Browsing Tag

psikoloji

blog

Sıfırın Altında

Bu hikâye de söz yaşları altında kaldı, yıprandı, alıp, ütüleyecektim, düzeltmeye gücüm yetmedi.

Yorgunluğunu kimsenin anlamadığı yerlerde sızıyorsun, bu kadar kelime varken, birbirimizi hiç anlamamak, hangi çağdan miras kalmıştı? Başka zamanlarda başka şeyleri düşünmek, bu densizlik en çok kime özeldi? Sıkılacak bir canın bile kaldı mı bunca şeyden sonra bilmiyorum ama yine de güzel yerler gördüğünde, iyi yerler gördüğünü yaz bir yerlere, anlatamamış da olsan, gösteremesen de. En son ne zaman sevinçten zıpladık ne zaman bir taş fırlattık kimsenin olmadığını kestirdiğimiz uzaklara? Mutluluk bile beklemezken, tam da bunu gönülden kabullenmişken, ne çok şey istiyordu insanlar bizden. Yaşamaktan nasibini almamışların yarımlığı üzerimizde, hiçbir şey olmuyor, oturmuyor, eğreti duruyor bu kelimeler, sözler. Yalandan hallice kaçamaklarla sığındığımız o sözcükler, görünenin ardını merak etmeyenler için ne güzel de bir çıkış yoluydu. Bir ben mi bulamamıştım bu labirentin içinde çıkışımı? Her şey mi birbirine benzerdi, herkeste mi aynı ruh yontuculuğu vardı, sanat, sepet ile yaldızladıkları. Söylenmemiş ve söylenmeyecekler belki olurdu üzerimize, ruhumuzda filizlenir, bir hikâye oradan yeşerirdi. Olmadı, söylenmeyecekler söylenip, tükenmiş, susmaya gelmişti sıra. Geriye acıdan başka hiçbir şey kalmıyorsa, bu hüzün artık ona bile yetmiyorsa hiçbir şey olmamalıydı. Her şeyi kurtaramazdık, kendimizi bizden kurtarsak o da yeterdi, tabi nerede görülmüş, öyle sessizce, sakince biteceği bir şeylerin, elbette seni sana bırakmayacaklardı, dünyada olmanın kuralıydı bu, herkes biraz tüketecek, güzel başlayan her şey kötülüğe evrilecek ve iyiliğin içinden bile bir anda bir canavar çıkıp, ruhunu emmeye başlayacaktı. Hangi saflığın mertebesiydi bu inanış, her şeyin istediğin ya da hissettiğin gibi olacağı yanılgısı…

Kaygılarını dayandırdığın yerlerden üzerine çöken o bunaltıdan, açılamayan yüreğinden, sana kimsenin hiç yardım edememesinden ve edemeyeceğinden, tüm cevapların soruların içinde olduğundan bile şüpheye düştüğün gecelerde, bir soluk niyetine dolaştığın sokakların karanlığından saklanırken, hesaplayamadığın kayboluşların, içine sindiremediğin kırıklıkların oldu. Tüm vazgeçişleri avuçlarına tutuşturdun, küçücük kaldılar, gitmek o kadar da zor değildi, hele kimsesiz kalmak, yalnız doğanlar için. Yarım bırakmak da zor değildi artık bir kitabı, hikâyesinin sonsuzluğuna inandırabildikten sonra kendini. Bu bilişi biliyordun içinden, durmakla kalmak arasındaki o ince histen biliyordun. Onurlu kırılganlıklarını yerleştirdiğin, hiçbir suçlamayı artık sahiplenmeyeceğin zamanlardan geliyordun. Bir varlığın dışındaydık, herkesten biraz daha az, içimizin toplamının çokluğuyla kıyaslanamayacak kadardık. Susacağız bundan böyle, konuşmanın fayda etmeyeceği ve hatta susmanın bile bir işe yaramadığının bilincinde olarak, kelime israfına engel olmak gibi susacağız. Biraz daha unutulmuşluğun içine gideceğiz, kendi isteğimizle, kendi ayaklarımızla. Biliyorum ve diliyorum, arzularından kalan o hevessiz kanamalar, parçalanana ruh yaraları, bir daha iyi olur umuduyla göçüp gideceğiz kendimizden, geçeceğiz, o zaman belki biraz hiç oluruz.

Bilmiş gözle bilmemiş kalp arasındaki uçurumdan geliyordum. Bildiğimin başka bir bilgisi, bilinmezliği de varmış. Bildiğim bilgi bilinmezliğin yerine de geçemiyordu ki bu en büyük sıkıntıydı, bilmediğini bilsen, bunu kabullensen, baştan başlar, yeniden bilgilenebilirdin, doğru ya da yanlış zamanın bir yerinde gösterilirdi nasıl olsa. Ama ben bu hâlle ne yapacağımı hiç bilemeyecektim. Bildiğimi zannettiğim aslında başka bir şeymiş, kim iddia edebilir şu an bunları söylüyor olduğumu ya da ne kanıtlayabilir başka bir yerde olmadığımı, olduğum şeylerin bile yokluğunu… Yokluğun bile artık bir yerden sonra sorgulanamayacağını. Belirsizlikler üçgeninin içinde kıvranırken, anlaşılmazlığın sivri uçları saplanırken kalbime, daha kaç kere daha ölüm gibi ürpereceğimi bilmeden, kesilen nefesimin yerine taze bir nefes alacağımı zannederek nasıl bir toyluk etmiştim, üstelik toyluğu bahane edeceğim zamanları bile çoktan geride bırakmıştım. Yeni nefes yoktu artık, hepsi eskimiş, tüketilmiş, kullanılmış, pus gibi, buğu gibiydi. Bu kaosun içinde kendi nefesime kavuşamayacağımı biliyordum artık, gözlerim bunu bilmekten yaşlanıyordu, ne hüzünlüydü, geyiğin gidişi gibi, kalbim o sızıda kalmış, tökezlemeyi bile geçip, teklemişti. Boğazımda yumru gibi hıçkırık, hiçbir yere gitmiyordu, tıkanmıştım. Yokluğun en kestirme yolu buydu belki, tıkanarak, eksilerek yok olacaktık. Zamanın içinde zamansızlığın ötesinde bir yok oluş. Anlamlardan azade, kelimelerden yoksun, hissedilen tek şey soğuk bir suskunluk, ruhtaki bu çıplaklık. Kendi acına can olmak artık, can atmak her seferinde, kalp atışı gibi değil ama, kimsenin değil de acının canı olmak sadece.

Unutturamayan, her şeyi tek harfle bile hatırlatıp, ortaya saçan bir sızı. Kendi kaybolmam da yetmiyordu artık, benimle bütünleşen tüm boşlukların da kaybolmasını diliyordum, kendi boşluğum yetmiyordu, daha büyük bir çekim, kara delik gerekiyordu. Dünyayla aramdaki mesafeyle de yetinemiyordum, mesafelerden ülkeler, zamanların ötesinde milliyetler kurmak istiyordum, zaten bir gün gidecekken bunca kaybolma çabası, bıkkınlığın bile anlatamayacağı şeylerin bir anlamsızlığa varmasıydı, ben yine bir yere varamamıştım, kaybolmayıp, ne yapacaktım. Bu çağa uyduramadığım için yazgımı, kopya nefeslerden ilham alamıyordum, her şey birbirine benziyor, herkes birbirinde yitiyordu. Tükenmek böyle bir şeydi, herkesten biraz olabilseydim, kolaylaşırdı her şey. Benim gerçeklerim, yalanların ve inkarların içinde eriyip gidiyordu, o zamanda değildim, yetişemezdim artık. Tek bir şeyi kaybetmemek için bir sürü şey kaybedebiliyordu insan, bazen bunu göze alarak bazen de hiç bilmeden, bazı şeyler sadece şeytanların elindeydi ve bu benim elimde değildi. İçimde kıpırdanan kutsallığı, bir iç çekişiyle gömdüm, bir kere ağladım, çok. Ben her şeye zaten sadece bir kere ağlarım ve tamamlarım, bitmese de.

Kaç sene öncenin rüyasına tutunuyorum şimdi, ne çok zaman geçtiği hâlde hiç geçmemiş gibi alıyor bazı rüyalar beni, sanki yanı başımdalar hep, öyle yakın ama yokluk kadar derin ve uzak. Eylül ikiye bölünmüştü sanki gidince, gözlerinle mi vurmuştun bu aşkı ortasından ikiye, bence sözlerinle.… Kayıp bir geyiğin boynuzunda yaşıyorduk, sesimiz ulaşamasa da nefesimizi biliyorduk, kayıp soluğumuzu, buğulanan gözlerimizden. Geyik durdu, geyik kaçtı sonra, tutunamadık. Zaten çok çetrefilli bir yoldu, çok girintili çıkıntılıydı geyiğin hüznü, öğleden sonranın güneşi hâlâ yüzündeydi, gözlerinin rengi baktıkça mı ballanıyordu, yoksa ben gördükçe mi güzelleşiyordu her şey. Bazı soruların soru cümlesi olmadığını tam kabullenmişken, üstelik bir cevaptan vurulup, buralara geleceğimi nasıl bilebilirdim ki? Dünyanın geçici olduğunu bilmiş, fani olduğuma da inanmışken bu sonsuzluk hissi nasıl da bulaşıyordu benliğime… Kavuşsak da boşuna, öleceğimizi bildiğimizden, bizi bu susturmuştu, bilinmeyen bir zamanın içinde, birlikteyken de yalnızlığımızı bilmiştik, bizi sokaklar değil, evler değil, uzaklıklar değil, yalnızlık uzaklaştırmıştı. Bazı gerçeklerin varlığı maniydi aşka ve bu hiç de manidar gelmiyordu bana. İçimden sustuklarımı bilsen, bağırmadığım için beni özel yetenekleri olan bir cadı zannederdin. Maniydik kendimize, varlığımıza yine de uydurduğumuz şiirlerden bir mâni olmuyordu. Geyik gitti, hiçbir yerde yoktum, ben o çerçeveye yansıyamadım, kendimi tutamadım elimden, kimse de bulamadı, yoktum. Şiirler de sustu şimdi ya da bize öyle geldi, suyun altında hiçbir ses duyulamıyordu.

Nevin Akbulut

24.06.2026 15:00

 

blog

Virgüllerle Ve…

Yazdığı kadar parçalandığından, artık bir bütünlük sağlayamıyor, tutarlık beklemiyordu hiçbir şeyden.

Neden bulamadık ki bunca zaman içimizdeki o şeyi, dönüp, dolaşıp, durduk. Zaman geçti, vakti doldu, bir sise takıldık, bir ayrılığa. Gittiğimiz her yol başka bir sise çıktı, karanlık olsaydı yolunu aydınlatacak kalbin vardı, ama şimdi bu siste kalbinin yerini bile bulamazdı insan. Neden bulamadığımı biliyordum artık, dünya ölmüştü, içindekiler kokmuştu. Ellerimin yokladığı hiçbir şey canlanmıyordu üstelik, yeşiller bile yeşil değildi artık, sıcaklar sıcak değildi. İçime dolan hiçbir şeyin içimle ilgisi yoktu, derinler yoktu. İçimden karanlık türküler söylüyordum, kapkara cümleler dökülüyordu gittiğim her yere, kim bilir için ne hâlde şimdi…

Hangi âna tosladın, hangi zamanda katlandın acılara, hangi yolda kayboldun, unutamadığım kaç hikâyeyi hatırlamıyorsun artık. Kim bilir zihnini bulandıran hangi arzular, yırtıp zihnini, kendini dışarı attı, atardı çünkü muhakkak, içinde biraz daha fazla kalamadığımdan biliyorum. Hangi zamanda durdun, benim gibi kalabildin mi bir noktada, yoksa virgüllerden ve hep aynı olan ve aynı devam edecek şeylerle gittin yoluna, arızasız, sakin ve hiçbir nedene ve hatta hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan. Pişman olduğum o duvarın önünde sana söylediklerimi, bir daha hiç ama hiç bu durumlara gelmeyeceğime dair kendime verdiğim sözleri, sokağın adını içimden değiştirdiğimi ve hiçbir belediyenin haberinin olmadığı, bunları sana bile anlatamadığımı, anlatmayacağımı, okusan bile hiç hatırlamayacağın bir yerden yazıyorum tüm bunları. Bulmayı kaybedişimin üzerinden nice zaman geçtikten sonra fark ettim, aslında aramayı bilemeyişimi, tıpkı beklemeyi de bilemeyişim gibi. Kalmak beklemek değildi, duruyordum güzelce, sorun yoktu bana göre. Kalmasını da biliyordum ama beklemeyi içimin hiçbir yerine sığdıramıyordum. Hangi güzel masalın, hangi dildeki işkencesiydi bekletmek, bilemeyecektim. Kalıyordu anlamlar içimde, inkâr etmiyordum, bazı anlamlar orada, o zamanda çakılı kalması gibi, bir daha hiçbir zamanın içine yüklenemeyecek kadar uzaklarda durması gibi. Her şeyini yitirdikten sonra yeniden sabah oluyordu, her şeye inatla, yeniden her şeyin başlayacağını ve bazı anlarda maalesef başlayacağını yüzümüze çarpar gibi, musluktan akan suya, gördüğün korkunç rüyaları anlatmak gibi. Aşk da yitirilen bir şeydi, uydurulan, bilinmezlik, seni belki de ben uydurdum, yine sadece kendi içimden.

Derinine indiğini zannettiğin, içinin seyahatinde de bir yere varamadın. Yolların nemli ve küflüydü. İçinin çatlayan duvarlarından gözyaşı sızıyordu. Bulunmak için, kendini biraz daha kaybetmen gerekiyordu ama sen bulunmak istemiyordun, o yüzden de kaybolamıyordun. İyileşmek için, biraz daha hastalanman gerekiyordu, kâbuslarındaki gibi. Ama bu kâbuslar artık senin ya da benim ve hatta hiç kimsenin değildi. Acı çekmekten korktuğun için, tatsız, tuzsuz ve duygusuz bir hayatı seçiyordun, kendi ellerinle bir tek kaktüsü seviyordun acılardan, tanıyordun onu izlerinden. Hayatında, yakınında hiçbir şeyin değişmesini istemiyordun, tatsız zamanların tekdüze devam etsin istiyordun. Korku insanı zevksiz yaşamaya da alıştırıyor. Kıyıya bıraktığın hislerinden kumdan kale yaptın ve yıkılmasından da korktun. Güzel sulara artık bırakamıyorsun kendini, berraklıktan bile korkuyorsun çünkü kendini göreceksin o şeffaflığın içinde. Kendinden de korkuyorsun, çıldırmaktan da. Belki de çıldırsan daha güzel olacaktı; tadında, tuzunda. İçinden hiçliğine uçup, giderken, arada olan her şeyi unuttun. Unutunca masumlaştın. Sana göre her şey yerli yerindeydi ve olması gerektiği gibi… Bana göreyse sen hariç, her şey eksikti. Aşkının tanığı, tüm şiirlerimin sanığıydım.

Kendini anlatabilmek, belki biraz da bulabilmek için durup kalmıştın bende, yine de buna ben tökezlemek diyorum. Anlatman bitince de hiç ardına bakmadan sessizliğime kapandığım bir anda her şeyin de sessizliğe bürünmesi… Ne kadar inkâra kalksan da ta içimden biliyordum öylece geçip, gideceğini, olan her şeye inatla ve tezahüratla ve yarışırcasına yok olacağını bendeki her şeyinin… Önüne geçilmez, çaresiz bir his gibi kıvrandırdığından biliyordum, gönüllü tüm körlüğünle, dinleyeceklerinin de bittiğine tam emin olduğun o anda, oluşan boşluğu daha da büyüterek, bu boşluğu dünyaya bile sığdıramayarak, çok Tanrılı dinler tarihi kadar uzaklara götüreceğini, her şeyken bir anda hiç olacağını, gideceğim tüm yollara senden habersiz gideceğimi, giderken içimde büyüttüklerimin seninle uzaktan bile hiç ilgisinin olmayacağını, adımdaki harfin sağlamasını yapar gibi, aynı harfle başlayıp aynı harfle bitmesi gibi biliyordum. Aynı harften iki tane olmasına rağmen, adımdaki yalnızlıktan, adımlarının tezliğinden, biliyordum, bilsem de susuyordum. Üşümelerim boşuna değildi, soğumalarım gibi, bir ayrılık şarkısı daha yazılabilirdi, en derbederinden, en döküntüsüne kadar. Kulaklarının duyamayacağı, duysa da anlayamayacağı bir dilde dillere gelirdi o şarkı, tıpkı senin inanışına göre, gözlere geleceğim gibi. Gözlere gelmedim belki ama sözlere geldim, kelimeler aldı beni, götürdü bilinmezliğe, bu belirsizliği başka nasıl anlatabilirdim ki kelimelerle gitmesem?… Gerçeklere yakın hayaller kuramıyorum ben, hayal yetersizliğinden bu sıtmalar, hemen her akşam. Kışla, karla ilgisi olmayan içimdeki o derin dondurucu gibi derin bir soğukluk. Hissimi tam veremedim, anlayamadım, anlatamadım. Anlatamadıklarımdan pişmanlığım, anlattıklarımın boyunu geçmezdi. Ölü hatıralar arasına en taze keder olarak geçtin anılar mezarlığıma. Nur içinde değil ama kelimelerimden uzağa bir yere yatabilirsin, üzerini en derin sevgi değil ama yine de saygılarımla örterim. Hem kurda kuşa da yem olmazsın bu kederin içinde, kimsenin eski bedenini, ölü hevesini hele bu yenilir yutulur olmayan bu sarhoşluğu, boşluğu hazmetmeye cesaretinin olduğunu zannetmiyorum.

Artık kelimelerin yetmeyeceğini bildiğin o yerde, neyi, ne kadar anlatabilirsin ki? İçinde hiçbir şeyin izahatını yapamamışken, üstelik hesap, kitaptan da bunca alacaklıyken. Sonu olmayan bir hikâyenin başı olduğuna ne kadar inanabilirdik, bunu anlatmak en keder verici olanıydı. Uygun kelimeleri bile tam olarak bulduğunda, henüz kimse tarafından daha önce kullanılmamış kelimeler bile olsalar, anlatabilir miydik? Karşımızdakinin anladığı o dar alan kadarsak, nasıl bitecekti bu anlatmak? Kim kime tam olarak anlatabilmiş ki derdini hem… insan kendi ayağıyla gider bazen lanetine, bile isteye. Giderken düştüğümüz o yer, ne daha fazla ileri gitmene izin verir ne de geri dönmene, seni bir vakum gibi içine çekip hapseder. Ölmek için belki erken, yaşamak için kesinlikle geç kalınmış bir zaman dilimi, uzunca bir boşluk. Kendi varlığının bile anlamını bulamadığın, bağırsan duyulmayan, rüya kadar uzaktan seslendiğin o an. Hayatın kendi içinde hesapları, planları, oyunları vardı ve ben mühendis olsam bile bunların içinden çıkamayacağımı biliyordum, en azından bu konuda haklı çıktım. Cehennemin sadece ateş olduğuna inanmak cahillikmiş, bazı anlar ateş olmamasına rağmen cehennemden betermiş, hiç geçmeyen o saniyeler, güçlükle daldığın o rüyalardan medet ummaların ve karşılığında gömüldüğün sana saatler gelen ama dakikayı bile geçmeyen o kâbus dolu saniyeler, cehennem işte o saniyelerde gizliymiş, keşke her şey o kadar basit olsaydı, bir şeye inanıp, kalsaydık orada. Öldükten sonra değil, yaşadıkça çürüyordu insan, bizi asıl çürüten yaşadıklarımızdı. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, bazen o anda kalırsın ya öyle kaldım ben, geride. Dünlerden gelemedim bugüne, bu zamana kadar gelip, söyleyecek iki güzel cümlesi olmayanların yanına gidip, kaldım, geri dönülemeyecek, ilerisi olmayan bir boşluğu hayat bildim de kaldım. Küskün çocukların, kırık kalplerinin durduğu an gibi kaldım. Her şey, hiç gibi oldu sonra.

12.05.2026 15:00
Nevin Akbulut

blog

Sıygı

Birlikte bir ömür düşlediğimiz şiirin, en önemli dizesi silindi.
Artık yoksun
Yeniden yazılamayacaksın
Şimdi şiirler konuşuyor
Biz susalım.

Beklerken kapkara bir sıvı gibi inen gecenin içinden korkularımla birlikte artık bir şey olması gerek gibi beklediğim sabahı, sabahın içinde seni, nasıl olsa sensiz gecelemiştim yine, gelmesen de olurdu gibi parlıyordu sabah önümde. Gözlerimi kapayınca ağırlaşan yapışkan gibi o ağdalı zaman ile, dakikaların saatin üzerine yapışıp kalmış gibi, hiç ama hiç geçmeye niyeti yokmuş gibi, saniyelerin bile sesinin çıkmadığı tüm o zamanla birlikte bekledim. Zihnime hücum edip, geceleyin düşünmeye uygun olmayan şeylerle birlikte, dinlemeye yüreğim yetmediğinden, sıkılmış gibi yapıp, atladığım şarkılarla birlikte bekledim. Halbuki tüm bunların içinde seni benden başka bekleyen bir şey yoktu, ben onları da yanıma katıp, yalnız değilmişim gibi yapıyordum. Bilmiyorum kelimesinin tüm ağırlığı ile, bilmiyorum kelimesinin aslında bildiğin ama diline dökmeye cesaret edemediğin için tam tersini söylediğim şeyler ile bekledim. Bilmediğimi anladım, bildiğimi unuttum. Hata yapmaktan korkarken, düştüğüm tüm hatalarla birlikte bekliyordum, güzel kelimelerin artık ulaşamayacağımız yerlere gittiğini anlıyordum, yine de seviyordum, o kelimeler yasak olsa da orada olduklarını, bir gün mutlaka kullanabileceğimi, ama bu arada kullanmak için hiçbir nedenin de kalmayacağını, içten içe, belki de sevdiklerim nefret ettiklerim olacaktı, belki bu nefrete kelimelerden başlayacaktım, hepsine bir bahane bulacaktım gizlice, onlar bile bilmeyeceklerdi. Anlamlarına başka manalar verecektim, zaten artık hiçbir şey olduğu anlamlara ait değillerdi, zaman böyleydi, her şeyin içi ivedilikle boşalmıştı, belki bu manasızlık bize, bu yoksunluğa ilham olabilirdi. Tüm sabırsızlığımla, sönmekten korktuğum o ateşle, acıyla ve can havli gülümsemesi ile bekliyordum. Bu kadar bekleyince elbette ki manası değişecekti beklemenin, daha derin, daha uzak, daha ruhanî, daha başka bir şey olacaktı, hatta bu beklemedeki anlam beni de aşacaktı, aşacaktı ama sana yine ulaşmayacaktı. İnsan anladığı kadar değil, hissedebildiği kadardı, hissizlikler sırasında ilk ona girerdin sende benim içimde.

Mecalim beni terk etmişti, aşkın da hâli kalmamıştı. Yan yana gelsek bile yan yana olmayacaktık artık. Bu mecalsizlik beni öldürür, seni de uzaklaştırırdı, o yasağın içine, yasak kelimelerden biriymişsin gibi, önümüzdeki bir yüz yıl ismini anmaz, hatırlamaktan kaçar, hatta bunun için aklımın içine beton bile dökerdim. Hiç tanımadığım, hatta tanıyamayacağım biri kadar uzaklarda olurdun zihnimden, nedensizce gülümserdim sonra, nasıl da unuttum seni diye. Zihin unutsa, beden unutur muydu? Ya da iç, neyi ne kadar boş verebilirdi?…

Bu kadar yağmur nereye sığar, nerede birikir, nasıl yağar, kendini nasıl bırakır yeryüzüne diye düşünürdüm bazı günler gökyüzüne bakarken. Görebildiğimiz kadar zannettiğimiz için her şeyi, aklın daha ilerilere gidemeyeceğini ayırt edebildikçe, ileriye de aklımızın ermeyeceğiyle ilgili bir his sadece, gereği böyle olduğu için ve yağmurlar da dâhil aslında bu dünyaya ait olmadığımız için, bunu fark edince tuhaf bir rahatlama geliyordu, saf, bembeyaz bir yalnızlık, gözleri kamaştırandan değil ama. Çiğliği sevmiyorum, çiğ ışıkları, çiğ kelimeleri. Pürüzsüz bir yalnızlık, hani dibi olsa, dibine kadar, dopdolu bir yalnızlık. Görkemli, kimseyi içine alamayacak kadar uzak bir yalnızlık. Artık dökülmeye uygun olmadığım yerlerde bırakmışım gibi renklerimi çünkü kendine ait olmayanı mahveder dünya, beni de sen. Bu kadar romantizme ne gerek var, pişmanım, değmeyeceğini hissedemediğim için, tedirginliklerimin tüm sorunluğunu buna bağladığım için, hiçbir şeyin aslında burada başlamadığı hâlde, kendi ellerimle bile isteye buraya bağladığım için, her tökezlemenin sonunda adını ağzıma almayıp, kalbimde hınçla geçirip, buruşturup, attığım için. Pişmanlığımdan pişmansın, en çok da bu dokunuyor içime. Kendimi kapıp koy veremediğim için, ruhumu bir parça olsun dinlendiremediğim, dinlemediğim ve huzur vermediğim için. İçimden geldiği hâlde sokaklarda haykıramadığım için, ne çok yittiğimin farkına bile varmadığım için en fazla.

Şimdi lüzumsuz bir yerden kalkıp, anlamsız bir zamanın içinde, tüm geç kalmış içtenliğinle, affıma sığınıyorsun, yapma, sığındıracak yerim kalmadı benim, zamanında tüm yanılgılara cömertçe yataklık ettiğimden. Olsaydı kendimi sığdırırdım oraya, bir daha hiç çıkmazdım. Şimdi ben de bunun için senden af diliyorum, en azından o kadarcık yerin vardır senin. Kalmıştır, gelmiştir belki beni azıcık da olsa anlayacağın zamanlar. Ama hevessizim, anla ama dinleme. Anla ama anladığını belli etme artık, bu hikâye başlamadığı gibi bittiği için, bittiği yerden yeniden hortlamasın. Bu yoksunluk hacmimi aştı çünkü. Herkes olması gerektiği kadar vardı aslında, endişelenmeye yer yok, göz ardı ettiğin her şeyin bir gün karşına çıkacağı aşikâr. Başkalaştım, günden güne, en çok senin olmadığın zamanlarda değiştim, daha doğrusu içim değişti, yabancılaştı, ben bile bazen tanıyamadım onu. Ötekileştirmedim ama ne kadar öteye itersem o kadar iyi olur diye düşündüm. Söz geçiremediğim de oldu tabi, aynı şarkıyı birlikte dinlesek bile farklı şeyler hissedeceğimizi kabullenmem zaman aldı. Bu zaman içinde kendimi ne kadar koparabilirsem senden, o kadar kendime kalırım diye düşündüm. Koparırken bir yerlerimin parçalanacağı ya da eksileceğimi hesaplayamamışım, bu da beni aştı, diğer aşan her şey gibi.

O kadar da anlaşılmak istemiyordum aslında, ama sen dünyadaki herkesten daha fazla anladığını ima etmiştin bir kere. Halbuki akıl var, izan var, kalp var, ruh var, aynı ahengi bulabilmemiz mümkün müydü aynı seste, aynı melodide, aynı sözde? Kendimize söylediğimiz yalanların birincisi buydu belki de. Bu yalanların gizemine kapılmış, kendi ahengini bulmuş, dünyadaki diğer yalanlardan ayrılmıştık, sade bir ritimdi bu, hayatta kalmak için birbirimizi bahane ettiğimiz. Ölmeye uğraşmaya gerek yoktu hiç kuşkusuz ama yaşamak öyle değildi, uğraş isterdi, emek isterdi, bahane beklerdi. Hayal etmediğim için belki de her şeyin bunca kolay olmasına şaşırmıştım, ummadım, ama bir kere umunca ömür boyu bekliyor insan, ıstıraplar içinde, hatta o kadar ileri gidiyor ki, olmayacağı kesinleşen şeyleri bile beklemekten kendini alamıyor. Sıradan, doğal akışına bırakamadım o yüzden beklemeyi de. Bir kere ummak zehri zerk olmuştu damarlarıma. Sen olunca daha kolay uğraşırım, daha güzel baş ederim, mücadele edebilirim zannettim, zannettim kelimesinin de ahengine sarılıyorum şu günlerde, oysa ne acıklı bir kelimedir zannetmek, en hüzünlü kısmından damlayan bir damla gözyaşı gibi, içten. Bu bilmişliği içimden geldiği gibi birçok kelimede deniyorum yine de karşıma çıktıkça, geziniyorum. Bir olunca öyle güç falan da gelmiyormuş, aksine gücünü alıyormuş, takatinden de oluyormuşsun. Ummalarla gelip, masallarla uyuyup, efsanelerle koptuk biz. Her insanın kendine göre derdi, sevinçleri, birikimi vardı, benimkileri sen biriktirdin, yine benim içimde, kendi içini katmadan, buna katlanmadan. Art niyetsiz yaklaştığım her şeyin içinden bir aksak yan çıktı, tekinsiz gecelerin günlere karıştığı, kâbus dolu bir bekleyişti.

Sorular doğruydu ama cevaplar yerli yerinde değildi, biz milimetre ile ıskaladık birbirimizi. Üzerimizden zaman aktı ama ters yönlere, teğet bize hayattan bir mirastı, güzelce konduk tüm cehaletimizle, reddedemedik. Sorular soru hâlindeydi ama cevapları önceden içindeki o bilmiş, mağrur ifadeyle çarpıyordu yüzümüze. Gözlerinin gözlerimden isteği ruhumu çıkartmamdı, ruhsuz kalınca hiçbir şey olacak, karşılıklı acılarımızı birbirimize karıştırabilecektik, ruh yoktu ama yürek vardı bunu yapmaya. İçime yayıldın hesapsızca, aklımı kilitledin, kafama dağıldın. Dumanı tüttü ruhumun, keşke orada olsaydım da orada olduğumu fark edebilseydim, sarhoşluğun bilmem kaçıncı boyutuydu gözlerinden süzülüşüm, bilemedim, boyutlar arası gidip, gelirken, ortada kaldım. Ne gidebilir ne gelebilirdim artık, tıpkı hiçbir şey kazanıp da kaybetmediğim gibi. Sorgusuz ve sorunsuz. Sonrası kimsenin varlığına dönüşemeyecek bir yalnızlıktı benimkisi. Ortak bir çıkış kapısı bulamadık bu boyutta, başka boyutta kendi yalnızlığımla kalmıştım üstelik, sen geçerken bile uğramadın. Bir şey olduğunda aklım değil de kalbim dağılıyor artık, ikisini bir arada tutamıyorum. Gönülden ırak yerlerde deniyorum hüzünlerime gem vurmayı, önce gözümden uzaklaştırıyorum, sonra da gönlümden, bu da belki hataların en şahanesi olur.

Nevin Akbulut
23.02.2026 16:00

blog

İçimin Başına Bir Şey Geldi

Bazen yazdıklarım bana da sürpriz oluyor.

Saklasam kendimi her şeyden, senden, belki kendimden. Çok istediğin bir şeyi yaparken sakatlanacak gibi bir his, hep yarım, hep başka, hep o an. İçten, kimsenin göremediği o kırıklar yüzünden, görünen bir yerim kırılsın istedim belki de biraz. Görmediğine inanamıyor insan, çok derinde olduğu için kanadığıma da inanmıyor kimse, belki de yüzüm içim kadar ağlayamadığı için. Herkesin sıradan, ezbere, kolaylıkla yaptığı şeyler, bana gelince olamıyor, içimin başına bir şey geliyor, tüm ışıklar sönmüş gibi, kör gibi kalbim, hiç kimsenin fark edemediği bir hayvanın başına gelenler gibi sanki içime bir şey oluyor. Kimsenin yardım edemeyeceği şeyler, tutup, çıkaramayacağın türden, üstelik çağıracak kimsem yok, elimi uzattığımda tutacak hiçbir el yok.

Her el biraz yalnızdır, her rüya kendini görür, tüm her sabah gibi. Herkesin, her sabah uyandığı, rüyalardan sonrası gibi. Hayatın saçma sapan bir yerinde yoruldum. Asıl yorulmam gereken durumlarda bir güç geldi, beklenmeyen, katlandım, dağılmadım, tuttum, tutundum içime, ama sonra hiç olmayacak bir anda yerle bir oldu içimde her şey. Saçmalıklar yordu, anlamsızlıklar kırdı, yoruldukça saçmaladım, saçmaladıkça yoruldum.

Ben değil, içimdeki delik ya da delilik çekiyordu seni. Önce kirpiklerimi kaybettim, sonra da içimdeki deliliği yitirdim. Deli olunacak şeyleri artık bulamıyordum. Aslı olmayan bir ihbar gibi çökmüştün içime, kalbim bu dağınıklıktan tüm sinyalleri yanlış yorumladığı bir andaydı. Terk edildiğim tüm odalarda kendimi unuttum. Unutulmuşsam iyi olmuştu bana, aydınlık pencereler bile bazen bir tercüme olmuyordu zihnime, içinde karanlık bırakılmış bir yer varsa, tüm ışıklar bile yetmez bazen o sanrıyı çözmeye. Zihnimdeki deliğin tedavisi yok, hatırı yok, hatırlaması yok, üzerinden sihirbaz gibi atladığım zamanlar var, içinde kendimin kaybolduğu, az daha baş dönmesi, biraz daha unutmak, biraz daha sallantı dünyadaki yerim üzerinden, sonrası geri dönüşü olmayan bir an. Asırlar öncesinin gürültüleri çınlıyor kulaklarımda, bazen bir vazo patlıyor, bazen bir düşme sesi, bazen bir hıçkırık. Gecenin uyutmadığı sesler, sezgili ve korkak bir hayvan gibi sinmiş, içimde patlayacak sesleri bekliyorum, şifası olmayacak sesleri. Her an hücuma hazırlanan bir savaş içimde, neyi dövmek istiyorum, neyin, kimle savaşı bilmeden, karanlıkta bulunamayan yağmacı, boşluktan mı çıkıp gelecekti karşıma, bunu bilemeyecek olmayı bilmenin rehaveti. İçimde çatıştığım her şeyi gömdüğüm yeri unuttum, unuttukça kayboluyor insan, ben böyle kayboldum, hayat nerede başladı, nerede bitmedi, niye bitmedi anlamadan. Her şey iç içeyken bu kadar, bu labirent dışa açılan kapısız bir blok. Dönüp, dolaşıp aynı yere gelmeyi hiç istemediğim anlarda tam da başladığım yerde yeniden olan biten, olmayacak, olacak şeylere başlamak, bir yerde muhakkak bir eksiklik vardı, bizim göremediğimiz, yoksa bunca yanlışın bir açıklaması olamazdı hayatta.

Yalnızlık kendi içinde durduğun hâlde bitmeyen bir sürgündü. Aylaklık, avarelikti. Pencere önünde gecenin bir yarısı kalkıp, hayal kurma çabasıydı inanmadığın hâlde. Yalnızlık herkeste yok olmak, ama en çok da kendi içinde kaybolmaktı. Varlığını inkâr edemediğin, yokluğunu kanıtlayamadığın bir şeydi. Kalbinin maziyi kendi dilinde pişirip yeniden taşırmasıydı. Sen buna yorgun gözlerle ancak tekrar bu diyebilirdin. Hep uçmaya yeni çabalayan bir serçenin gözlerindeki nemdi, ama o uçacağını biliyordu, sen emindin uçamayacağından. Birinin sende kaybolmasından çok, senin kendinde kaybolmandı. İkimiz de kayıptık inkâr edemeyecek kadar.

Bir yosun dibinde buluşur elbet sularımız, buhar olup karışırsak denize ne ala. Uzak güneş, yakın dağlar özlediğimiz, dalgalarıyla kıyılarımızda var olma beceriksizliği, özlem bilmezliği, bir yetim suskunluğu aramızdaki. Bir çöl, bir rüzgâr dileğimiz, bir susuş, bir vaha arzumuz. Bu kir, pasın içinde, beni böyle yalnız, rutubet dolu şehirlerde, beni böyle amansız, kendi sürgünün de benim omuzlarımda, orada güneş açmış, burada sabahlar oluyormuş bana ne. Beklediğin gemi çoktan battı, içinde kendimi de kaybettim, kaybolmak daha zordu batmaktan çünkü ben kaybolmayı özledim. Acizliğimdeki boş vermişliğin, artık bir daha gelmeyeceğinin bilinciydi dalgalardaki köpükleri boylu boyuna yitiren, boynunu uyuttuğum, boynumu avuttuğum. Beni korkutan boy kadar dalgalar değil, beni korkutan her yanı kaplayan köpükler de değil, oraya buraya hesapsızca çarpan sanrılar da değil. Beni ürküten bunca insanın içindeki acı, kendime bulamadığım o avunç. Bu boş veriş, bu başkalık niye var, hiçbir yere varılamıyorsa giderek bile, bunca köprü niye var? Bunca tren hep başkalarını mı götürür? Bizi susturan şey erdemlerimizdi, içindeki sabırdı burada tutan şey. Belki de yanlış bir zamanda kaldı en doğru hikâyelerimiz. Şimdi biz buradaki zamanda yanlış anıları biriktiriyoruz. Yanlış seviyor, yanlış anlıyor, yanlış biliyoruz.

Sessiz sedasız kimsenin izlemeyeceği bir film gibi geçtim, kendi hayatımın sahnesinden. Oynamadım, geçtim, dünyanın çukuruydu beyaz perde, kirlenmişti. Yüzümü bulamadım, kamçılayan arzuların gerisinde, hücrelerimi kanatan hüzünlere karıştım. Kendi hayatında kendi sözünün geçmediği herkes için biraz yağacak onca şeyin arasında gözyaşlarına boğuldum. İçimdeki kudret felaketlere dönüştü bu yağmurda, göz nurumla sunduğum aşkım, kaza süsüne dönüştü, sen ruhunun kenarına atıp, kenar süsü yapmadan önce. Eğretiydim tüm zamanlarda, kendi perdesinden kendini çıkarabilse, ne kalırsa geriye, o kadar olanımla olmaya çalıştığım hayat sahnesinde, bir anlık şimşek çakımı etkisiydi karşılaşmak ruhumda. İhanet kokan cinayetlerin ardında, her ölü şeyden biraz kalanlarla birlikte içime işlediğim, gövdeme resmettiğim, resmi olmayan kayıtlara göre pek de sağlıklı olmayan içimle, hiçliğime yağacak tüm yağmurları beklerken, susamışlığımı bir kenara bırakıp, sularda boğulmuşum. Elbette çocuk olduğumu bilmiyordu henüz hiçbir doğa olayı, heyelanlarda kayıyor, gözlerinde yerin dibine giriyordum. Deprem gibi bir şeydi, yine de hayatta kalıyorduk, hayat denilirse buna. Şarampolümdün, uçurumun başında kendime yeni uçurumlar bulurken, gözlerime batan kum taneleri, görüş alanım ne kadar kaybolabilirse, o kadar yitirdim kendimi yaşadıklarımızda. Yaşayamadıklarımı bir kasisin gerisinde noktaladım, ağır bir merasimle. Hep sabote edilen, yenik bir kalple nereye varabilir ki insan, yenilesen bile tüm zamanlarını… en kötü ameliyat gözlerinden düşmekti, sıvı olduğumu henüz kabullenmemiştim, bakışlarımı sabitleyebilseydim keşke, bu neticeyle, böyle güzel yalnızlıkla, bir tutam acıyla tüm zamanların en kıdemli uzaklığına doğru yola çıkmıştım. Olmayışların bile yok edemediği bir şey vardı sanki aramızda.

Yetmekle bitmesi gereken yeri bilmiyorum ben galiba. İkisinin arasındaki o çizginin durduğu yeri bulamıyorum, hesaplayamıyorum ya da yanlış hesapların kaleminde tükeniyorum. Gitme sızısı ile çıktığın yolda, varma ümitsizliği ile bulma endişesi arasındaki o yol. Tüm bunlardan ayrı, hiçbirini düşünmeden, evden çıkıp bir sabaha karşı, kimsenin bilmediği o yere, içimde kalan sonsuz özlemlerimle birlikte, belki kalmaya, belki olmaya, biraz da ölmeye bekli. Benim fırtınam senin yağmurlarına denk gelmedi, belki bu yüzden, ne dindi, duruldu, ne de bildi, bilindi, sadece kendi kendine söndü. Bir bitiş hiç böyle sonsuzca tükenmemişti. Bir şeyin bitmesi için tükenmesine de gerek yoktu, durup dururken bile yok olan şeyleri biliyorum ben. Sanki bugün yok olup gitsek, her şey yeniden doğabilecekmiş gibi, dünyamı taşıyamam ama içime bir şey olan yerinden uzaklaştırabilirim, en azından şimdilik. Bir yerlerden yine geçerim, sahaftan alınmış elimde eski bir kitap ile bilmediğim sokaklardan, unuttuğum yollardan, en fazla buralardan, tanıdık hiçbir şeye artık rastlayamayacak olmanın o çekingen rahatlığı ile.

26 Aralık 2025 (Yılın son yazısı)
Nevin Akbulut

blog

Zehirli Karmaşık

Yaşamaya bunca çabalamak, ölmeye de devam etmekti.

Kalbime yapılanlar, kemiğimden ayrılan etim bile yapmamıştı bana. Yan yana durduğunu zannettiğimiz gövdelerimiz içinde birleşen sadece yalnızlıktı. Yalnızlık ne derece birleşip, bütünleşebilirdi ki? Sabahına erdiğimiz soğuk kış günlerinin bıraktığı zehirli karmaşık, öfkeli ve anlayışsız, plastik ve strafordu. Biri diğerine sevmeyi nasıl olsa öğreteceğim diye çabalarken, diğeri hırpalamak için mücadele ediyordu, hayatındaki eksiklik ya da fazlalık her şeyin hıncını ondan çıkarıyordu. Üstünü de gözyaşları ve acıtacağına inandığı kelimelerle tamamlıyordu. Tamamlanamayan şeyler vardı, tam anlayamadığımız, anlatma cüreti, gizli cesaretin içinde tutukluk yapmıştı. Hiç sahip olmadığı bir şeyi kaybedecek gibi ürkekti cümleler, yavan ve yabancı. Birbirinin kanını içmiş, canına kast etmiş gibi sonrasında yıllara yayılan o amansız ve zamansız öfke. Zamanla duruldu, kimse kimseyi arayıp, sormadığı için, o zamanın bir yerinde dondu kaldı her şey. Düşününce var olacağına inandığı yıllar çok geride kaldı, düşünmek şimdilerde hiçbir şeyi yerine getirmiyordu, bunu biliyordu. Bazen kendine azap çektirmek ister gibi delice düşünüyordu. Gelmeyeceğini bilerek ve bunun ardına saklanarak.

Çok zorlanarak inşa ettiğim hayallerimin üzerine birileri, hiç zorlanmadan beton döktüğünden beri keçeleşmiş bir karanlığın içindeyim. Gözlerime bakınca karanlığımdan bir ışık ya da kıvılcım çıkar diye umuyorsunuz ama gözlerim artık karanlığa da alıştı ve bu karanlıkta aslında her şeyi çok daha net görebilme yeteneğine sahip oldum. Kıvılcım yok, ateş yok, ışık yok, her şeyimi kolayca içimden ve ellerimden alan her neyse karanlığımı görüp de söküp, alamayacak içimden. Delirdiğim müzikler sussa bile, kafamın içinde durmadan çalıyor. Çiçeksem eğer, soluşum yakındır, güvence gibi bir teselli bu bana.

Görememek kime göre, neye göre biliyorum artık. İsteyerek görmeyi istemediklerimi kendi hâline bıraktım. Bulutlara bakıp, çok şey düşündüm, bu mevsim çok uygun bunun için. Bir kısmını topak hâlinde aldım gökyüzünden, kıvırdım, kuru yaprak gibi. Her şeye benzetebilirim inancı büyüdü içimde, en çok da uzaklara. Başka bir yer bulup ölene kadar bununla yaşayabilirim, bulma durumu, beklemeyle eşdeğer. Biraz daha kalsam orası da istediğim her şeye benzeyecekti eminim.

Herkesten gizlediği derin bir yası vardı, ayak uyduramıyordu acısına. Dokunulmaz ve dokunulamayacaktı. Ruhundaki bu açlığın neresini doyuracaktı? Saldırdığı gizli tenlerden, karşılığında parçalanmaktan öteye yol var mıydı? Geçmişin yer ettiği bilinçaltı, şimdinin içgüdüsüyüm, belki biraz zaman, zamansızlık. Işıksız tenha o yolda, kalın duvarların önündeki o yakınmadan payımıza düşen duvarları da almıştık, bir ömür kendimizi kapatmak ve taşımak için. O darmadağın tıkanıklıkla boğulma arasında sarf ettiğimiz birkaç kelimeyi bir daha hiçbirimiz kullanmayacaktık, tek kullanımlık, o ânın kelimeleriydi.

Kalbinden çıkan seslerin anlamsızlığından anladım bir yerlerin açık olduğunu ve aklında yeterince kaçıklık olduğunu. Bu sızıntı arasında, sarsıntıyla birlikte, içinden geçen olur olmaz sözler, boşluklardan sızıyor ve hak edilmeyen yerlerde heba oluyordu. Bana da dokunmuştu öyle bir benzeşme sözcüğü. Diğer her şey zamansız akıp gidince, gözlerime çarpmıştı bu sözcük, hunharca. Acıdı mı o an bilemedim, belki çok sonra farkına varacaktım. Çıplaktım ve sızdığım o gecede pencereleri açık kalmıştı içimin, içimin içi görünüyordu, neyin içinde olduğumu bilemeden daha, içimi açmıştım, üstelik içim bunu alır zannetmiştim. Kalbimin gürültüsünden ne niyet okuyabiliyordum, ne aklıma kulak verebiliyordum. İnanç ile inanmamak arasında debelenirken, neye inanmayacağını henüz çözememiş bir ruh gibi çürüyüp, gidiyordum.

O andan sonra gökyüzü sanki hep ağlamaklı, ormanlar ağaçsız, ateşler alevsizdi. Hangi yana yağmur yansa, o yana dönüp yüzümü ağlardım ondan sonra. Bir insan üzerine gelen duvarları göğüslüyorsa tek başına, aşk olmasa da olurdu, olsa da geç kalırdı. Ayışğının gelmediği gecelerde, gökyüzüne teslim oluyordu avuçlarım sabaha kadar. Beyaz kuğuların zarifliği sabahların kalbini deliyordu, yeryüzünde umut; akşamdan kalma masalarda ağız dolusu susuluyordu, beni kendime vermeyip, esir alan zamana bağırıyordum bıçak kesiği sesimle. Bitmiyordu sırlar bu yüzyılda, bir ağacın gölgesinde oturamıyordun rahatça, kıyıya vuran o dalga, ağzında küçücük bir balığı da beraberinde getiriyorsa, yaşamak yine geç kalıyor zamanına. Dalga diniyor, balık ölüyor, akşam oluyor kıyılarda, nereye sığınacağımı bilmiyorum, nereye sığacağımı da. Hiçbir ateş ısıtamıyor nicedir, hiçbir örtü gizleyemiyor bu sancıyı, insan gölgesine ne bırakabilir ki ölümün olduğu yerde…

Zamanın bir yerinde saçım okşanınca kalbim doyar, gözlerim sevilince dudaklarım sevinirdi. Ellerim susmuştu, sanki mahşeri ateşi tutmuş gibi, dokunmuş gibi, almış içine yutmuş gibi. Ağlamak, söndürebilir miydi şimdi bu ateşi bizim buralarda, kim bilecekti? Bu yangını ben başlatmadım, bu ateşin de bana değmemesi gerekirdi, kaç nesil geriden gelen birinin saçlarında başlamıştı alevler, şimdi kendi ayağımızla kendi beşiğimizi salladığımızda kulaklarımıza dolan dua fısıltıları, ateşten koruyamıyordu bizi. Yüreklerimizde koşan atlar, beyaz diye mi ayakları bu kadar kirleniyordu? Haddimizi aştığımız düşünülüp, söylenince, binip, şu güzel atlara gitsek, şu zamanı aşabilir miyiz? En azından bu kısmını… Devirebilir miyiz dünyayı, bir defa daha altüst etme pahasına ama duvarlar var her yerde, yıkılsalar da var, üzerimize örülen ama ruhlarımızın örtüşmediği.

Böyle kalsın, aramızda yalanlar dolansın.

Uzak yazlar yakınımızda artık, tıpkı yıldızsız ve soğuk geceler gibi. Olsaydın belki mutsuz olurduk, diğer her şeyin dışında, mutsuz olduğuma değerdi belki. O yazdıklarım orada kalsın, bu yazamadıklarım burada. Ne kadar güçlü olduğumu; şu hayata ve şartlarına bu kadar uzun ve fazla dayanabildiğimden, yaşadıklarıma katlanabildiğimden anlıyorum artık.

Dağları çıkarsak geriye ne kalırdı dünyadan? Duvarlar daha mı kolay yıkılırdı? Uyuyacak her şey hafifler belki ama bizim üzerimize dağlar geliyordu, bir duvarı sırtladın, bir duvarı da diyelim ki kucakladın, dağlara nasıl gücün yetecekti? Alevdi, suydu, hayaldi, hangisini bilecektin sır diye? Neyin içinde bulup erecektik hakikatin gizine? İçine dokunuyordu içmeler, orman gerçekti, dağlar doğru, kendi rüyandan kaçabilme cüretin tebrike şayandı. Bir kez daldı mı batmadan çıkmıyorduk, yaban otların morundan geçilmiyordu her bucak. Kör noktada boğulmalar, karanlık hırçın, fazla erk, fazla soğuk, yüzyıllardır donuk gibiydi, tanımlayamadığım, tanımaya kalkışmadığım, upuzun sürecek, asla geçmeyecek, öldürmeyecek ama imkânsız bir kahır yiyecekti şah damarımızdan başlayıp gövdemizi. Boşluk buradan başlıyordu, boşluk dağların birbirine küsmesinden, onaramayacağın o bulanıklık, iyileştiremediğin, artık ne renk olduğunu bilemediğin artmış sabahlardan, artık şahlandıramadığın içindeki o suskun attan.

22.05.2025 13:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Mevsimli Mevsimsiz

Öykündüğüm tüm öykülerden azlimi rica ettim. Vazgeçmeye dünden meyilliyim. Karşılaşabileceğim hiçbir şeyin beni şaşırtmaya gücü yetmediğinin bilinciyle, susturduğum çığlığımla, kul sıkışmayınca değil de, artık sıkılmaya başlayınca biten her şeyin kabulüyle, hiçbir yere varmayarak çıktığım yollardan vazgeçmeye gidiyorum.

Nihayetinde herkesin başı göğe erdi, umduğunu buldu, kavuştu, herkes aşkından galip çıktı, başı öne, kalbi yere eğilmedi, bir tek benim başım, boyum bir yere erişemedi. Sağlık olsun dedim, her şeyin başı sağlıktır, o da pek olmadı. Umduklarımın altında kaldım. Hayallerim var dedim, umma ile hayal birbirinden uzaklaştı, ben de artık kovalamayanlardan hatta beklemeyenlerden oldum. Üşengeç değil belki biraz da korkağım, belki her ikisi de. Umut denilen şey, şansla birlikte uçtu, gitti. Şimdi hayalin tortusu kaldı elimde, acı biliyorum. Bu kadar düşünce en kısa kestirmeden en azından akıllanırım artık diye düşünüyordum ama olmadı, delilik de uçurumlar kadar güzeldi. Hiçbir yere değmeden, dokunmadan solan hayaller var, içten içe sakladığından habersizler. Marifet bu da; böyle görünürken, kaybolmak her şeyin ortasında, her fazladan bir hareket israf gibi geliyor artık. Oysa buralarda durup, beklemene bile katlanamazlar nicedir. Düşünmek mi beceri bu kadar, yoksa susmak mı? Eşyaların ömrü hızla tükenirken, herkesin sabrı yitip, giderken, sonsuz sabrı içinde tutmak mükâfatlandıracaktı sanki bizi… Onu alıp, derdimin içine bıraktım. Bize artık hiçbir şey anlatamayan zamanın dersleri de kaynadı ya da soruların cevaplarında büyük kaydırmalar yaptık. Dünya kaynadı, zaman nasıl yanmasın… Bu yangını ben başlatmadım ama üflemeye çalıştım, kalbimi kontrol edemediğim gibi onu da yoluna koyamadım. Her şeye bu kadar kolay kıyılması, harcanması, yok edilme uğraşı, umduğum her şeyi yerle bir etti. Sabrımın sonu selamet değil artık, bir yere de varılmıyor. Mağlubiyetimi kabullenip, kenara çekildim, yamaçlarda dolandım, kimsenin aklına gelmeyecek yerlerde yeniden varoluş masalları uydurdum. Tüm bunlar içimden geçmeseydi çok daha kolay yaşayacaktım, buna tüm kalbimle inanıyorum.

Herkesin birbirine benzediği, benzerken yarıştığı ama yorulmadığı bir zamanda, bazen kendime bile benzemiyorum. Var mıyım ki benzeyeyim? Kendimi kaybetmelerden geliyorum, aramalarım artıyor, bulamamalarım çoğalıyor. Onların çokluğu karşısında, benim yokluğum ne derece anlaşılabilir bilmiyorum.

Çok sularda kayboldum, buzla yol arasında. Kısa diye umduğum hiçbir şey geçip, gitmiyor. İz kalan yerin fotoğrafları da konuşmuyor. Neyi dinleyeceğimi bilmiyorum artık, nasıl inanacağımı. Düzeltmek için geciktik tüm bu yolları, Erken gidebilsek doğan güneş yakacaktı, yanmadık ama doğrulamadık da. Sarhoş olmayı hak ettiğim kadar yaşamayı hak etmiyordum sanki kim sunmuştu bunu bana? Zamanın hangi diliminde cebelleşirken, ölüm ağıtları yakarken ve özlerken kendim için, ölümlerden ölüm beğenirken yaramı vermiş yarımımı almış ve kabullenmiştim. Dünya bana göre değildi ve hiçbir yere sığamamakta, tutunamamakta hakkım vardı, kendimi biriktirip, harcamakta haklıydım, susmakta en çok kullandım bu hakkı. Her şey sanki birbirine göreydi de bir tek ben yerli yerimde değildim. Fazlalık mı, eksiklik mi çözemediğim bir denklemin içinde geceyi beklediğim tüm zamanlarda çırpınıyordum. Her yere geç kalıp, gitmeyip, kaçıp, tuttuğum tüm o kapıları, yalan çıkışlarmış gibi bir çarpıp çıkmak isteğiyle cebelleşiyordum. Yaşamadıklarım benden sorulsun istemiyordum, yaşayamadıklarım, isteyip de yapamadıklarım kimlerden sorulacaktı, hiç sormayın artık. Sevdiğim hiçbir şey diğerine benzemiyordu, nasıl bilecektim böyle sevmem gerekeni, yerlerden bir yer gibi, yuvaların içinde tek o yuvaymış gibi.

Nasıl başlayacağımı bilemediğim o bitik cümlelerin başında geliyorsun, yitip, gittiğin hâlde. Kendimi bulamamalarımı ekledim tüm kara kalem anılara, içimdeki onulmaz aşkı var edenle yok eden aynı kişiydi. Çeşitli yaşamların özeni ve özverisi takılı kalmıştı hatırımda, say ki insanı yok eden her şeyi yaşayıp, yok olamamış bir zihin. Kendine ihanetin çarpıyor en çok aklımın duvarlarına. Verdiğin ödünler, boyunu da yolunu da aşmıştı çoktan. Küllere gösterilen saygıyı, yeniden var olurken hangi duyguya rehin vermiştik? En çok kendime kavuşasım, kendimde yok olasım vardı, çiçeklerin durmadan dökülmesi, içimde bir şeyleri örseliyordu, durmadan değişiyordu her şey. Zamansız çıkmıştın benliğimden, yerimi dolduramıyordum. Sesime alışsam yeterdi, her şey önceden yazılmış bir senaryodan mı ibaretti? Bu hikâye böyle mi susacaktı? Herkes her an yanabilir, her an kızıla çalabilirdi elbiseler, her şey hemen şimdi yok olabilirdi, o vakit bizi umarsızca bağlayan neydi hiçbir yersizliğimize? Sahipsizliğimiz ya da ait olamayışın özgüveniydi bu, yaşamaya çalışmanın parolası gibi, provasız yuvarlanıyorduk acımasızca, zaman denilen deliğin içinde, delilikti bu.

Olmadığım ve hatta doğmadığım zamanların mağlubuyum, hiçbir yarışa girmedim, imrenmedim, özenmedim. Böyle dedim, böyle oldu. Geçer dedim geçti. Ama zamk gibi göğsüme yapışan sızılarla baş edemiyorum ne zamandır. Ciğerimi parçalayarak nereye varacağını zannediyor bu sızılar bilmiyorum, hayreti geçtim, bedduaları bitirdim, öyle donakaldım. Yapacak her şeyi her gün tekrar ediyor ama hiç kıpırdayamıyorum. Altı ay, bir sene falan da yetmez, kabuğuna çekilip, kışın eksi derecelerde donup, kalan kurbağalar gibi senelerce uyusam diyorum. Çare olur mu bilmiyorum, uyanınca devamı gelir her şeyin, aynı kesilmeyen, uyanıp, saatler sonra uyumaya kaldığın yerden devam ettiğinde, içeriğinden hiçbir şey yitirmeyen kâbuslar gibi. Birdenbire değil, her yolu deneyerek, her şeyi düşünerek, plansız ama mantıklı bir şekilde kof çıktı hayallerim. Boşa çıkardım hepsini. Yerleri nasılsa dolardı, her şeyin bir şekilde dolmaya çalıştığı gibi ama aklıma bir yaklaştırabilsem yeniden, burnumu sokabilsem yine bir hayalin kokusuna, defalarca prova etmiş olmama rağmen, belki…

İçimden yazdığım mektupların da hiç kimse ile ilgisi olmadı. Dudaklarını aralayamadığım yerde, tüm aralıklardan hatta mevsimlerden düşecek kadar küçüldüm. Unutmak mı, ölmek mi deseler yine ikincisini seçerdim. Bu da benim fıtratımda vardı. Hatırlamak için çıktığım aynı dağınık, uzak, başka yollar silmeye yetmedi içimdeki kederi. Her çıktığın yolculuk aynı değildi hiçbir zaman, büyük Şairler öyle derlerdi… Kim bilir içimde neleri değiştirip, yok ettim, her defasında, çabaladığım hâlde neleri değiştiremedim. Ama hiçbir şeyin inatla aynı olmayacağını sen de biliyorsun, yollar aynı olsa bile, gözlerden uzak, gidilen o yer aynı kalmış olsa bile aynı kalamayız artık, zamanın hiçbir yerinde. Gittiğimiz yer de bize benziyor gidince. Son bir karşılaşmayla silinecek hayalleri biz en başından yitirdik. Birlikteliğin ayrılığına düştük. Şimdi tekrar aynı yollara çıksak bile ulaşamayacağımız yerler var. İçimizde biraz sönmüş ama yanmamış mumlar var, hep kırık, eksik bir gülümseme. Birbirimizden ziyade, aslında kendimizi bile tanıyamadığımız o zaman diliminde verdiğimiz ziyan olacak o sözler, dağılmayacak sislerin içindeki o derin his.

Yine çıkıyorum bir şekilde yollara, ne için gittiğimi, ne yaptığımı çok bilmesem de. İnsan en iyi kendini ağırlıyor, en hafif hâliyle yine kendi ağırlığını taşıyabiliyor, gözyaşlarıyla dolu bir bavul olsa da bu. Düşlediğim o rüzgârı bulmak için, sisleri dağıtmak için, silinmesi gereken hayallerin üzerini çizip, hatta basıp, geçmek için.

Nevin Akbulut
15.08.2024 14:00

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji Şiirler yeni şiir

Bir Aldanıştı

Yokluk bahçesinden her geçtiğinde, geceye biriken tüm susuşların
Yazın ortalarındaki o yağmurla birlikte öpmüştüm seni
Solumda ağlayışını saklamıştım ağrılarıma
Issız sokaklarda akşam güneşi batarken o koyda
Kısacık saçlarının gölgesiydi boynumu büken, büzülen, eksilen
Şeyler vardı aramızda. Gelmeyen sabahların hastalıklı haykırışıydı gecenin çığırtkanlığı
Kurtulamadığımız. İnadına her defasında denediğimiz, acemi çocuk heyecanlarıyla
Bir susuşta bitiremediğimiz o yokluğa, bir sunuşta bitirebilmekti tek soluklu hikâyeyi
Daha kaç gidiş sığdıracaktık
Yolların artık kırgınlıklarla dolduğu dikenli yollardan geçiyorduk
Hayata dair her söylem kendimizi kanatıyordu, bir aranıştı ellerimizdeki dokunmaya beş kala
Yollarından, yoksunluklarından, kalabalığından, ıstıraplarından bir yere geçilmiyordu
Geçilmeyen sen değildi, yorgunluğun, zamansızlığın, bu manasızlığın içinde
Neyin anlamıydı yük ettiğimiz
Beni her defasında özenle kırarken, kendine kıymandı
Parçalansın ve bir nihayete ersin istemiştim aramızdaki kırılan her şey
Oysa gecenin bir körü tüm o sulardan kaçıp, karanlığı yarıp, izi bile olmayan
Bir şeyin peşine düşüp, gelmiştim, kayıp sokaklardan. Bir aldanıştı
Gözlerindeki çukur kadar uzak, karanlık ve yabancı

Akreplerin kemirdiği içinden bana bir şey kalmamıştı
Su sesi, cehennemi hatırlatıyordu, biz olmayan çağın hatıralarına sığınıyorduk
Kirli taşların üstünde, iğrenç kokulu caddelerde, sahipsiz böcekler gibi sabahlıyorduk.
Birbirimizin şah damarından bir kuytu yaratıp, her defasında oraya, beslenmeye
Seslenmeye, sessizliğe, barınmaya gidiyorduk
Evrendeki tüm umutları sökmüşlerdi göğsümden, kuşlar kırılmıştı
O mavi masal atları uzak bir heyecanla gitmişti bu susuzluğun içinde tozu dumana katıp
Çölün sıcağından beterdi, omzundaki yangınlar
Serinlemek için yanlış sulara yüzmüş, yanlış kelimeleri susmuş
Benim olmayan başka savaşları kazanmıştım
Kendi aşkımı gömmüş, başka aşkların çukuruna saplanmıştım
Günlerden, gemilerden, evin sessizliğinden, yolların soğuğundan özenle kaçıyordum
Bir yerde duracak, burulacak ve vurulacaktı bu onsuz tat
Kaçak kelimelerin, yüreğime göçtüğü bir sızılı bir dünyadaydım
Dahası yoktu, kayıp, soluk ve aldanıştı.

Gidişine yıkıldı tüm köprüler, sessizliğine sustu kelimeler
Unuttum bunca zamanı, olmayan ve olan tüm anları birbirine karıştırdım
Beklemek dediğiniz şey unutulan, eski bir sandığın dibindeki küflü bir mecaz
Telaşı bitmedi hayatın ama ben yoruldum, oyun bana göre bitti
Uzayan yalnızlıkların gölgesinde, hiç değmeyecek şeylere dokundun
Uzaklaştıkça sevindin, dokundukça küçüldün, kaçtıkça kurtulurum zannettin
İşte bir kuru söz gibi kaldı adın, ıslatamadık, boş verdik
Ne korna sesleri ilgilendiriyor beni artık, ne makine sesleri
Uzak bir sessizlik yapıştı kulaklarıma, tüm rahatsızlıklara inatla
Bırakmadı uğultular kulaklarımı. Dilimizde hep övündüğümüz
Aşkın tadına paslı bir zincir bulaştı, tasalı
Böylece onun da hakkından geldik, sonra bir daha hiçbir şeyden gidemedik
Bundan böyle ne an kollarım artık yaşamak için, ne gitmek için bir yol ararım
Sadece bahanelere sığınır, fırsat veririm akreplere, böceklere
Birbirine benzerken daha da uzayan günlere, boğmasına
Hatta o suyun buz sesine, soğuğuna bile alışırım yeraltında.

Nevin Akbulut

Bir Haziran İki Bin Yirmi Üç 14:00

Şiirin hikâyesi: 

İçimde cızırdayan bir şeyler var.

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Kor

Artık bunca olan şeyden sonra; birlikte yeşeremeyeceğiz biliyorum, ama belki beraber çürüyebiliriz!

Gülmekle ağlamak arasındaki o uyuşukluk durumu, kalıp gibi yapıştı ruhuma. Hiçbir şeye gerektiği gibi ve yeteri kadar tepki veremiyorum ya da her şeye aynı tepkisizliği gösteriyorum. Vedalaşamıyorum içime attıklarımla, tutarsızlıklarımla, atıp, tutamadıklarımla. Beni kendimden ayıran belki de buydu. Bana eziyetlerin en kıdemlisini seçmişsiniz, hiç zorlanmadan, sanki yıllardır bunu bekliyormuş gibi, öyle olağan ve bir o kadar da bilmişlikle. Canı yanmanın ateşle bir ilgisi olduğunu o kadar iyi anladım ki, ateş düşüyor çünkü canına insanın. Salt acıyla ilgili yok yanmanın, en çok ateşle ilgisi var, belki de insan kendi cehennemini içinde taşır derken bunu kastediyorlardı. Hasretten ölmezdik belki ama o ateşten ölebilirdik, kolayca. Kendini yakma cesaretinde bulunanların içinde de o ateş olduğundan belki bu kadar kolay cesaret edebildiler. Kendimi iyi hissetme denemelerim yine başarısızlıkla sonuçlandı, odaklandığım her şey buhar gibi uçup gitti, uçan bir balon kadar yer etmedi hiçbir şey içimde, o ateşten başka, hoş oraya ne düşse yanardı, ondan belki de düşüremedim.

Düşünmeden yaptığım ya da yapamadığım bazı şeyler bulunduğum durumu kendiliğinden kolaylaştırdı, böyle olması gerekiyordu çünkü bir de onlarla uğraşamazdım. Bu hikâyeyi de beceremedim, bu saatten sonra hikâye yaşamak değil, ancak yazmak gelirdi elimden, daha çok yaşamadığını yazabilmeli bence insan, yaşayamadıklarını anmak için. İkiye bölünen her şeyin içinden büsbütün acı ve sıcak bir gözyaşı döküldü, yüzümü atlayıp, çakıldı yere, beni her şey atlayıp geçebilirdi, hatta kendim bile. Kendimi bölüp, parçalayamadığım, aynı zamanda bütünleyemediğim için de yarımdı her şey. Acil bir çıkışım olsa, kaçıp, kurtarsaydım kendimi benden. Sarıldığım her şey kayıp giderken, arkalarından sessizce el salladım, o çarpık gülümsememle, tutunduğum her şey bir tık daha o sondaki sonuca yaklaştırdı beni. Alkışladım hem de tüm yüreğimle. Hani canıma ot tıkasalardı, kesin o otlar da tutuşur, yanardı. Çevirip, üzerinden atladığım bir sayfa gibi görünüyor olabilirsin ama bıraktığın kalem izi o kadar acıtarak ve iz bırakarak yazmış ki; tüm diğer sayfalara da geçti.

Anlamlar bazen hiçbir manaya gelmez! Başka bir film izleyecekken, salonları karıştırıp, yanlışlıkla girdiğim filmde bile bir miktar anlam bulurdum, şimdi planlı, programlı olan şeyler bile oldukça anlamsız geliyor. İnancım yüksek ama cahilmişim, oldukça abartmışım. Şimdi karanlık bir acı var içimde, ama sahici, gerçek, dumanlı değil, sisli hiç değil, gün gibi, her gün yaşadıkça varlığını hissettiğim, çıkaramadığım, bir yere bırakıp, kaçamadığım, bırakamadığım… Tüm mümkünlerin eşiğindeyim…

Manasız bir suskunluğun içinde kendime çıkardığım manalarla tersine çevirmek isterdim her şeyi. Neyi anlatsam yersiz, neyi savunsam haksız, neyi sevsem yarım olacaktım. Anlaşılabilirliğin zaten dolan kapasitesinden yararlanacak değildim. Yarı söyleyip, yarı susmalarımla geçip, giden günleri kurtarmaktı niyetim, bir işe yaramayacağını bilerek. Kimsenin duymayacağı kelimeleri söylemek, bilinmeyen bir dilde konuşmak gibi bir yabancılıktı. Onları yabancı sıfatında tanımlamaktansa, kendime uzaklaşmam daha yerinde gibi geliyordu. Şehirlerden geçiyorsun, bir yere varamıyorsun. Kilometre ile ölçülemeyecek uzaklıklar yaşıyorsun. Zamanında canını dişine takıp, anlattığın her şey için pişmansın, sen anlattıkça mesele sendeymiş gibi hep reçete sunmaya çalıştılar. Oysa birkaç temiz, sorunsuz iyi gün yeterdi, artardı bile.

Neyin vardı ya da nelerin yoktu da bunca gelmiyordun yanıma? Ayakların, mesela kalbin? Yürek mi demeliydim, daha içsel bir şeydi belki de. Tüm zamanların en güzel anını giyinmiş, bekliyorken ben böyle burada… Yalnız çıktım tüm merdivenleri, koridorları yalnız geçtim, odalarda yalnız başıma korktum, bekledim. Pencereye çıkmak bile bir tık daha ileri ümit vadettiğinden yapmadım. İyi olacağım ümitlerini hep kendimle birlikte, içimden artırarak biriktirdim. Herkese yetecek kadar umuttu bendeki, fazlasıydı. Yalnız uyudum, içindeki yataklarda sürekli değişen ve yok olan yüzlerin olduğu koğuşta. Yalnız ama ışıksız uyuyamadım. Sorsalar korkuyorum zannedersin, hiçbir şeyi unutmamak ve beynim dâhil her şeyi tekrar uyandığımda yerli yerinde bulmak için. Gözlerin mi eksikti yoksa ben her şeyi bunca bulup, görmek isterken. Görmeyi istememekti belki de sendeki eksiklik, gözlerinin koyu çukuru değil de artık katranlanmış gayretsizliğindeki soğukluktu.

Olurdu ya, uyandığımda kendimi orada bulamamaktı korkum, uykular yarı ölümse, ben tam ölüme bu kadar yaklaşmışken. Narkoz anında, siyah yumuşak, kadife bir kuyuya yavaşça ve itinayla düşüyorsun, ama sonra o siyahlığı ve boşluğu mürekkep gibi bir şey yutuyor, karalıyor. Ama renkli de değil, renksiz, sis gibi yoğun bir şey. Aldığım her narkozda biraz daha kendimi yerimde bulamıyordum. Seni de bulamamaktan kaynaklanıyordu bu, zaman da yaramadı. İçimden alabildikleri o birkaç gram beni azaltmadı, aksine büyüttü, çoğalttı, üstüne bir de parçalara bölüp, dağıttı. Şimdi kim daha eksik, fazla ya da iyi bilinmez. Hiçbir şey okumamış, iki kelime etmemiş, bir virgül bile koymamış gibiyim şimdi. Bir şeyler henüz olup, bitmemiş, hiç başlamamış, ara verilmemiş gibi, oyun gibi uykuya dalmaya çabalıyorum geceleri, ışıklı bir odada. Uyanınca nefes alıp, yeniden yaşıyormuşum gibi yapıyorum. Sol elime bıçağı alıp, sevdiğim sebzeyi doğruyorum, doğruca. Bıçak kayıyor bazen, solum güçlü, biliyorum. Bıçak biraz daha kaysa…

Böyle kalsın, olabildiğince kuru ve yavan. Yere düşüp, yok olan bir yaprak, bir gün bir kitabın satırları arasında yeniden ortaya çıkar çünkü biz inanmaya çoktan hazırız, özellikle gerçek olmayan şeylere. Okunmasın diye boşluğa yazdıklarım, boşluğu bezdirdi. Aklımda sürekli sıkılma biçimleri, saklanma ve kaçma hâlleri, kalbimin ucuna gelip, hiçbir şey olmamış, sanki içeride sıkılmamış da çıkmayacakmış gibi kaçışan kelimeler, aklımın ucunun da uçtuğunu sanıyorum. Hiçbir şeyi, başka bir şeyle ölçemediğim ve yerine koyamadığım için dolmuyor boşluklar. Sarhoşluklar ve inançlardan geriye kalanlar hiçbir şey etmiyor, bir etkisi de yok. Ucunu kaçırdığım her cümlenin sonunu başka yarım bir cümle ile birleştiriyorum. Üşengeçliğim, ayrıca yarımları tamamlamaya yetmiyor.

Zamanın ruhuna uygun, abartacak güç yok bende, o yüzden zamanın ve tüm o gereksizliğin dışındayım. Tüm bunları bilsem, bildiklerim israf olacak, bunca israfın içinde duygularıma bunu yapamazdım. Açıklanabilir bir şey değil, izahatı yok belki ama tesadüflerin içine sıkıştırdığımız, biriktirip, teselli bulduğumuz şeyler de vardı, rastlaşmalar gibi, denk düşmeler gibi. Zaten zamanın bu hızında bu karşılaşmalar olmasa nasıl yetecekti ki hayat bize? Islak yağmur kokusu alıyoruz birbirimizden, ezberlerime hayret ediyorum en çok, unutmanın bunca kolay olduğu şu zamanda, tüm bilincimle sesleniyorum içime, her geçen gün her şeyin birbirine benzediği zamanlarda. Ezberimden bulup çıkarıp, bakıyorum, yerinde. Unutmakla, ezberin arasındaki o büyük boşlukla bağlanmıştım sana. Yarım bıraktığım her şeyin adına, tamamlar gibi sarılmıştım. Bütünlenmeye teşebbüstü benimkisi sadece, gizliden gizliye bir niyet gibi, çok eski bir özlemin hatırına, anımsanması gibi.

Bazı uzayıp, giden, olağanmış gibi görünen şeylerin o an ile ya da o hikâye ile bağlantısını kuramıyorum. Yeteneksizliğimi biliyorum ama bazı kitaplar sonsuza dek sürsünler istiyorum, bazı hikâyeler gibi. Anlayışsızlığımın anlayışına sığınıyorum.

Yirmi Üç Eylül İki Bin Yirmi İki 14:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji Şiirler yeni şiir

Oyuntu

Arsızlıkla yaşayıp
uğursuzca yazmışım.
hayatla inatlaşıp
umut demişim
hayaller kurmuşum.
şarabın tadını öğrenip
kokunun gizemini keşfetmişim.
gözlerini bilip
inandım demişim.
bakışların kaypaklığına değil de
inancın değişkenliğinden dem vurmuşum.
kahretmişim korkuya, cezaya, haksızlığa.
demlenmiş, rutubetlenmişim
şarkılara ağlamış
aldanmalarıma gülmüşüm
şiirlere bağlanmış
kelimeleri mabut bilmişim.

onca derinken hâlâ arayışım
gizemli bir çukur
yorulmuşum, uykularıma kadar üveyken
dünyamı altüst edip,
beceriksizliğimi, esrikliğimi
bulamamışım
benliğimi saracak bir oyuntu.

15 Haziran 2022 17:00
Nevin Akbulut

Hikâyesi: Ruhumdaki kimlik

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut nevinakbulut psikoloji yeni yazı

Tekinsiz Vakitler

Endişeli günlerin geleceği, kâbuslu gecelerden bellidir. Kaygı; yaşadığın saatlerin belirsizlik ve değersizleştirilmesidir.

Deneyim, eşi olmayan bir ucubeye dönüştü. Varlığın yerini bambaşka bir dünya aldı. Anılar toz bulutuna dönüştü, artık başka bir yıldızın sömürgesindeydi hayat. Yarı hayalet yarı canlı varlıklarla dolaşıp, duruyorduk. Tıpkı dünyadaki hâliyle; yaşarken ölü olup, öldükten sonra bile bazılarının hâlâ yaşıyor olması gibi. Bir türlü yok olduktan ya da bir değeri kalmadığı hâlde, gömmeyi beceremediğimiz zamanlarımız gibi. Eski imparatorlukların ruhlarının saklı olduğu evrene yatay geçiş yapmıştık. Başka, eski ama yeni yüzlerle saklanan ama bilinene gerçeklerin gölgesinde yolculuk ediyorduk. Her şey kahrolası bir metalik zamandaydı, sanki sesler tiz çıkıyor, gıcırtıdan öteye geçmiyordu, güzel ses denilen bir şey yoktu. Müzik susmuştu. Beyin uğultularımızla haberleşiyor ya da anlaşabiliyorduk.

Yaşanılabilir bir hayattı ama çekilesi değildi. Sinir bozucu, boğuk, kaba ve kasvetliydi. Keşke her şey bitmeden önce yok olmayı becerebilsek, bu kadar ölümsüz olmayıp, devamlılığı sağlayabilseydik. Varlığımız dâhil, dünyamızın kıymetini gerçekten bilebilseydik, çıldırmasaydık bunca. Güzel hayallere değil de, anlamsız hayaletlerin peşinde sürünmeseydik, her şey bitmeden önce.

Ölüm soğukluğuna akraba olduğumuz gecelerde, yorgandaki kuşlar tekinsizce cıvıldıyor. İçimde ısıtıp söylediğim buz gibi şarkılar dilimin ucunu uyuşturuyordu. Mermer tenin soğukluğu ölüme ait hissettiriyordu. Üşümekten moraran elleri ve kelimeleri nereye taşıyacağımı bilmiyordum. Bu ellerle olmazdı taşımak, tutunma yetisini kaybetmiş gibi. Ölüme uzak rüyalar görüyordum, ıstırapla uyuduğum gecelerde. Isınınca daha çok yaralanan şeyler vardı, hatırlamak gibi, umutlanmak gibi. Güneşi bu kadar hayal etmek, onu getirmiyordu. Bir şeyi her gün unutmayı dilemek, onu her gün hatırlamak demekti. Şair şiirin içinden çıktı, özne varlığındaki anlamını yitirdi. Geriye kalan yüklem, hiçbir şeyi toparlayamadı, eylemler de pek işe yaramadı.

Bakışlarım boşluktaydı, sen en büyük göz yanılmam oldun. Bunu izaha cüret edemediğimden, kelimeleri haybeden harcamış oldum. İnanmak diye peşine düştüğün her kelime ruhuna tuzak. Aldanmak her defasında, bile isteye kurduğun tuzaklara yine kendinin yakalanması. Yıllar önce ezbere bildiğin o şiiri yıllar sonra bir yerde görüp okuyunca, hissettiğin o değişiklik, işte yaşanılanlar, yaş alınanlar, değişenler, geçen zamanın dışarı doğru dönüp, durması.

Herkes yok oluyor, yok oldu. O kadar sessiz oldu, bitti ki her şey, hiçbir şey yapamadım, bir şey de diyemedim. Ama dağıldım, durup, kaldığım yerde ufalandım. Gürültüden biraz sıyrılsak, iç sesimiz boğacak bizi. Bazı sabahların olmasına bu yüzden gerek yokmuş gibi geliyor. Biraz zaman geçsin öyle yapayım dediğin her şey, ertelediğin o zamanda sana aynı duygularla geri dönmüyor. Harcamış oluyorsun. Doğru zaman yok, sadece ne yaşanılması gerekiyorsa o yaşanıyor. İleride şu kitabı okuyacağım diyerek, şimdiki zaman ve bulacağın anlamlara güvenmediğin için ertelediğin o kitap, zamanı geldiğine inanıp, okuduğunda sana şimdiki hissettiklerini hissettiremeyecek. Aynı duygularla hissedemeyeceksin hiçbir şeyi. Tıpkı şuan benim bu cümleleri dökerken, aslında çok daha güzellerini içimden geçiriyor olduğum ama buraya dökene kadar kayboldukları gibi.

Binlerce yalanın içinde kendine gerçek bir hikâye arıyorsun, bulamazsın. Sen de biraz yalan olacak, çokça kanacak ve yalanlarla birleşeceksin. Bilinmeyen ve görülmeyecek, gerçekliğini yitirmiş umutların hücumundan, ne kadar sakınsan da kurtaramayacaksın kendini. Üstelik sana bedelsiz de sunulmayacak hiçbir umut, hepsinin bir karşılığı olduğu hâlde, senin tüm ümitlerin yine boşa çıkacak. Giden her zaman olduğu gibi senden giderken, kendin azalacaksın.

Yeteri kadar birikse, bir yerde taşıp, bırakmaz mıydı kendini her şey? Taş olsa… Neyin sabrı ve neyden dolayı bunca dayanıklıydı içimiz? Salmamız gereken yerde, tutunacak ne bulduk da arsız, inatçı bir yapışkan gibi hiç bırakamadık yaşamayı? Kabullendik mi her şeyi? Korkak olduğunu yeni mi öğreniyorsun? Bir şeylerin bittiğini biliyorum içimde, bunu olmadığını hissettiğimde artık duyamadığım rahatsızlıktan anladım. Asıl eksik hissettiren bu hissizlik ve zamanında arayıp da bir türlü bulamadığım umarsızlık.

Tüm bunları hak ettiğine inandığındaki, o teslimiyetten yıkılacaksın. Bu sefer başka bir şeye teslim olacaksın, bir diğer esaretten kurtulmak için zaten bambaşka bir tutsaklık gerekirdi. Umduğum fırtınalar hep ummadığım anda gelmişti, o yüzden zaten fırtına diye tanımlıyordum. Ne kadar sıkıcı olduğumu yıllardır hep aynı yerde beklediğimden anladım. Sıkılmıyordum ama sıkıcıydım. Herkes gelip, gidiyor, gelip, geçiyor, gelmeden gidiyordu, ben hiçbir şey yapmıyordum. Külün hikâyesi ateşten daha çoktu ve daha çok yerli yerindeydi, ateş gibi uçmuyordu, oturaklıydı. Varlığım yok mu olsun yoksa sürüp, gitsin mi bilmiyorum, bu cümledeki yoksa kelimesinin melankolisini taşıyorum, nişan gibi, meftunuyum. Kemiklerim gibi kalbim de o kadar sağlammış ki, bir türlü tam dibine kadar kırılacak bir şey bulamadım kendime, kökten kırılacak ve sonsuza kadar gidebilecek.

Göğe doğru yükselen gökdelenlerden sonra göğe uçan çamaşırları, uçup, kaçan ve dönmeyen balonları özlüyorduk. Şiir gibi anlatılıyordu her şey ama şiirden uzak, evhamlı bir romanı andırıyordu. İnsanlardan çok yerleri özlüyordum, uzun süre bir şeyi bekledikten sonra, artık o süreyi doldurduğundaki karanlık huzurdan bahsediyorum. Doldurdun, tamamladın ve kapattın, artık beklemeyeceksin.

Kanatlarının aldığı kadar yükünle, toparlanıp, gidemedin şuralardan. Gitmek kolaydı belki de, toparlanmayı beceremedin. Yeni bir berrak sayfaya başlamak hem zoruna hem de ağrına gidiyordu, kabullenmek gerekirdi artık bir saatten sonra, eski sayfaların aslında ne kadar da kirlendiğini. Ölemedim çiçekler gibi, soldukça. Hasret duyduğun her şeyi o şekilde ve tam orada dondurup, bıraktın. Yeni özlemler de duymuyorsun artık, kendini de dondurdun, dolman gereken yerde, bıraktın önceyi ve daha sonrayı. Hiçbir paragrafı tam olarak bitiremiyorum son günlerde, içimin sıkıntısından teselli bulduğum kelimeler de bir işe yaramıyor artık. Kalbimin ucuna kadar gelip de diyeceğim diye çırpınmalarım da sustu artık, çaba harcamamayı da öğrendim, kendimden yiye, bitire.

Ortalıkta dolaşan, hayalî bir karakter olsaydım, virgül gibi bir hayatım olsaydı, ne de olsa yarım yamalaktı her şey, uyumlu olurduk, hazır içim de bu kadar hayal doluyken, gerçek olmak çok acımasız ve zor. Kara bir haber gibi dolaşıyor şimdilerde kendi gölgem, kendime yabancıyken, gölgeme nasıl yakınlık duyabilirdim ama gittiğim, gördüğüm, bildiğim şeylerin bir kanıtı olmalıydı, kendimi gölge yerine koyup, gölgeyi kendimin bir paralel uzantısı gibi sahiplendim. Zifiri bir kuyuya paraşütsüz düşer gibi günler geçirdim, biraz yüreğimiz de kabaracak ve kararacaktı tabi, hayalî karakter olamamanın bir uzantısı bu da bence. İçinde bir türlü barındıramadığın iç içe geçmiş duygularla; kaygı, belirsizlik ve umursamazlık ne yapacağımı bilmiyorum.

Birçok şeye “kader” deyip geçiyorsunuz. Herkes kendisi edip, kendisi buluyor, sonra da bunu kaderin üzerine atarak, o tembellikteki uyuşukluğa sarılıyor. Bir şeyleri bilmektense, belirsizlikteki kaostan beslenmek daha iyi geliyor çünkü sıradanlık yormaz, üzmez ve kırmaz zannediyor, uyuşukluk ve bitkinlik tam da bu, ardından da hissizlik getiriyor. Herkese uyum sağlamaya uğraşırken, kendiyle bir türlü geçinemiyor, kendinden uzaklaşıyor hissizleştikçe. Her şey bu kadar tekrardan başka bir şey değilken, hepimiz düzmece bir umutla finalde bir sürpriz bekliyoruz.

18.03.2022 14:20
Nevin Akbulut