Zamanın neresinde kaybolduğumu bulamıyorum artık.
Gölgene verebileceğin bir sır yoktur bazen, yeni bir söz bir başka cümlenin içinde yitiriyorsa kendini ve yaşlı bir el ölüyorsa bir avuçta, çocuk yüreği sevinciyle, sancıları örtebileceğimiz şefkati kaybolduysa anın ve zamanın artık hiçbir şeyin ilacı olmadığı lamba gibi yandıysa zihnimizde. Sırları saklamak yerine ezip, geçmeli artık, yolunu bulduğunu zannediyorsun çünkü hâlâ amansız bir umutla kaybolduğunda, boşluğuna gelen her şeyi, boşlukta bırakmayı doğru buldun, hiçbir şey bırakamaz insan gölgesine bu karanlıkta. Dağlar çok uzaklarda, dağlar gibi dalsam uzaklara, sisli bulutların ardına saklanıp, arada kaybolsam. Kendi doruğuma, kendim çıksam, kendi soluğumla ve solgunluğumla, tüm yabanıl otlardan sıyrılıp, kendi köşemi bulsam ve çekilsem, dünyadan uzağa, kendimden de uzağa düşsem, her şeyden uzağa. Efsanevi masallardaki kadar uzaklara, tüm eşkıya tuzaklarına rağmen, bulsam yolumu değil ama köşemi. Kendi köşemi süslesem hâlsiz, durgun ve ağaçsızlığımla, kuru dallarımla kuş yuvaları yapsam hazır, gelip konsalar. Yuvalansalar…
Müstehzi bir ifadeyle tam içimdeki o zayıf noktaya denk getirdiğin çarpışlaraa anlam veremedim. Yaralarımı gülümseyerek gösterdiğim için, savrulmam zannettim, daha neler savuramamışken. Senden rüzgâr olmaz, bir fırtınaya kapılamayız diye bildim, aldırmışlığım yoktu, algınlığım da donmuştu şaşkınlığımın üzerinde. Anlamaların menzil gibiydi, varılması en gerekli yerlerin başında geliyordu. Şimdi oturan kan gözlerime, geceden sabaha, yerle bir etti içimdeki evi. İçinde kendimi de savurdu, savrulmam zannediyordum, ev bana varır, ben eve gitmem zannediyordum. Önce parladı, sonra karardı içimdeki her şey. Zamanını yitirdi, olduğu zamana geri döndü o masaldan. Evini bulamadı yine yerinde, aradığı hâlde, demek ki yokken de depremler olmaya devam ediyordu buralarda hâlâ. Ağzımda ağıtla karışık bir isyan şarkısı, dudaklarımdaki sefil duman, içimdeki dinmez melodi, boşluğu dağıtan başka boşluklar zihnimde. Hangisinin diğerinden daha iyi olacağını tahmin edemeyeceğim o boşluklar, birbirini tamamlayamayacak kopuk zincirler. Zamanın neresinde olduğumu unuttuğum, çağımı yadırgamalarım, yaşamamak için anlamlandıramadığım bir sürü neden. Tutuştuğum o parlaklığın ürpertisi omuzlarımda, sisiyle, buğusu ve pusuyla. Kendi yangınına sadece kendi yanan o pervane. Delileri tanıyamayacak kadar delirmiş bir yalnızlık.
Rüyalarımdan biraz sen kalmıştın, eski bir şiirden çıkıp, geldiğim zamanlardan kalma. Kendi içime fısıltıyla seslendim, yüzümü yıkayana kadar da anlayamadım rüya olduğunu, kaç yıl geriye gittiğimi bile unuttum. Teselli bulmakta zorlandığım şu günlerde bir ferahlığın vücut bulamayan hâli gibiydi rüya. Uzaklardaydık, ruhumun üzerine koloni kurmuştu sanki böcekler, kaç nesil boyunca, öyle bir ağırlık. Rengi olsa ruhların benimkisi kesin mor olurdu, mengene gibi sıkışmaktan, geçemediğim günlerin içinde. Sıkılmak bir tercihti belki ama başka çarem yoktu, sıkıldıkça sıkıştım, içim içimi yedi, yine sığamadım, kustum sonra, önce rüyamı, sonra da ruhumu, gerekeni yaptım yine her zaman olduğu gibi çünkü hep olması gerekeni yapardım nasıl olsa. Geri dönmektense, zaten durduğu yerde azalan ruhumu, feda etmeye hazırdım. Eksilen zaten varlığıyla bile eksiliyordu, kim tamamlanabilmişti ki şu yeryüzünde, herkesin birçok yarası, yarımlığı, sıkıldığı şeyleri vardı.
Benim mi olmasındı?
Kendimi senden aldım, içimi evcilleştiremedim, seni de evleştiremedim. Ölüm gibi bu ıssızlık, her gün yaşadığımız hâlde alışamadığımız, sanrılarımız, zannettiklerimizle de kendimizi yatıştıramadıklarımız… Hiçbir şeyin hiçbir şeye çare olmayacağının artık bilinirliğiyle. Nasıl bıraktıysam kendimi öyle de aldım, sonsuzluğundan, ıssızlığıma sağır olmandan. Alışamadığım ölümlerden, kabullenemediğim yokluklardan, alışamadığım tüm kâbuslardan geçmeye çalışırken ama geçemezken, sen olsan bile değişmeyecek her şeyden, her gün olmasına rağmen uysallaşmayan ölümümden kopardım kendimi, biraz parçalayarak, biraz kırarak ve biraz da içimi hırpalayarak, kalan tüm solgunluğumla birlikte nereye vardığımı bilmeden götürdüm kendimi. Götürdüğümü düşündüğüm bu yerde yalanlar vardı, yaşamak için hep yeni yalanlar gerekiyordu bu zamanda, yalan her şeye bir tahammül vesilesiydi, ölürken bile insan ardında bir dünya yalan bırakıyordu, başka şekilde yaşayamadığının yalanı, belki de yeterince iyi yalan bulamadığım için yaşayamıyordum. Bulsam inanır mıydım, hiç sanmıyorum. Kendi yalanıma kendimi inandırabilecek kadar kaybolmamıştım henüz.
Hangi gezegende hayat vardı bana bilmiyordum, tabancaların bakış açısı benden uzak, çıkışların hiçbirinde yokum, nasıl bulacağım başka bir hayatı. Buğulu bahçelerde, körebe hâlimizle saklambaçlar oynuyoruz, seslerden yoksun. Nasıl bulacağız ki ebeyi… Odalar boş, zaman aynasız, dünya hayatsız, fincanlar dudaklarımsız. Masumiyetin ayak izleri silindi, parmak izleri rehin kaldı bencillikte, uzandılar, çocuklara bile, masumiyeti bile hadsizce, vicdansızca katletmeyi başardılar, dünyanın gözlerinin önünde, seyirciyken bu kadar hayatsız oldu işte dünya. Yaşam belirtilerim hiçbir yaşamak kanıtı değil artık, görünürlüğün uyuşturuculuğunda kaybolduk, bizi görmek istemediklerimiz yok ediyor. Anlamların azlığı, yokluğuma sirayet eder belki, doğrusu da budur. Diyecek ne çok sözüm var sanıyordum, bitmeyecek zannediyordum kelimeleri, onlar bile insanın kalbini tekletir, dururmuş bir yerde, hiçbir zaman bir daha avazım çıktığı kadar bağıramayacağım sanki, tükenirmiş, çığlıklar bile, bıkmaktan bile bıkarmış insan, yorgunluğun başka bir çeşidi bu, belki henüz anlam yükleyemediğimiz için bu yorgunluğa, isimsiz. Başından aşağı kaynar sular dökülür de, nasıl yanmaz insan. Soru işaretlerinin bile tükenip, içimizde yer edeceği zamanlar gelirmiş meğer. Ünlemleri içimizde yaşayıp, dilimizi susturabilirmişiz meğer, kelimeler böyle terk edermiş bizi. Başka bir gezegende, henüz bu kadar kötülerin olmadığı dünyaya giderlermiş, orada yeniden var olup, çoğalmaya ant içmişler gizlice. Gövdemi yaprak gibi titreten bu hasrete daha fazla seyirci kalamazdım, içime hasretimdi benimki, içimin artık burada olmaması gerektiğinin bilinci. Uyuşturamadı hiçbir görüntü, hiçbir kelime bu zihni, geçici heveslerin bıkkınlığını yakıştıramadım kalbime.
Kendini yanlış anlamayla geliyor ilk pişmanlık, sonrasında tanıdığın, bildiğin her şeyden bir miktar pişmanlık kalıyor içinde, öyle ki artık o pişmanlığın canlı bir his olarak damarlarında dolaştığına eminsin, her yeni bir şeyin de aynı kuvvetle muhtemel yeni bir pişmanlık ekleneceğini biliyorsun. Yanılsamalarla pişiyor insan, pişmanlıklarla olgunlaşıyor. Ufacık temenniler haricinde hiçbir şey dilememeyi bile biliyorsun artık. Acı içine hapsolduğunda, bir çıkış yolu bulamadığında, kıvranır, tıkanıp, kalırsın hiç hareket edemeden. Kıpırdarsan hiç geçmeyecekmiş hissi kamaşır teninde. Zamanla geçeceğine inanırsın, aslında için büyür, acı daha katlanılabilir olur. İçimiz büyümese, bunca, keder, ölüm, sızı, haksızlık, adaletsizlik nereye sığardı ki? Kedere mecalin vardı ne zamandır ama ağlamaya gücün kalmamıştı. Yeni bir şey söylemeye de yüreğin yetmiyordu. Yeteneğin her şeye güzelce susmakla anlam buluyordu, pekişiyor, sanki her şey yerli yerindeymiş gibi oluyordu. Çok güzel saklıyordun, kızgınlığını, üzüntünü, haksızlığını ve devamındakileri…
Şimdi tüm bunlar birilerinin beceriksizce bir kurgusu gibi geliyor, zihnine kuruluyordu.
13.04.2026 15:00
Nevin Akbulut










