Bu hikâye de söz yaşları altında kaldı, yıprandı, alıp, ütüleyecektim, düzeltmeye gücüm yetmedi.
Yorgunluğunu kimsenin anlamadığı yerlerde sızıyorsun, bu kadar kelime varken, birbirimizi hiç anlamamak, hangi çağdan miras kalmıştı? Başka zamanlarda başka şeyleri düşünmek, bu densizlik en çok kime özeldi? Sıkılacak bir canın bile kaldı mı bunca şeyden sonra bilmiyorum ama yine de güzel yerler gördüğünde, iyi yerler gördüğünü yaz bir yerlere, anlatamamış da olsan, gösteremesen de. En son ne zaman sevinçten zıpladık ne zaman bir taş fırlattık kimsenin olmadığını kestirdiğimiz uzaklara? Mutluluk bile beklemezken, tam da bunu gönülden kabullenmişken, ne çok şey istiyordu insanlar bizden. Yaşamaktan nasibini almamışların yarımlığı üzerimizde, hiçbir şey olmuyor, oturmuyor, eğreti duruyor bu kelimeler, sözler. Yalandan hallice kaçamaklarla sığındığımız o sözcükler, görünenin ardını merak etmeyenler için ne güzel de bir çıkış yoluydu. Bir ben mi bulamamıştım bu labirentin içinde çıkışımı? Her şey mi birbirine benzerdi, herkeste mi aynı ruh yontuculuğu vardı, sanat, sepet ile yaldızladıkları. Söylenmemiş ve söylenmeyecekler belki olurdu üzerimize, ruhumuzda filizlenir, bir hikâye oradan yeşerirdi. Olmadı, söylenmeyecekler söylenip, tükenmiş, susmaya gelmişti sıra. Geriye acıdan başka hiçbir şey kalmıyorsa, bu hüzün artık ona bile yetmiyorsa hiçbir şey olmamalıydı. Her şeyi kurtaramazdık, kendimizi bizden kurtarsak o da yeterdi, tabi nerede görülmüş, öyle sessizce, sakince biteceği bir şeylerin, elbette seni sana bırakmayacaklardı, dünyada olmanın kuralıydı bu, herkes biraz tüketecek, güzel başlayan her şey kötülüğe evrilecek ve iyiliğin içinden bile bir anda bir canavar çıkıp, ruhunu emmeye başlayacaktı. Hangi saflığın mertebesiydi bu inanış, her şeyin istediğin ya da hissettiğin gibi olacağı yanılgısı…
Kaygılarını dayandırdığın yerlerden üzerine çöken o bunaltıdan, açılamayan yüreğinden, sana kimsenin hiç yardım edememesinden ve edemeyeceğinden, tüm cevapların soruların içinde olduğundan bile şüpheye düştüğün gecelerde, bir soluk niyetine dolaştığın sokakların karanlığından saklanırken, hesaplayamadığın kayboluşların, içine sindiremediğin kırıklıkların oldu. Tüm vazgeçişleri avuçlarına tutuşturdun, küçücük kaldılar, gitmek o kadar da zor değildi, hele kimsesiz kalmak, yalnız doğanlar için. Yarım bırakmak da zor değildi artık bir kitabı, hikâyesinin sonsuzluğuna inandırabildikten sonra kendini. Bu bilişi biliyordun içinden, durmakla kalmak arasındaki o ince histen biliyordun. Onurlu kırılganlıklarını yerleştirdiğin, hiçbir suçlamayı artık sahiplenmeyeceğin zamanlardan geliyordun. Bir varlığın dışındaydık, herkesten biraz daha az, içimizin toplamının çokluğuyla kıyaslanamayacak kadardık. Susacağız bundan böyle, konuşmanın fayda etmeyeceği ve hatta susmanın bile bir işe yaramadığının bilincinde olarak, kelime israfına engel olmak gibi susacağız. Biraz daha unutulmuşluğun içine gideceğiz, kendi isteğimizle, kendi ayaklarımızla. Biliyorum ve diliyorum, arzularından kalan o hevessiz kanamalar, parçalanana ruh yaraları, bir daha iyi olur umuduyla göçüp gideceğiz kendimizden, geçeceğiz, o zaman belki biraz hiç oluruz.
Bilmiş gözle bilmemiş kalp arasındaki uçurumdan geliyordum. Bildiğimin başka bir bilgisi, bilinmezliği de varmış. Bildiğim bilgi bilinmezliğin yerine de geçemiyordu ki bu en büyük sıkıntıydı, bilmediğini bilsen, bunu kabullensen, baştan başlar, yeniden bilgilenebilirdin, doğru ya da yanlış zamanın bir yerinde gösterilirdi nasıl olsa. Ama ben bu hâlle ne yapacağımı hiç bilemeyecektim. Bildiğimi zannettiğim aslında başka bir şeymiş, kim iddia edebilir şu an bunları söylüyor olduğumu ya da ne kanıtlayabilir başka bir yerde olmadığımı, olduğum şeylerin bile yokluğunu… Yokluğun bile artık bir yerden sonra sorgulanamayacağını. Belirsizlikler üçgeninin içinde kıvranırken, anlaşılmazlığın sivri uçları saplanırken kalbime, daha kaç kere daha ölüm gibi ürpereceğimi bilmeden, kesilen nefesimin yerine taze bir nefes alacağımı zannederek nasıl bir toyluk etmiştim, üstelik toyluğu bahane edeceğim zamanları bile çoktan geride bırakmıştım. Yeni nefes yoktu artık, hepsi eskimiş, tüketilmiş, kullanılmış, pus gibi, buğu gibiydi. Bu kaosun içinde kendi nefesime kavuşamayacağımı biliyordum artık, gözlerim bunu bilmekten yaşlanıyordu, ne hüzünlüydü, geyiğin gidişi gibi, kalbim o sızıda kalmış, tökezlemeyi bile geçip, teklemişti. Boğazımda yumru gibi hıçkırık, hiçbir yere gitmiyordu, tıkanmıştım. Yokluğun en kestirme yolu buydu belki, tıkanarak, eksilerek yok olacaktık. Zamanın içinde zamansızlığın ötesinde bir yok oluş. Anlamlardan azade, kelimelerden yoksun, hissedilen tek şey soğuk bir suskunluk, ruhtaki bu çıplaklık. Kendi acına can olmak artık, can atmak her seferinde, kalp atışı gibi değil ama, kimsenin değil de acının canı olmak sadece.
Unutturamayan, her şeyi tek harfle bile hatırlatıp, ortaya saçan bir sızı. Kendi kaybolmam da yetmiyordu artık, benimle bütünleşen tüm boşlukların da kaybolmasını diliyordum, kendi boşluğum yetmiyordu, daha büyük bir çekim, kara delik gerekiyordu. Dünyayla aramdaki mesafeyle de yetinemiyordum, mesafelerden ülkeler, zamanların ötesinde milliyetler kurmak istiyordum, zaten bir gün gidecekken bunca kaybolma çabası, bıkkınlığın bile anlatamayacağı şeylerin bir anlamsızlığa varmasıydı, ben yine bir yere varamamıştım, kaybolmayıp, ne yapacaktım. Bu çağa uyduramadığım için yazgımı, kopya nefeslerden ilham alamıyordum, her şey birbirine benziyor, herkes birbirinde yitiyordu. Tükenmek böyle bir şeydi, herkesten biraz olabilseydim, kolaylaşırdı her şey. Benim gerçeklerim, yalanların ve inkarların içinde eriyip gidiyordu, o zamanda değildim, yetişemezdim artık. Tek bir şeyi kaybetmemek için bir sürü şey kaybedebiliyordu insan, bazen bunu göze alarak bazen de hiç bilmeden, bazı şeyler sadece şeytanların elindeydi ve bu benim elimde değildi. İçimde kıpırdanan kutsallığı, bir iç çekişiyle gömdüm, bir kere ağladım, çok. Ben her şeye zaten sadece bir kere ağlarım ve tamamlarım, bitmese de.
Kaç sene öncenin rüyasına tutunuyorum şimdi, ne çok zaman geçtiği hâlde hiç geçmemiş gibi alıyor bazı rüyalar beni, sanki yanı başımdalar hep, öyle yakın ama yokluk kadar derin ve uzak. Eylül ikiye bölünmüştü sanki gidince, gözlerinle mi vurmuştun bu aşkı ortasından ikiye, bence sözlerinle.… Kayıp bir geyiğin boynuzunda yaşıyorduk, sesimiz ulaşamasa da nefesimizi biliyorduk, kayıp soluğumuzu, buğulanan gözlerimizden. Geyik durdu, geyik kaçtı sonra, tutunamadık. Zaten çok çetrefilli bir yoldu, çok girintili çıkıntılıydı geyiğin hüznü, öğleden sonranın güneşi hâlâ yüzündeydi, gözlerinin rengi baktıkça mı ballanıyordu, yoksa ben gördükçe mi güzelleşiyordu her şey. Bazı soruların soru cümlesi olmadığını tam kabullenmişken, üstelik bir cevaptan vurulup, buralara geleceğimi nasıl bilebilirdim ki? Dünyanın geçici olduğunu bilmiş, fani olduğuma da inanmışken bu sonsuzluk hissi nasıl da bulaşıyordu benliğime… Kavuşsak da boşuna, öleceğimizi bildiğimizden, bizi bu susturmuştu, bilinmeyen bir zamanın içinde, birlikteyken de yalnızlığımızı bilmiştik, bizi sokaklar değil, evler değil, uzaklıklar değil, yalnızlık uzaklaştırmıştı. Bazı gerçeklerin varlığı maniydi aşka ve bu hiç de manidar gelmiyordu bana. İçimden sustuklarımı bilsen, bağırmadığım için beni özel yetenekleri olan bir cadı zannederdin. Maniydik kendimize, varlığımıza yine de uydurduğumuz şiirlerden bir mâni olmuyordu. Geyik gitti, hiçbir yerde yoktum, ben o çerçeveye yansıyamadım, kendimi tutamadım elimden, kimse de bulamadı, yoktum. Şiirler de sustu şimdi ya da bize öyle geldi, suyun altında hiçbir ses duyulamıyordu.
Nevin Akbulut
24.06.2026 15:00




No Comments