktur, hoş belki de vardır. Yaşadığımız birçok durumu sanki biz değil de dışarıdan birisi yaşıyormuş gibi, ekrandan seyreder gibi seyredip, hayata devam etmeye çalışıyoruz. Bu da kendini artık tanıyamama ve yabancılaşma, ruhundan uzaklaşma olarak bize geri dönüyor. Biz artık kendimiz olamıyoruz. Biz olmaktan çıkıp, başka birisi gibi davranıyoruz, dolasıyla aslında kendimizi yavaş yavaş yitiriyoruz.

Sessizliğimi sakladığım yerde bulup, çıkarmaya dermanım yok. Uzun zamandır kaldırımlara, sokaklara, taşlara hatta suya bile sessiz gidiyorum. Bir çukurda boğulmadan önce son sesimi unutmuyorum ama ne dediğimi de hatırlamıyorum, keşke lafı biraz daha uzatsaydım. Sesimi bulana kadar belki hatırlamam lazım o son cümlenin üzerinden devam edebilmek için yaşamaya, tekrar yeniden. Şimdi içi su dolu çukurlara ihtiyacım var, karanlığa ihtiyacım var, biraz da pencereye. Ancak böyle yutabilirim vermem gereken cevapları, ancak bu şekilde teselli bulabilirim kimsesiz susuşlarıma. Genelde öldükten sonra hikâyenin peşine düşerler, yaşarken hikâyen değersizdir. Ağlayarak, ortalığı yıkarak geldiğim dünyada birçok şeyi görmüş, anlamış gibi bir sükûnet içindeyim, arızalarımı orta yere dökecek hâlim yok, olay çıkarmadan sessiz, sedasız da gitmek istiyorum. Zırvalarımı ve deliliğimi gösterecek zaman ve mekân da yok.

Yirmi Dört Haziran İki Bin Yirmi 12:30
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut nevinakbulut psikoloji Şiirler yeni şiir

Safi

Şimdi beklemek farz buralarda
Al şu yanındaki zamanlarımı
Atmaya kıyamadığım virgüllerinle birlikte

Çoğumsanamayacak kadar esrarlı bakışlarındaki
Gölgeye vurulmuştum
Azla yetinmek için çoğu görmeme gerek yoktu
Beceriksiz, acemi ve mutsuzdum
Kıvılcımlarını biriktirip
Kendime kocaman yangınlar yaptım
Cehenneminde daha iyi tutuşabilmek için

Lanetli hikâyeme
Bir sessizlik de sen bahşetmiştin
Daha ne isterdim
Yeni doğan her şeyin masumiyetiyle
Bizzat ellerinle kirleteceğin
Bir zaman ayırmıştım sana
Hayatımın ortasında bölük pörçük
Vicdansızlığının dibindeki o onmaz parıltıya çarpılmıştım
Ruhumdaki fazlalığa iyi geliyordu
Yarım sevmelerin

Hem yaşayıp, hem de farkında olma yeteneğimle birlikte
Hayatının alt sokaklarında gezinen ayaklarıma
Çaresizliği ezberletememiştim
Sisifos gibi her seferinde
Yorgunluğumu umutla harmanladım
Beynimin uyuşuk zamanlarından ilham alıp
Beklemeyi öğrettim geçen zamanda
Her defasında ödül gibi gelecekti gözlerin
Ama bakışındaki anlamlarda tereddütler okudum

Bir yanımı dünyanın öbür ucundaki bir masada unuttum
Noksanlığım sana iyi geliyordu
Kötü kokulu bir ruhun, garip pençesinde
Diğer yanımdaki ucum da yabancıydı
Uçurum ve sessiz
Issız ve çıplak
Sanki çok büyüktüm de parçalarımı dağıtıyordum
Böylece daha az olacaktım
Dünyanın senin yanındaki yerinden bahsediyorum
Bütün de olsam hangi boşluğu doldurabilirdim ki
Yüz birinci pencereydi bu beklediğim
Daha da pencere yoktu gidebileceğim
Zaman yoktu, ömür yoktu
Ummadığım anda gelen umduklarıma
Bir hatırlatmaydı inadım

Sevdiğim karakterlerin olduğu sayfalar döküldü
Yine de yandığını gördüm kitapların
Doğdum sanki ecelimi yalancı çıkarır gibi
Yaşadığımı anlamıyordu çünkü
Bunca dağılmışken zaten
Ecelime neyi kanıtlayabilirdim ki
Sükût en doğru kelime oldu lügatimde
Çok şey öğrenince muradıma ereceğim sanırdım
Bunun tesellisiyle uyuya kaldığım gecelerde
Kâbuslar üretti rüyalarım her gece fabrika gibi
Sürekli beni çalıştırdı
Oradan oraya koşturdu
Üstelik kâbuslarım da benden şikâyetçiydi

Safi bir bekleyiş bu
Senin o kargaşanın içine hiç yakışmayan.

Sekiz Mayıs İki Bin Yirmi 14:00
Nevin Akbulut