Çizgili Roman

Denemeyi Denemek
19 Ağustos 2015
Kafamdaki Çiçekler Bomba Açtı
19 Ağustos 2015

Çizgili Roman

 

Son bir kere daha kırgınlığımı dile getirmenin anlamı yoktu, bu seninle birlikte benim de içimdekilerle yüzleşmem demekti, içime attıkça, içimde küçülür zannettim, öyle de oldu. Bazı şeyleri dillendirmemek en iyisi, içimdeyken unutmak daha kolaydı, ağlamalarım gibi çocuk kaldı, bebek gibi kırılgan bir şey oldum sonra, küçüldüm, büyükler beni ayıpladı, arkadaşlarım kınadı, sonrada yalnız kaldım, yapacak bir şey yoktu, ben de daha fazla çocukluğa vurdum, kelebek ölülerinden başlayarak, her şeye ağladım. Pazar sabahlarını hiç sevemedim ya midem veya başım engel oldu buna. Hafta içinde biriktirdiğim sevinçlerimi hafta sonları barındıramadı, şarkılara sığındım, çoğunlukla hareketliliği yadırgadım, sessizdim, içimden konuşmak gelmiyordu, dünya keşke kocaman pembe bir pamuk şeker olsaydı, puf diye yok olsaydı bir çocuğun ağzında, iyi niyetlerin hiçbir zaman iyiye kullanılamadığı, kocaman kötü bir dünya burası, dilden dile kötülüğünün konuşulması bile temizleyemiyor artık… “Herkes kendi kapısının önünü temizlese” demişti bir büyük, ben küçükken, herkes kalbini temizlese… Her gün içimden bir kuş uçup, gidiyor, adresine ulaşamadan insafsız bir sapan tarafından vuruluyor, içimde buluyorum ölüsünü, her şey bu kadar ölürken, canlı hissedemiyorum kendimi, öyle çocuğum ki…

Hâlâ gerçek olamayacağını bildiğim, ezber masallara inanıyorum, negatifler elimde…

İnsanların yüzlerindeki alayı, öfkeyi ve sahtekârlığı görmemek için, çizgilere dikkat ediyorum uzun zamandır, adımlarımın işi çizgilerle, duygu biriktiren diye bir isim taktılar, umursamadım. Herkesin dumanı sönmüş gibi, ölü şeyler var aramızda. Bundan sonra belki hiç birimiz, diğerimize bir aşk mektubu yazamayacak, ne yeteneği ne de sahteliği izin verecek buna.

Acının bir kimliği olmasa bu kadar kanamazdı, garip seslenişleri vardı bana, bambaşka bir hüzün veriyordu bu, ürpertiyle birlikte. Adını her koyduğumda biraz daha acıyordun, uzaktın, mesafeydin, yalandan başka bir şey değildin, araya iki ucu uçurumda biriken, kirli yollar girdi, bizden önce yürümüşlerdi ve bir aşk yaşamak için illaki insan olmak gerekiyormuş gibi gereksiz diretmeler…

Muhakkak bir isim gerekiyormuş gibi, tek sorun buymuş gibi, sorunlu dünya, oysa yalnızca renklerimle anılan bir kuş olmak isterdim, hem o zaman uçurumlardan da kaçabilirdim. Gökyüzüne merdiven dayama çalışmalarına hiç girişmezdim, kendime bu kadar yalanlar söylemek zorunda kalmazdım. Artık doğru yol diye çıktığımız her seyahat kandırmacalarla dolu, kimse doğruyu söylemek zorunda hissetmiyor kendini, hatta doğrudan rahatsız olunuyor. Buna alışmak en vahimi, rujumu bıraktığım sigara izmaritleri bile daha gerçek sanki ve odamda akşamları oynaşan sarı perdeler, az yaşamak, çok hayattan iyi. Bundan böyle yalnızca yarım gözle bakıyorum her şeye, yarım ağızla susuyorum, muhtemelen ölü taklidi yapıp, canlı bir hikâye yaşıyorum. Çiçekli yatak örtülerini sevmiyorum, yapmacık desenleri de itici buluyorum, soğukkanlılığımı kaybettiğimden beri, her şey ters gidiyor, sıcak, bunaltıcı bir terslik, emek verdiğin, üzerine titrediğin sevgiler bile ölüyor, karıncalara ağlamam mı garip ya da kelebek ömrüne özenmek mi? Benim tek rezilliğim yerli yersiz ağlayıp, kızmak, siz hâlâ ayık mısınız? Masallardakiler bile taze cesetken…

İstediğim zaman inandığım bir masaldın, yalanını aramadığım, doğrusunu da bulamadığım, acıtmazdı üstelik yumuşacık, hayallerin içinde yalın ayak dolaşırdım, tüy gibi hafiftim, belki biraz da uyuşuktum, kediler şarap içermiş…

Erken biten kitabımın, orta yapraklarının arasında kalmış gibiydi bendeki susuşun, eskiden izler arıyordum aynada, henüz hazır değildim, sensiz kelimelerle yola devam etmeye. Tıkalı bir şey benim gördüğüm, bilemediğim, her gün yastıkları dikleştirerek uyumaya çalışmak, daha rahat solumaya yardımcı olamıyor, tıp rutubete çare bulamamışken henüz yumuşacık şeylerin incitmesine neden şaşırıyorsunuz? İncecik, odanın ortasında sessizce oturan ters bir sandalye gibiyim, yokluğuna perdeleri de karıştırdım, uzun, hüzünlü şiirler yazdığımda, rüzgâr da girdi işin içine. Herkesin sürekli birbirinden bahsetmesi, beni kendime yabancılaştırıyor, üstelik onlar yalnızca belirli zamanlarda özlüyorlar birbirlerini, sürekli özleyen birisi özlemenin ne olduğunu anlayamaz artık, susarken anlatmak gibi. Artık daha iyimserim zamana karşı ama tam olarak içimden çıkamayan kelimelere kızgınım.

Yaşamak gamzelerimde gömülü, gülmeyi unutuyorum. İçinden çıkamadığım şeylerin içindeyim.

Ondan sonra bir daha artık kimsenin canını bu kadar acıtacağını düşünemezdin, tekrar canını acıtanlar oluyorsa, o yaralarını unutmuşsun demektir, ama tüm yaralar yeniden kanamak için iyileşiyor.

Seni hatırlayınca, içimde çırpınan şiiri öldürdüm.

Saçlarımın dumandan daha yukarılara çıkacağının hayaliyle yaşıyorum, saçlarım çıkınca Rapunzel gibi beni de yukarıya çekecek, biliyorum ben hayal kurarken zaman çok hızlı geçiyor, siz yaşarken hızlı geçtiğini zannediyorsunuz. Geçmiş nesillerden kalma hayallerimle daha uzun süre yaşayabilirim, bir çocuğun kaleminden çıkmış resim gibi bir hayat yaşamak istiyorum, her şeyin kenarı çizgili, evlerin pencereleri küçük, evim de küçük, hep bana gülümseyen bir güneş, bulutların rengi akşam kırmızısı, tüm zamanların kenarı belirgin.

Senden sonra, dünyanın hızlı döndüğüne değil de, hayatın devam ettiğine inanmaya başladım, bir dakika bir ömür uzunluğunda bazen, zamanını tamamlamış bir açlığım var ölüme karşı, her şeyin bir nedeni var da, bazılarına bir neden bulamıyorum, susmalarım dâhil.

Yine de birinin yüreğinden geçecek olan bir tesadüfe inanıyordum, orada kaybettiğim bir şeyi bulacağımı biliyordum, çoktan çöp olmuş duygularla bulunmazı istiyordum, eski, zayıf bir ezgiydi bu, harcanmıştı, boş zamanlar gibi ya da dolu cepler gibi…

Sen de sevsen kuş olurdum
Bu nasıl eziyet?

Odamda dolaşan kelebek öldü dün gece, benden başka gören yoktu, tırnaklarım biraz daha uzadı, mavi bir ışık yayıldı tüm yollara, yaktığım mektuplardan. Hayat bundan sonra duvarda asılı duran “sus” işaretiyle hemşire resmi. Dün yandı, bugün tutuştu, yarın da eriyor. Tüm zamanları birbirine karıştıran anlamsız bir şey, akşam makyajla yatıp, pantolonla uyumak gibi sıkıcı. Gündüz güneşini istemiyorum, gece de ışıksız uyuyamıyorum, öyle ya insan zihnindeki tezatlara şaşırmadığın kadar olgunsun. Birazda sessiz. Seni kendime yakıştırdığımı okuduğum romanlardan başkası bilmiyor, seni kendime yazdığımı şiirlerden başkası bilmiyor. Kitaplar olmasa biz de yok gibi bir şeyiz. Gelecekten değil de, geçmişten bekleniyoruz, çağrıldığımız sonsuzluk. Geleceğin çizgileri geçmiş kadar belirgin değil.
Üç Haziran İki Bin On Beş 15 30
Nevin Akbulut

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir