Köşesi Olmayan Yazılar

Mütevazi Susmalar
19 Ağustos 2015
İçimdeki Sızıntı
19 Ağustos 2015

Köşesi Olmayan Yazılar



Atmayı çoktan bırakmış, daha çok ölüme müptezel, yalnızca seğirmelerden oluşan bir kalp, o da istem dışı. Nefes almak, hiçbir zaman yaşamanın kanıtı olamadı. 

Her şeyi olağanüstü güzel bulduğum günler, kötü günlerde kaldı. Senin yanında kendimi güzel hissettiğim ahmaklığı, bir daha okunamayacak kitapların dip sayfalarına sakladım. Tozlu biraz yüzüm, biraz da tuzlu. Gözyaşları ne kadar tanıdık, çirkinlik ne kadar güzel. Üstelik olduğu için iyiye giden şeyler de yok artık, olsa da olmasa da kötüye giden şeyler var. Yağmur yağmıyor mesela uzun zamandır. Herkes kendi gözyaşını biriktiriyor, kendi gökyüzünde. Hazin bir hikâye nefes almak, üstelik yıldızların sonu hiçte bizimkilere benzemiyor. Yaranın da yarası oldu, sustuğumdan beri, adını hiç anmayacaktım, dilimdeki ezberin aklına giremedim, silemedim orayı. Gittiğinden beri dünya daha büyük bir yer, birbirini bulamayacaklar listesinde en üst sıralarda görünmüyoruz, orada bile kayıbız, dünya küçük bir yerdi hani?

Zaten seninle konuşulacak her şeyi söyleyip, bitirseydim şimdi böylesine birikmezdi söyleyeceklerim. Sinema salonunda, koltukta yan yana oturduğumuzda söylemek istiyordum kulağına, şimdi söyleyeceklerimi, oysa her yerine ayrı seferlerde söylesem de anlaşılamayacak bir şey bu, ellerim şimdi daha bir kimsesiz, daha bir soğuk sanki. Söyleyebildiğim tek şey, konuşamadığımdı. Nasıl dağınıktı cümleler, nasıl kayan yazı gibi duruyordu aklımın köşesinde, zamanı tutamadığım gibi, seni de tutamadım, kelimelere bile sahip çıkamadım. Hatta kendime bile sahip olamadığım yerde söylüyorum bunları, saçlarım ellerine sahipti, ellerim dudaklarına. O kadar da kimsesiz değildim yani. 

Ellerim bolca tırnak kemirmece, bol çekmeceli, fazla çeşitli duygularım. Seni düşünürken bir anda, kahvaltıyı özlüyorum mesela, iştahlı sabahlarımı özledim, kahvaltıdan çok kokusunu, senden de çok kokunu. Heceliyorum her bir acıyı, biraz daha kalıcı her şey ve zaman artık daha yavaş geçiyor. Büyüdüm mü sahi o günlere göre? Kalbimin büyüdüğü kesindir, hani hep böyle kendi kendime konuşuyormuş gibiyim ya, aslında değil, inan yalnızlık değil bu, insan yalnızca düşünebildiği yerdedir ve hiçbir mutluluk kelimeler kadar uzun ömürlü değildir. Hüzünlü şeylere gülmeye çalıştığım kadar komikleştirebilmeyi de becerebildiğim zamanlardayım. Nasıl gülüyorum şimdi o günlerdeki acemiliğime, kendimi iyi hissetmediğim halde, güzel bulduğuma, nasıl şaşırıyorum şimdi. Yaşanan her şeyin makul bir nedeni vardı. Saçma bulduğum şeylerin şimdi hep bir anlamı olduğundan beri, saçma bile olsa yaşayamadığımı hissediyorum acıklı bir sonla. Şimdi o altını çizemeden geçtiğimiz tüm zamanların anlamının ağırlığı içinde eziliyorum. Dil tarihinde yeri yok belki anlatamadıklarımın, ama yine de anlatmaya çabalıyorum. Anlatamadıkça daha da ağırlaşıyor zaman ve cevabını bulamadıklarımın soruları büyüyor gözümde, soruların da sorunu var. Tüm bunlar içinde çıkılamaz hâl aldığında, hiç kendimi bırakamadığımda, aynı cümlede hem sana hem kendime yer vermek yerine, bizi unutamayışıma… Biraz daha uyuşuyorum, gidebildiğim kadar gittiğim uzaklıklarda, çaresi olmayan sancıyla boğuşmak yerine kaçmak daha akıllıca, telâfisini birkaç biraya bırakıyorum, şişelerin affına sığınarak, oturduğum sandalyeleri bile seviyorum, kenarlarına şiir konası kanatlarıma, bir görünüp bir kayboluyor her şey. Üzerinden geçemediklerimi bulmaya çalışıyorum, utanışım, çekinmem, gözlerin hep mi karanlık kuyu gibi çekerdi beni? Hayatımda hiçbir göz böyle anlamlı olmamıştı gözümde, babamın gözleri bile cennetten çıkmayken. 

Gittikçe yabancılaştığındaki kaygımı içimdeki derin anlamlara yüklüyorum. Herhangi bir şeyin senin yerine geçebilme ihtimallerini yok ettim, bunun senin güzelliğinle bir ilgisi yok, ancak içimdeki duyguların yersizliği olabilir. Nereye koyacağımı bilemediğim ellerim gibi… Çocuk sevincimi çocuklara bıraktım, çocuklar da öldü. Sevinç denilen şey, savaşlardan önce vardı, mühimdi, parlıyordu belki. Şimdi üzeri kirlenmiş ne parlaklığı ne de varlığı bilinen ya da görünen bir şey. 

Boğazımda yanık kokusu, içimde birkaç mektup yandı ve bir hayat. Gökyüzünde çiçekler astılar kendilerini. Kuracak hayaller kalmadığında daha fazla vişne reçeli yiyeceğim, gittikçe daha az meyve suyu içiyorum. Birçok sebzeden nefret ediyorum, nedensiz. Gerçeklerle yüzleşememenin yorgunluğu çöktü içime, uzun zamandır umduğum bir şey yok, umduklarım gelmediğinden beri. Beklemeyi de unuttum. Boynumdaki benlerin beni daha kimsesiz gösterdiğine inanıyorum. Gece kâbusları en iyi umutlarla ya da en karanlık umutsuzluklarla sabaha dökülüyor, gün ortası daha yaşanılmaz bir hâlde, gece çekilir dert değil. Ölesim yoktu, gülüyordum. 

Sonsuz güvenen insanların, belirsiz zamanlı gücenmeleri var üzerimde ve acemice kırılmaları. Gereksiz yere eğildim, olmayacak yerlerim büküldü, içim daha bir büzüldü. Sonrası alışkanlık; vücudun, tenin, yüreğin hep o yanlış noktadan dosdoğru kırılması. Susmaktan başka konuşacağım bir şey yok. 

Bir kere sevdiğimde uçmuştum, uçmayı sevdiğim için, biraz daha sevdim onu. Sonra düştüm. Duygularım başka birinin hissetmesi gereken şeylermiş gibi gelmeye başladı, uçmayı sevmemeye başladım, sevmeyi de… Hoşuma giden şeylerin, gitme kısmı kaldı, hoş kısmı onlara gitti. Bölünmeyi defalarca yaşadık, parçalanmanın sesi kulaklarımda olduğu sürece, içimde bir parça eksik, bu eksiklik yer etmiş bir fazlalık. Neyin fazla, ne kadarının eksik olduğunu hesaplayamayacak kadar karıştım. Üstelik pazarları ayaklarım daha çok dinleniyor, gözlerim ve ellerim daha çok yoruluyor, en sevdiğim günlerde ağlıyorum. Açıklayamıyorum bazı şeyleri, açıkladığım hâlde. Tam yoksunluk meselesi, kazanırken kaybetmek ve aslında kime kırgın olduğunu hiç bilememek. İlla birine kızgın olmak gerekiyormuş, onların kuralları böyle söylüyor, insan nedensiz yere ağlayamazmış bir de… Kimseye kırılamadığımdan beri, kızamıyorum da. Kendim dâhil, kimseyle o derece bir yakınlığım yok.

Beni yaprakların arasına gömün, tüm yapraklara şiir yazacağım. Saçımdaki saçı başka yerlerde görmüştüm. Sizlere uzaktan ya da yakından bakabilmem, gözümdeki değerinizi değiştirmiyor, yalnızca başımı stres duvarlarına vurma nedenim. Uzaktan görebildiklerim; müthiş bir riyakârlık, yakından görebildiklerim de tamamen sahtelik. Bozdurup, harcamak istediğim dostlarım var, neyse ki dünya malına çok kıymet vermiyorum. Daha fazla yaklaşabildiklerimin becerdiği izler ve kırıklar kangrene dönüştü. Neyse ki, değişen ruh hallerim var, hiçbir şeyin üzerinde birkaç saatten fazla durmaya değer görmüyorum, vakit bu mühim bir şey, kolay harcanmamalı. Ama uzun bir süre anlatabileceğim öyküler var, “kuşlar ölmesin” diye başlayan…


Sekiz Ağustos İki Bin On Beş 11 40
Nevin Akbulut

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir