Bazen yazdıklarım bana da sürpriz oluyor.
Saklasam kendimi her şeyden, senden, belki kendimden. Çok istediğin bir şeyi yaparken sakatlanacak gibi bir his, hep yarım, hep başka, hep o an. İçten, kimsenin göremediği o kırıklar yüzünden, görünen bir yerim kırılsın istedim belki de biraz. Görmediğine inanamıyor insan, çok derinde olduğu için kanadığıma da inanmıyor kimse, belki de yüzüm içim kadar ağlayamadığı için. Herkesin sıradan, ezbere, kolaylıkla yaptığı şeyler, bana gelince olamıyor, içimin başına bir şey geliyor, tüm ışıklar sönmüş gibi, kör gibi kalbim, hiç kimsenin fark edemediği bir hayvanın başına gelenler gibi sanki içime bir şey oluyor. Kimsenin yardım edemeyeceği şeyler, tutup, çıkaramayacağın türden, üstelik çağıracak kimsem yok, elimi uzattığımda tutacak hiçbir el yok.
Her el biraz yalnızdır, her rüya kendini görür, tüm her sabah gibi. Herkesin, her sabah uyandığı, rüyalardan sonrası gibi. Hayatın saçma sapan bir yerinde yoruldum. Asıl yorulmam gereken durumlarda bir güç geldi, beklenmeyen, katlandım, dağılmadım, tuttum, tutundum içime, ama sonra hiç olmayacak bir anda yerle bir oldu içimde her şey. Saçmalıklar yordu, anlamsızlıklar kırdı, yoruldukça saçmaladım, saçmaladıkça yoruldum.
Ben değil, içimdeki delik ya da delilik çekiyordu seni. Önce kirpiklerimi kaybettim, sonra da içimdeki deliliği yitirdim. Deli olunacak şeyleri artık bulamıyordum. Aslı olmayan bir ihbar gibi çökmüştün içime, kalbim bu dağınıklıktan tüm sinyalleri yanlış yorumladığı bir andaydı. Terk edildiğim tüm odalarda kendimi unuttum. Unutulmuşsam iyi olmuştu bana, aydınlık pencereler bile bazen bir tercüme olmuyordu zihnime, içinde karanlık bırakılmış bir yer varsa, tüm ışıklar bile yetmez bazen o sanrıyı çözmeye. Zihnimdeki deliğin tedavisi yok, hatırı yok, hatırlaması yok, üzerinden sihirbaz gibi atladığım zamanlar var, içinde kendimin kaybolduğu, az daha baş dönmesi, biraz daha unutmak, biraz daha sallantı dünyadaki yerim üzerinden, sonrası geri dönüşü olmayan bir an. Asırlar öncesinin gürültüleri çınlıyor kulaklarımda, bazen bir vazo patlıyor, bazen bir düşme sesi, bazen bir hıçkırık. Gecenin uyutmadığı sesler, sezgili ve korkak bir hayvan gibi sinmiş, içimde patlayacak sesleri bekliyorum, şifası olmayacak sesleri. Her an hücuma hazırlanan bir savaş içimde, neyi dövmek istiyorum, neyin, kimle savaşı bilmeden, karanlıkta bulunamayan yağmacı, boşluktan mı çıkıp gelecekti karşıma, bunu bilemeyecek olmayı bilmenin rehaveti. İçimde çatıştığım her şeyi gömdüğüm yeri unuttum, unuttukça kayboluyor insan, ben böyle kayboldum, hayat nerede başladı, nerede bitmedi, niye bitmedi anlamadan. Her şey iç içeyken bu kadar, bu labirent dışa açılan kapısız bir blok. Dönüp, dolaşıp aynı yere gelmeyi hiç istemediğim anlarda tam da başladığım yerde yeniden olan biten, olmayacak, olacak şeylere başlamak, bir yerde muhakkak bir eksiklik vardı, bizim göremediğimiz, yoksa bunca yanlışın bir açıklaması olamazdı hayatta.
Yalnızlık kendi içinde durduğun hâlde bitmeyen bir sürgündü. Aylaklık, avarelikti. Pencere önünde gecenin bir yarısı kalkıp, hayal kurma çabasıydı inanmadığın hâlde. Yalnızlık herkeste yok olmak, ama en çok da kendi içinde kaybolmaktı. Varlığını inkâr edemediğin, yokluğunu kanıtlayamadığın bir şeydi. Kalbinin maziyi kendi dilinde pişirip yeniden taşırmasıydı. Sen buna yorgun gözlerle ancak tekrar bu diyebilirdin. Hep uçmaya yeni çabalayan bir serçenin gözlerindeki nemdi, ama o uçacağını biliyordu, sen emindin uçamayacağından. Birinin sende kaybolmasından çok, senin kendinde kaybolmandı. İkimiz de kayıptık inkâr edemeyecek kadar.
Bir yosun dibinde buluşur elbet sularımız, buhar olup karışırsak denize ne ala. Uzak güneş, yakın dağlar özlediğimiz, dalgalarıyla kıyılarımızda var olma beceriksizliği, özlem bilmezliği, bir yetim suskunluğu aramızdaki. Bir çöl, bir rüzgâr dileğimiz, bir susuş, bir vaha arzumuz. Bu kir, pasın içinde, beni böyle yalnız, rutubet dolu şehirlerde, beni böyle amansız, kendi sürgünün de benim omuzlarımda, orada güneş açmış, burada sabahlar oluyormuş bana ne. Beklediğin gemi çoktan battı, içinde kendimi de kaybettim, kaybolmak daha zordu batmaktan çünkü ben kaybolmayı özledim. Acizliğimdeki boş vermişliğin, artık bir daha gelmeyeceğinin bilinciydi dalgalardaki köpükleri boylu boyuna yitiren, boynunu uyuttuğum, boynumu avuttuğum. Beni korkutan boy kadar dalgalar değil, beni korkutan her yanı kaplayan köpükler de değil, oraya buraya hesapsızca çarpan sanrılar da değil. Beni ürküten bunca insanın içindeki acı, kendime bulamadığım o avunç. Bu boş veriş, bu başkalık niye var, hiçbir yere varılamıyorsa giderek bile, bunca köprü niye var? Bunca tren hep başkalarını mı götürür? Bizi susturan şey erdemlerimizdi, içindeki sabırdı burada tutan şey. Belki de yanlış bir zamanda kaldı en doğru hikâyelerimiz. Şimdi biz buradaki zamanda yanlış anıları biriktiriyoruz. Yanlış seviyor, yanlış anlıyor, yanlış biliyoruz.
Sessiz sedasız kimsenin izlemeyeceği bir film gibi geçtim, kendi hayatımın sahnesinden. Oynamadım, geçtim, dünyanın çukuruydu beyaz perde, kirlenmişti. Yüzümü bulamadım, kamçılayan arzuların gerisinde, hücrelerimi kanatan hüzünlere karıştım. Kendi hayatında kendi sözünün geçmediği herkes için biraz yağacak onca şeyin arasında gözyaşlarına boğuldum. İçimdeki kudret felaketlere dönüştü bu yağmurda, göz nurumla sunduğum aşkım, kaza süsüne dönüştü, sen ruhunun kenarına atıp, kenar süsü yapmadan önce. Eğretiydim tüm zamanlarda, kendi perdesinden kendini çıkarabilse, ne kalırsa geriye, o kadar olanımla olmaya çalıştığım hayat sahnesinde, bir anlık şimşek çakımı etkisiydi karşılaşmak ruhumda. İhanet kokan cinayetlerin ardında, her ölü şeyden biraz kalanlarla birlikte içime işlediğim, gövdeme resmettiğim, resmi olmayan kayıtlara göre pek de sağlıklı olmayan içimle, hiçliğime yağacak tüm yağmurları beklerken, susamışlığımı bir kenara bırakıp, sularda boğulmuşum. Elbette çocuk olduğumu bilmiyordu henüz hiçbir doğa olayı, heyelanlarda kayıyor, gözlerinde yerin dibine giriyordum. Deprem gibi bir şeydi, yine de hayatta kalıyorduk, hayat denilirse buna. Şarampolümdün, uçurumun başında kendime yeni uçurumlar bulurken, gözlerime batan kum taneleri, görüş alanım ne kadar kaybolabilirse, o kadar yitirdim kendimi yaşadıklarımızda. Yaşayamadıklarımı bir kasisin gerisinde noktaladım, ağır bir merasimle. Hep sabote edilen, yenik bir kalple nereye varabilir ki insan, yenilesen bile tüm zamanlarını… en kötü ameliyat gözlerinden düşmekti, sıvı olduğumu henüz kabullenmemiştim, bakışlarımı sabitleyebilseydim keşke, bu neticeyle, böyle güzel yalnızlıkla, bir tutam acıyla tüm zamanların en kıdemli uzaklığına doğru yola çıkmıştım. Olmayışların bile yok edemediği bir şey vardı sanki aramızda.
Yetmekle bitmesi gereken yeri bilmiyorum ben galiba. İkisinin arasındaki o çizginin durduğu yeri bulamıyorum, hesaplayamıyorum ya da yanlış hesapların kaleminde tükeniyorum. Gitme sızısı ile çıktığın yolda, varma ümitsizliği ile bulma endişesi arasındaki o yol. Tüm bunlardan ayrı, hiçbirini düşünmeden, evden çıkıp bir sabaha karşı, kimsenin bilmediği o yere, içimde kalan sonsuz özlemlerimle birlikte, belki kalmaya, belki olmaya, biraz da ölmeye bekli. Benim fırtınam senin yağmurlarına denk gelmedi, belki bu yüzden, ne dindi, duruldu, ne de bildi, bilindi, sadece kendi kendine söndü. Bir bitiş hiç böyle sonsuzca tükenmemişti. Bir şeyin bitmesi için tükenmesine de gerek yoktu, durup dururken bile yok olan şeyleri biliyorum ben. Sanki bugün yok olup gitsek, her şey yeniden doğabilecekmiş gibi, dünyamı taşıyamam ama içime bir şey olan yerinden uzaklaştırabilirim, en azından şimdilik. Bir yerlerden yine geçerim, sahaftan alınmış elimde eski bir kitap ile bilmediğim sokaklardan, unuttuğum yollardan, en fazla buralardan, tanıdık hiçbir şeye artık rastlayamayacak olmanın o çekingen rahatlığı ile.
26 Aralık 2025 (Yılın son yazısı)
Nevin Akbulut




No Comments