Browsing Tag

gitmek

blog

Sıfırın Altında

Bu hikâye de söz yaşları altında kaldı, yıprandı, alıp, ütüleyecektim, düzeltmeye gücüm yetmedi.

Yorgunluğunu kimsenin anlamadığı yerlerde sızıyorsun, bu kadar kelime varken, birbirimizi hiç anlamamak, hangi çağdan miras kalmıştı? Başka zamanlarda başka şeyleri düşünmek, bu densizlik en çok kime özeldi? Sıkılacak bir canın bile kaldı mı bunca şeyden sonra bilmiyorum ama yine de güzel yerler gördüğünde, iyi yerler gördüğünü yaz bir yerlere, anlatamamış da olsan, gösteremesen de. En son ne zaman sevinçten zıpladık ne zaman bir taş fırlattık kimsenin olmadığını kestirdiğimiz uzaklara? Mutluluk bile beklemezken, tam da bunu gönülden kabullenmişken, ne çok şey istiyordu insanlar bizden. Yaşamaktan nasibini almamışların yarımlığı üzerimizde, hiçbir şey olmuyor, oturmuyor, eğreti duruyor bu kelimeler, sözler. Yalandan hallice kaçamaklarla sığındığımız o sözcükler, görünenin ardını merak etmeyenler için ne güzel de bir çıkış yoluydu. Bir ben mi bulamamıştım bu labirentin içinde çıkışımı? Her şey mi birbirine benzerdi, herkeste mi aynı ruh yontuculuğu vardı, sanat, sepet ile yaldızladıkları. Söylenmemiş ve söylenmeyecekler belki olurdu üzerimize, ruhumuzda filizlenir, bir hikâye oradan yeşerirdi. Olmadı, söylenmeyecekler söylenip, tükenmiş, susmaya gelmişti sıra. Geriye acıdan başka hiçbir şey kalmıyorsa, bu hüzün artık ona bile yetmiyorsa hiçbir şey olmamalıydı. Her şeyi kurtaramazdık, kendimizi bizden kurtarsak o da yeterdi, tabi nerede görülmüş, öyle sessizce, sakince biteceği bir şeylerin, elbette seni sana bırakmayacaklardı, dünyada olmanın kuralıydı bu, herkes biraz tüketecek, güzel başlayan her şey kötülüğe evrilecek ve iyiliğin içinden bile bir anda bir canavar çıkıp, ruhunu emmeye başlayacaktı. Hangi saflığın mertebesiydi bu inanış, her şeyin istediğin ya da hissettiğin gibi olacağı yanılgısı…

Kaygılarını dayandırdığın yerlerden üzerine çöken o bunaltıdan, açılamayan yüreğinden, sana kimsenin hiç yardım edememesinden ve edemeyeceğinden, tüm cevapların soruların içinde olduğundan bile şüpheye düştüğün gecelerde, bir soluk niyetine dolaştığın sokakların karanlığından saklanırken, hesaplayamadığın kayboluşların, içine sindiremediğin kırıklıkların oldu. Tüm vazgeçişleri avuçlarına tutuşturdun, küçücük kaldılar, gitmek o kadar da zor değildi, hele kimsesiz kalmak, yalnız doğanlar için. Yarım bırakmak da zor değildi artık bir kitabı, hikâyesinin sonsuzluğuna inandırabildikten sonra kendini. Bu bilişi biliyordun içinden, durmakla kalmak arasındaki o ince histen biliyordun. Onurlu kırılganlıklarını yerleştirdiğin, hiçbir suçlamayı artık sahiplenmeyeceğin zamanlardan geliyordun. Bir varlığın dışındaydık, herkesten biraz daha az, içimizin toplamının çokluğuyla kıyaslanamayacak kadardık. Susacağız bundan böyle, konuşmanın fayda etmeyeceği ve hatta susmanın bile bir işe yaramadığının bilincinde olarak, kelime israfına engel olmak gibi susacağız. Biraz daha unutulmuşluğun içine gideceğiz, kendi isteğimizle, kendi ayaklarımızla. Biliyorum ve diliyorum, arzularından kalan o hevessiz kanamalar, parçalanana ruh yaraları, bir daha iyi olur umuduyla göçüp gideceğiz kendimizden, geçeceğiz, o zaman belki biraz hiç oluruz.

Bilmiş gözle bilmemiş kalp arasındaki uçurumdan geliyordum. Bildiğimin başka bir bilgisi, bilinmezliği de varmış. Bildiğim bilgi bilinmezliğin yerine de geçemiyordu ki bu en büyük sıkıntıydı, bilmediğini bilsen, bunu kabullensen, baştan başlar, yeniden bilgilenebilirdin, doğru ya da yanlış zamanın bir yerinde gösterilirdi nasıl olsa. Ama ben bu hâlle ne yapacağımı hiç bilemeyecektim. Bildiğimi zannettiğim aslında başka bir şeymiş, kim iddia edebilir şu an bunları söylüyor olduğumu ya da ne kanıtlayabilir başka bir yerde olmadığımı, olduğum şeylerin bile yokluğunu… Yokluğun bile artık bir yerden sonra sorgulanamayacağını. Belirsizlikler üçgeninin içinde kıvranırken, anlaşılmazlığın sivri uçları saplanırken kalbime, daha kaç kere daha ölüm gibi ürpereceğimi bilmeden, kesilen nefesimin yerine taze bir nefes alacağımı zannederek nasıl bir toyluk etmiştim, üstelik toyluğu bahane edeceğim zamanları bile çoktan geride bırakmıştım. Yeni nefes yoktu artık, hepsi eskimiş, tüketilmiş, kullanılmış, pus gibi, buğu gibiydi. Bu kaosun içinde kendi nefesime kavuşamayacağımı biliyordum artık, gözlerim bunu bilmekten yaşlanıyordu, ne hüzünlüydü, geyiğin gidişi gibi, kalbim o sızıda kalmış, tökezlemeyi bile geçip, teklemişti. Boğazımda yumru gibi hıçkırık, hiçbir yere gitmiyordu, tıkanmıştım. Yokluğun en kestirme yolu buydu belki, tıkanarak, eksilerek yok olacaktık. Zamanın içinde zamansızlığın ötesinde bir yok oluş. Anlamlardan azade, kelimelerden yoksun, hissedilen tek şey soğuk bir suskunluk, ruhtaki bu çıplaklık. Kendi acına can olmak artık, can atmak her seferinde, kalp atışı gibi değil ama, kimsenin değil de acının canı olmak sadece.

Unutturamayan, her şeyi tek harfle bile hatırlatıp, ortaya saçan bir sızı. Kendi kaybolmam da yetmiyordu artık, benimle bütünleşen tüm boşlukların da kaybolmasını diliyordum, kendi boşluğum yetmiyordu, daha büyük bir çekim, kara delik gerekiyordu. Dünyayla aramdaki mesafeyle de yetinemiyordum, mesafelerden ülkeler, zamanların ötesinde milliyetler kurmak istiyordum, zaten bir gün gidecekken bunca kaybolma çabası, bıkkınlığın bile anlatamayacağı şeylerin bir anlamsızlığa varmasıydı, ben yine bir yere varamamıştım, kaybolmayıp, ne yapacaktım. Bu çağa uyduramadığım için yazgımı, kopya nefeslerden ilham alamıyordum, her şey birbirine benziyor, herkes birbirinde yitiyordu. Tükenmek böyle bir şeydi, herkesten biraz olabilseydim, kolaylaşırdı her şey. Benim gerçeklerim, yalanların ve inkarların içinde eriyip gidiyordu, o zamanda değildim, yetişemezdim artık. Tek bir şeyi kaybetmemek için bir sürü şey kaybedebiliyordu insan, bazen bunu göze alarak bazen de hiç bilmeden, bazı şeyler sadece şeytanların elindeydi ve bu benim elimde değildi. İçimde kıpırdanan kutsallığı, bir iç çekişiyle gömdüm, bir kere ağladım, çok. Ben her şeye zaten sadece bir kere ağlarım ve tamamlarım, bitmese de.

Kaç sene öncenin rüyasına tutunuyorum şimdi, ne çok zaman geçtiği hâlde hiç geçmemiş gibi alıyor bazı rüyalar beni, sanki yanı başımdalar hep, öyle yakın ama yokluk kadar derin ve uzak. Eylül ikiye bölünmüştü sanki gidince, gözlerinle mi vurmuştun bu aşkı ortasından ikiye, bence sözlerinle.… Kayıp bir geyiğin boynuzunda yaşıyorduk, sesimiz ulaşamasa da nefesimizi biliyorduk, kayıp soluğumuzu, buğulanan gözlerimizden. Geyik durdu, geyik kaçtı sonra, tutunamadık. Zaten çok çetrefilli bir yoldu, çok girintili çıkıntılıydı geyiğin hüznü, öğleden sonranın güneşi hâlâ yüzündeydi, gözlerinin rengi baktıkça mı ballanıyordu, yoksa ben gördükçe mi güzelleşiyordu her şey. Bazı soruların soru cümlesi olmadığını tam kabullenmişken, üstelik bir cevaptan vurulup, buralara geleceğimi nasıl bilebilirdim ki? Dünyanın geçici olduğunu bilmiş, fani olduğuma da inanmışken bu sonsuzluk hissi nasıl da bulaşıyordu benliğime… Kavuşsak da boşuna, öleceğimizi bildiğimizden, bizi bu susturmuştu, bilinmeyen bir zamanın içinde, birlikteyken de yalnızlığımızı bilmiştik, bizi sokaklar değil, evler değil, uzaklıklar değil, yalnızlık uzaklaştırmıştı. Bazı gerçeklerin varlığı maniydi aşka ve bu hiç de manidar gelmiyordu bana. İçimden sustuklarımı bilsen, bağırmadığım için beni özel yetenekleri olan bir cadı zannederdin. Maniydik kendimize, varlığımıza yine de uydurduğumuz şiirlerden bir mâni olmuyordu. Geyik gitti, hiçbir yerde yoktum, ben o çerçeveye yansıyamadım, kendimi tutamadım elimden, kimse de bulamadı, yoktum. Şiirler de sustu şimdi ya da bize öyle geldi, suyun altında hiçbir ses duyulamıyordu.

Nevin Akbulut

24.06.2026 15:00

 

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Onunla ya da Onsuz Yollar

Her sevgi beraberinde şüpheleri, her güven beraberinde korkuları getirir. İnişler, çıkışlar oluyordu, olacaktı da elbet, peki ya onlara gücün? Tükenmişken bu kadar, cevabı olmayan sorularla karanlık gecelerde uzaklara dalabilirsin ama öznesi olmayan tümcelerle hiçbir yere varamazsın.

Hayatımı savunurken, yalancı efsaneleri suçluyorum. Başka bir yolunu bulamadım, savuramadım derinlerdeki o inancı. Ulaşmak istediğim şeylere kavuşmanın yolunun; peşimi bırakmayan inatçı yalanlardan geçtiğini ve hiçbir şey yapamayacağımı biliyordum. Kendi masalının içinde sürüklenirken, olmayacak şeylere inanma derdiydi bizi ayakta tutan. Mevsimlerin hep çiçeğe döndüğü, kötülüklerin artık bittiği, kâbusların giremediği rüyalar, yeterince istediğinde ulaşacağın o şeyler olmadığında yine suçluydu masallar. Kendime karşı ilk yalancı şahitliğim, çocukluğumu inciten her şey, altüst etmek bunca şeyi, okuduğum her şeye inanışım, tahammülüm, sabrım, istediğin şeylerin hep tersi oluşu ve beklediklerinin hiç gelmeyeceği, tahminlerinin çıkmayacağı, umduklarının olmayacağı… Neye yararı vardı tüm bu olurların, olmazların? Her şey bu kadar hareket hâlindeyken, durup, beklemek istedim, yorgunluğumdan, her şey yorulduğunda da tek başıma kalkıp, harekete geçecek bir şey umdum. Henüz bulamadım, ben zaten sadece umut etmeyi biliyorum. Olsa ne yaparım bilmiyorum, bildiğim adreslerin bile konumları yok hiçbir yerde, kimsenin bilmediği, isimsiz o yerde, aidiyetten uzak, orası güvenli hissettiğim yer olabilir ancak. Mekândan, zamandan uzak, varoluş için kaçınılmaz geçicilik koşulu, bulunmaktan çok ötelerde, korkunun büyüklüğü kadar, güvenilirliğin peşinden koşmak. Çarpıp, çıktığın kapılar seni beklemediği gibi, beklese bile bir işe yaramaz bazen.

Bizim iletişimimizdeki sorun ileteşememek, birbirini anlamamak adına kurulu. Anlayınca derdi büyüyecek çünkü başka bir şey olacak. Sadece sözel iletilerden ibaret, derinlerdeki keder, umutsuzluk, hüzün bunları taşıyamıyor. Sadece salt bilinen, açıklanabilen, yüzeysel görünürlerde olan darbeleri iletebiliyor. Varışlar, yollar, sallanışlar, sanrılar, sarınışlar yok. Boğulmanın izahatı yok. Gitmenin içindeki özlemi anlatabilecek bir yol da yok belki. Sürmesini bilmediğin bisikletin pedallarıyla, kıra döke, çarparak son sürat cehennemi boylamak. Çok tekrarlayınca anlamını yitireceğinin değişmeyecek garantisi… Eski tereddütlerinden kurtulup, yeni korkularına alışabildin mi? Sükûnetini koruyup, metanetine ulaşabildin mi?

Kırılmaları ne zamandır içimde biriktiriyordum. Sanki yoklarmış, orada değiller ya da olmamışlar gibi yapıyordum. Kırıldığımda saç diplerimden, kirpik uçlarıma kadar kırılıyorum. Şüphenin olması, bulduğumuzu zannettiğimiz şeylerin, aynı hızla kaybolabilecek olması, güvenin bunca yavan ve yapay olması. Anladığımızı zannettiğimiz şeylerin aslında anlaşılamaması, kendimizi kırabilir, karşımızdakini üzebilme ihtimali. Ufacık, saçma bir sebepten her şeyin bir anda yok olabilmesi, garantisiz zamanların tek güvenilirliği bunu bilmek. Yine de buna alışmak, bu şüpheyi içine sindirmek ne güç. Beklentisiz olmak böyle bir şey mi? Hem kırılmamayı, anlaşılmayı beklemek de girer mi bu beklentisizliğin içine? Bence girmez, yolunu böyle bulamaz cümleler, sağa sola çarpar, kaybolurlar, insan böylece ne diyeceğini yitiriyor işte. Dediğimize kendimiz bile inanmamışız, neyin rolünü üstlendik böyle bilmiyorum. Sahtekârlık bu belki de, şimdi bunca olmaz dediğimiz şeyler olunca hangi yalanı çürütmüştük biz ya da hangi doğrunun içindeyiz bilmiyorum. İçim buradan kırılıyor, anlatamadığım için de kırılıyorum, anlatabilsem, anlayacağını bildiğim için de kırılıyor içim.

Bu problemler bende havuz etkisi yaratıyor. Her şeyi en başından başlamak ya da bitirmek, bitirip, yeniden doldurmak… Belki bu sefer doğru bir şekilde eklenir hikâyeler, belki bu sefer doğru şekilde yerleşir her şey yerli yerine, hayatlarımız yanlış zaman ve mekânlarda devam etmez belki. Anılar belki bu defa bir anlam bulur bir yerlerde, bir şeylerin içinde, hatırlarken, unutmuşken. Yakınlaştıkça uzaklaşan o mesafe bizim gerçeğimiz. Dokundukça kaybolan, dile döktükçe anlamsızlaşan. Anladığında bile yanlış yerlerinden anladığın, konuştuğunda susmaya meyilli o kelimeler, yanlış zamanda yanlış yere dökülüp harcanan o teşebbüsler…

Bundan sonra hatırlamasak bile unutmayacağımızı biliyorum. Her şey yeteri kadar yok olsa bile, ederi kadar bir şeyler yine kalacak. Bazı gerçeklerin, her ne kadar hayal gibi bile olsa, tamamen yok olmama gibi bir derdi var. Şimdiye kadar onca ölmeme rağmen, hâlâ bir yanım yaşıyor, tutunuyor, anlıyor, anlam kazanmaya çalışıyor. Bir küçücük yanım bazen kaç katı tükeniyor, üzülmesi gerektiği yerde üzülemiyor bazen. Aynı yerlerde yürüsek bile denk gelmeyecek, fark etmeyeceğiz biliyorum. Hem değiştiğimizden, hem de artık bir anlamı olmadığından. Görmeyeceğiz ama bileceğiz, bizim hikâyemizde tesadüfler yoktu hiç. Zamanın değil de, ölümün mü ayırması daha makbul olurdu bilemedim. Hayatın anlamsızlığına bir manasızlık da biz yükledik. Hayat bizi unuttu, gitti. Kimsenin anlatmadığı masalları, sen anlatınca toyluğumdan inandım. Nereden anlayabilirdim ki, önce masalların çürüdüğünü, sonra o inatçı inancın… Şimdi yeniden gelsek bile buralara, birbirimizin ne öldüğünü, ne güldüğünü bilemeyecek kadar uzağız artık. Tüm hikâyeler yeniden yazılsa, yeniden inanacak ne yürek var, ne de o cesaret. Tesellimiz belki de birlikte değil de ayrı yerlerde soluyor, farklı zamanlarda yandığımız, yalvardığımız gecelerde bizi bizden başkasının duymayışı. Söz dinlemez bu bilincimle nereye kadar unutacağım bilmiyorum, akıl almaz bir sancı içimde, yere göğe sığdıramıyorum, çok üzüldüğüm zamanlarda bile artık sadece uyuşuyorum, kendimi donduruyorum, kalbimi, ama belleğime bunca yitimle zincir vuramıyorum. Zaten ne zincirleri, ne de şu zamanı anlayamadım. Belki sen anlarsın bu hayatı bıraktığım bir yerden, ucundan, sonundan ama bir yerinden. Nedensizliğimi bulursun belki. Zamanın içindeki en hain akrepti bizi ayıran ve o bir türlü ulaşılamadığımız, koptuğumuz, savrulduğumuz o kıyıcı yollar.

İçindeki deliliklere anlam aramaya çalışmaktan yorulmuştu, en kötüsü de bu kadar sıkıldığını anlatamamak ve ispatlayamamaktı. Ne zaman başladığını bu bıkkınlığın artık hatırlayamayacak kadar eskilerde kalmıştı. Zaman birbirinin içine girmiş, her şey aynı bir tekdüzelikle ve yeterince hızla devam ediyordu. Rüyaları kitaplara, kitapları kendi zamanına karışmıştı, bu karmaşayı çözemediği içinde yaşadığının kaç katı yoruluyordu. Bu yorgunlukların da artık bir anlamı olmuyordu, tıpkı bıkkınlığın, zamansızlığın ve yokluğun olmadığı gibi. Anlamsızlık derin ve kalın bir sis gibi her yeri sarmıştı. Artık kurtulamayacağına ikna olmuş, belki de yok olmanın yollarını arayacak ve bulacaktı. Sanırım son umudu da bu yöndeydi.

Uçmakla düşmeyi, beklemekle susmayı karıştırdık biz. Karıştırınca kimin neyi istediği, aslında ne olduğu birbirine girdi ya da yer değiştirdi, orasını artık bilmiyorum. Ne olacağı ya da ne olmayacağı belirsizleşti böylece. Bu hikâyede kimse kimseyi anlamadı, diğer herkesin birbirini anlamadığı gibi. Bazen düşman olmak için anlamamak bile yetiyordu. Her dramdan iyi bir şey çıkacak diye bir şey yoktu, bazen hiçbir şey çıkmazdı, öyle de oldu. Ne hatıra, ne yaşanmışlık, ne hayaller. İçi boş bir şeyin patlaması gibi tuzla buz olup, yeniden birleşemeyecek kadar, parlayarak, parçalara ayrıldı. Düşünmeye artık vakit olmadığı için, düşünecek de bir şey aransa da bulunamadı. Geceleri benim görmediğim sair zamanlarda yine ev üzerime dökülecekti, yıkılmasa da… Yine gürültülü yağmurlara yağacak, herkes içindeki sessizliğe gömülecek, kulaklarını dış dünyaya kapatıp, iç kabuğundan medet umacaktı. Böylece belki biraz yenilenip, yeniden düşünme gücünü bulabildiğimizde, çıkıp içimizden, kaygılanmanın ve kederlenmenin bir yolunu bulup, ıstırabımıza bir kat daha ekleyebilecektik. Bazen günler, aylar geçse de hiçbir şey devam etmiyordu, bunu bilmek acıyla karışık bir şey, ifadesiz ve imgesiz.

06.06.2024 15:00
Nevin Akbulut