Kayıp Hücreler

Bir Çığlık Karabasanı
30 Eylül 2016
Kelime Düşüşleri
31 Ekim 2016

Kayıp Hücreler

Kafamdaki çiçekler vurulduğundan beri, daha karanlık görüyorum dünyayı, kapkara dünyada beyaz rüyalar göremiyorum. Rüyalarım da karanlık. Kendimi saklayabileceğim aydınlık odalar yok, kendimi inandırabileceğim hayaller de yok. Birileri tüm bu aydınlığın içini karartmış olmalı. Muhakkak öyle. Birileri aydınlığa, ışığa büyük kötülükler yapmış, yoksa bunca karanlık olamazdı etrafımız. Karşı yakaya, başka şehre ya da uzak bir ülkeye gitmeye gerek yok haksızlığı görmek için. Burnumuzun dibine kadar girip, sinsice büyümüş kötülük. Birileri bu dünyadaki tüm nefeslerin üzerine, beton dökmüş gibi ve o beton binaların arasından elimize tutuşturulan fısfıslarla nefes almaya çalışıyoruz. Yediğimiz her daim gaz.

Elbette ki son söz her zaman kıymetli olmuştur ve herkes ömrü hayatında en az bir kere intiharı düşünmüştür. Tabi düşünür düşünmez aklından silenler, silmeye çalışanlar, yok sayanlar ve düşündüklerini kendilerine itiraf edemeyenler olacaktır hiç kuşkusuz. Hatta böyle bir düşünce hiç yokmuş gibi davranabilenler de vardır, umursamazlık yine de bazı şeylerin çaresi değildir. Bunu düşününce birden acaba kendimin ne kadar yaşamaya karar verdiğimi düşünmeden kendimi alamıyorum. Sanırım içimde birden fazla intihar var ve tüm intiharların ortasında, en cılız hâliyle bir çocuk, belki yaşamak istiyor. Ama öyle belirsiz ve öyle silik ki… Yaşasa gri bir buluttan öteye geçemeyecek, yaşasa hikâyesini bir intihar teşebbüsü olarak tamamlayacak. Ölmeye belki de ikinci kez yaklaşmayı istemeyen insanların, o korkuyu göze alamayanların işidir intihar. O bana gelmeden, en doğrusu ve şuan için, (bulunduğu durumda) en iyisi ben ona gideyim. Hem en iyi savunma şekillerinden birisi de bu değil midir? Zaten olacak olan, beklenilen korkuyu, beklemeden ona gitmek ve bence takdire değer bir cesaret göstergesidir.

Herkes bir başkasının denizinde boğulmaya çalışıyor. Çok hücre kaybettim. Hücreler yenilenince sen yenilenemiyorsun. Kendini yeni değil daha çok eskimiş buluyorsun. Yaşadıklarının eskittiği bir şeyden geriye kalan, yeni hücrelerle hayata devam edince de hayat yeniden başlamıyor.

Geçici heveslerin bıraktığı kalıcı yaralardayız. Kanat takıp, uçmaya çalışan karıncalarız çoğu zaman ve kalabalık ama kanatlarımız olduğu hâlde yerlerde sürünmelerimiz… Ne kuş olup gidebiliyoruz ne de toprağımıza kafamızı sokup, rahata erebiliyoruz. Kuş olup, uçmayı aklına koymuş bir hevesle, her şeyi kuş olamamaya bağlıyoruz. Kanatlarımızdan büyük zincirlerimiz var, bizi şu duruma mecbur kılan. Yine de suçu kuş olamamaya atıyoruz.

Beni ben yapan, sensizliğimdi. Kurtulmak isteyen birinin kurtarılamadığının ağıtından sonra
artık kurtulmayı istemeyen birinin vedası, ikisi de pek hazin ve acıklı…

Sen olmayınca hiçbir şey yok gibi, unutuyorum her şeyi, yazı, baharı, sonbahar tanıdık bana, bir de dökülen yapraklar, sapları kırık, kimsesiz yapraklar, sahip olduğu şeyler bile terk etmiş onları, içi boş zamanlar, saatleri yok, mesafesi belirsiz yollar. Yörüngesi belli olmayan bir yolculuk, nereye gidersem hep aynı, hep başka, hep eksik, gökyüzü beni reddettiğinden beri bir inat var içimde, kuşlara dair, zamana dair, yaşama giden yolda koordinatlara dair.

Vakti gelmeden açan çiçekler gibi şımardım önce, sonra da sarktım, dış dünyaya açılan her pencereden, başım beton zemine çarptı her defasında, vaktinden önce öldüm, üstelik birkaç kere, her seferinde de bilmediğim yerlerde. Evin etrafını saran, iyi yürekli sarmaşıklar bile kurtaramadı beni, sadece korktular, içten içe, sessiz bir üzüntüyle. Yoldan gelip geçen arabaların kornasıyla irkildim, ölüydüm aslında, zaman erkenden his kaybı yaşatmıştı bana, ama kornalar korkunçtu ve insanlar rahatsız. Mevsimlerden habersizdim, ne zamandır ulaşamıyordum bahara, belki de daha çok vardı, hem gelse bile artık onu göremeyecektim, gelse bile o benim kuru, kupkuru, etrafa kahverengi bir görünüm veren, ufalmış, toz zerreciklerimle karşılaşabilirdi ancak. Bazen mevsimler boyu uzayamıyordu boyum, yetişemiyordum sonraki mevsim geçişlerine, ben sadece camdan cama geziyordum. Sonsuzluk sınırına yetişemeyecektim, bana kalırsa bu dünyadaki hiç kimse o sırra erişemeyecekti, sınırlıydık sırlarımız kadar, ömür denilen şeyle sınırlıydı yaşantımız. Bunca doğum, bunca büyüme, bunca koşturma ve telaş, bunca kırıklar, bir sürü dökükler, çaba, zamansızlık, yetmezlik, hepsi ölüme hazırlık içinmiş, bir sona gitmek için başlıyoruz hepimiz. Biraz daha koklamak, biraz daha fazla çalışmak hepsi son için. Biraz daha fazla su içmek o sonu ertelemiyor.

Dilek tuttuğum sıradaki parçalarım çalmadı, dileklerim de olmadı, beceriksiz mimiklerimle anlatamadım. Buruşturulup, atıldı zaman içinde önemle sakladığım dizeler, özensizce acıdı dizlerim, o şarkılar hiç dinlenilmemiş gibi oldu, kulakların vicdansızlığından silindi. Geceler hiç insaflı davranmıyor bu şehirde, başka ülkelerde, farklı isimler takılan rüzgâr hep aynı şekilde üşütüyor sırtı ve ürperen omuzları. Omuzlar yalnız değil oysa iki taneler. Aynı satır üzerinde titreyerek sabahlayan notalar gibi ama bazı şarkılar bu notaları hiç hak etmiyor. Bazıları da armağan edilen şarkıları dinlemiyorlar. Bu düzensizlik yüzünden, bu hak etmemişlik yüzünden intihar edebilir kulaklarım, bir daha hiçbir şarkıya vurulmamak için. Beklediğim şarkılar gelmiyor, dinlemek istediğim melodiler kayıp. Bazı duyguları anlatmaya sonelerin de gücü yetmiyor. Hatıra olacak kadar zaman geçmemişti, küflü bir odunluğa sakladım düşlerimi, düşmelerimi görmek istemiyordum, düşlerim kurtulmalıydı bu yangından. Gerçekten anlatamadığım hikâyeler var, sessizce içinden geçtiğim, kimseye hissettirmeden. Hayatın anlamı bir adım ilerimde dururken, ellerim dokunmayı unutmuştu, hissizdi, ondan önce uzun süre hissizleşmek için uğraşmıştım, şimdi tam da yerinde hissetmek istiyordum, anlatabilseydim, birkaç yılımın üzerinde kezzap döküp, yaktığımı, yaralarıma bile tahammül edemediğimi, onların bile yok olması için bu yangını hiç korkmadan çıkardığımı. Ama anlatamıyordum işte, iğrenç şekilde dökülmüştü duvarlar, üzerinden çok zaman geçmemişti ama geçmiş gibiydi. Kendime yeni anlamlar ararken, nefesim yorulmuştu, değerlerim gittikçe düşüyordu, hem dünya üzerinde maddi bir şekilde, hem de iç dünyamdaki yerimde. Yaşanılanları yok etmeye çalıştıkça kendim azalıyordum, anlamım kayboluyordu. Sıfırın altında değerlenirken tüm soğuklar, kışın gelmesi güzel bir şeydi, değerliydi.

Hikâyemin otopsisinin yapılması bile kurtaramayacak beni yuvarlandığım boşluktan. Dünya yusyuvarlak, sen yarımsın. Kurduğun yarım cümlelerle ne kadar tamamlanabilirsin? Bilmiyorsun, bilsen de anlatamıyorsun, anlatabilsen de anlamayacaklar zaten ya da dinlemeyecekler. İki kıvılcımla ölmek istediğim olmuştur, derinlerde gizlenen buz parçacıklarıyla, ölünce üşümemeyi hayal etmiştim, hayalleri istediğim gibi şekillendirebiliyordum o zamanlar, şimdi hayallere bile gerçeğin çirkin, biçimsiz izleri karıştı. Tükenmez kalemlerin bile artık tükendiklerinden haberleri yok, bembeyaz bir sayfaya, beyaz yazılar yazıyorlar, okunulacağını umarak. Hiçbir dile çevrilmiyor yazılanlar, belki ölüler dili, belki yolunu kaybeden hücreler tarafından okunulabilir.

Bu sene yaz uğramadı buralara hiç. Görüntüm gölgeden öteye geçemedi, ayaklarım sahildeki kumları okşayamadı. Bulutlar hiç mavi olmadı, tüm renkler aynı renksizliğe büründü, soluk gri, ama soluk aldırmayan. Güzel rüyalarımı kaybettim sularda, güzel olmayanlar da hayata diklenir gibi diklendiler karşımda, unutamadım. Tüm kötü rüyalar güzel rüyaların terk ettiği boşlukları doldurmak için yaratılmıştı sanki. Başka rüya göremiyorum, sular karanlık. Hücreler kayıp, soğuk sıfırın altında değerleniyor.

Yirmi Bir Ekim İki Bin On Altı 17 40
Nevin Akbulut

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir