Browsing Category

kâbus

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Yapay Dönüşüm

Yaşamayı meğer tüm isyanlarına rağmen ne kadar da seviyormuş, bulunduğu ortamda olabilmenin rahatlığı için sırasıyla her şeyi yapacaktı. Kendini kabullendirmek için, hiç istemediği şiirleri yazacak, hatta sağdan soldan arakladığı cümleleri biraz karıştırıp, aralarına kendinin sandığı kelimeleri serpiştirip, sunacaktı. Bir zaman sonra kendinin olduğuna o kadar inanacaktı ki, sonra çoğunluk tarafından beğenilmenin o sarhoş edici kasvetine aldanacak, sevmediği ve hatta hiç sevemeyeceği şeyleri yapmaya başlayacaktı sırayla. Hiç fotoğraf sevmediği hâlde kendi üzerinde bile eğreti durduğunu bildiği pozlar verecek, gerekirse yerlerde yatıp, yuvarlanacak, şaşkın, çatık kaşlı, abartılı pozlarına her gün yenilerini ekleyecekti. Zamanla hep kızdığı, hatta karşı olduğu ve en yakınıyla her muhabbetinde sürekli eleştirip, dalga geçtiği kişilerin izinden gidecek, onları taklit etmeye çalışacaktı, artık sadece önemli olan bu camiada var olmaktı, üzerine olsun ya da olmasın, eğreti dursun ya da durmasın. Öyle ya üç-beş kişi eleştirir sadece belki ama diğer taraftan yüzlerce kişi beğenirdi, o yüzlerce kişi binlere dönüşecekti, zaten durmadan hep bir şeylere, ortamına göre dönüşmüyor muydu? Sağdan soldan arakladığı şiirsel zannettiği cümleler ya da taklit ettiği pozlar, kullandığı kelimeler değildi tek hırsızlığı, içinden kendini çalmıştı, o yüzden tüm bunların hiç önemi yok, zamanında hiç kimsenin yüzüne bakmadığı, beğenmediği yazılarına değerlendirmeye çalışıp, değer katan, anlamlandıran, yükselten o tek yüreğin bile ezilmesi hiç önemli değildi. Kendinden geriye yapay ve sahtelikten başka hiçbir şey kalmadığına göre ezip, geçtiği gerçek şiirleri de unutabilirdi. Dönüp, arkasına bakmaz, hatırlamazdı, ne de olsa parodiydi her şey.

Zamanının, varoluş nedeninin haklı isyanı şimdi sakinlemiş, saçlarına kadar yerleşmiş o yapaylık yüzünden değil belki ama gülümsemesinden okunuyordu çünkü o sert hatlar çok nadir gülümserdi, her şey gibi gülümsemesi de yumuşamış, kayganlaşmıştı. Hayat hiç değişmeyeceğim diyenleri bile bir gün sınar gibi özenti çukurunun içine fırlatıp, atıyordu demek. Kendine olan bağlılığın ve değerlerinle ölçülebiliyordu her şey, ilk yıkımda yıkılıp, onların istediği kişiye dönüşecek kadar güçsüzmüş ya da yeterince ezildiğine ikna olduğu için bu yolu seçmişti belki bilinmez. Ama şair bile bir gün şuanda ya da günün sonunda veya ömrünün ortasında, sonunda fark etmiyor suni bir şeye, içinde hiç taşımadığı duygulara öykünebiliyor, imitasyon gibi kalabiliyordu yaşamının devamında. Özgürlük diye tutunduğu inandığı her şeyi, sahte zevkler uğruna harcayabiliyordu. Hiç tarzı olmadığı hâlde yaptığı şeyler için, kimseden özür dileyecek hâli yoktu ya. O derece ince düşündüğü de hiç olmamıştı. Düşünenleri de sorunlu olarak tanımlardı. Kendini kolaylıkla unuttuğuna göre, onu azıcık hatırlayanlara da bir şey borçlu olduğunu hissetmiyordu.

Tüm sahtelikleri fark edene kadar ışıldayacak, parlayacak yeryüzünde amaçsızca. Etrafının da değersiz bir çemberden örüldüğünü anladığında kendi değersizliğinden iğrenecek, yine de kusmak için bile aradığı hiçbir yerde bulamayacak kendini. Kusamadıkları, sustuklarına ve içine attıklarına karışacak, olmayan varlığını şişirecek, içinin boşluğunu böyle doldurduğunu zannedip, oyalanacak.

Kendinden ödün vermek, kendini yitirmek, kendini hiç olmayacak biri hâline dönüştürmek de yetmemişti, daha fazla beğeni için, daha fazla sisteme hizmet etmesi gerekiyordu. Kendinden ne verebilirse sonuna vermeli ve ne kadar çok hiç ilgisi olmayacak kişiler bile olsa izlenmeli, okunmalı, takip edilmeli, varlığını herkesin bilmesi gerekiyordu. Ruhundaki açığı, açlığı b şekilde susturabileceğine inanıyordu. Yaptı da, sonuçta hiç hayal edemeyeceği, o çok güvendiği bir tutam kalmış, çok uzaklardaki dostlarının da tahmin edemeyeceği bir şeye dönüştü. Şimdiye kadarki her yaşadığı kötü şeyin, talihsizliğin, kaderin (ki kendisi çok inanırdı), affı, mağfireti, tesellisi olarak gördü bu yavan, içi boşaltılmış, geçici heves ve meraklarla sıvanmış sevgiyi.

O ufak tefek, bir avuçtan daha az kalmış, kendisini gerçek dünyada önemseyen dostları onun bu hâline, içerleyip, üzülmekten öteye geçemiyorlardı, sınırdı çünkü hiç kabullenemedikleri. Geçip, gidemezlerdi yanlarına. O kadar görmek istemiyorlardı artık onu, içlerinde herkes ne derece yalandan da olsa çoğaltsa da onlar azaltmış, bitirmek istiyorlardı. Onlar yerlerinden kıpırdayıp, herhangi bir hamle bile yapmaya değer görmüyorlardı şu zamanı, okunmak bile istemiyorlar, hatta bir tek kendi kendilerine yazıyorlardı, kalemleri kendilerine, hüznü, derdi, kederi de hep içlerineydi. Bir anlatabilselerdi, buna da hiç lüzum yoktu, hem de artık biliyorlardı anlaşılmayacaklarını. Asıl akıntıya karşı kürekleri bırakan onlardı, o diğerleri küreklere asılmış, akıntı yönüne gitmeye uğraşıp, milyonların içinde kendilerine yer edinmeye çalışmış, oldukça da başarılı olmuşlardı. Ümit dünyasıydı ne de olsa, bir yerde uzak bir zaman diliminde, her şeyin gerçekten hissedileceğini, yüzeysel değil de, içsel olacağına inanıyorlardı hâlâ. Umut bundan sonra yalandan başka bir şey değildi, yine de bunu içten içe hissetseler de, kendilerine anlatamıyorlardı. Kendine anlatamadıklarını, kimseye dökemezlerdi ya. Sonsuza kadar gitse de bu suskunluk, kabullenilmiş, benimsenmişti. İhtiyaç olan şey buydu belki de, susmaktı, onca sesin çokluğuna ve karışıklığına karşın susmak. En azından bu şekilde sadece kendilerinde de olsa, var olacaklarını biliyorlardı.

Arsızca ve yersizce fışkıran özgüven patlamalarıyla ne yapacağını, nereye gideceğini bilemediği için bu durumdaydı. Böyle asılı, anlık… Kendini yıllar geçtikçe içine kapatan insanların tam tersine, her durumda ve şartta görülebilir olmaktı tek isteği. Görülebilir olunca varlığını kabul ettirip, kendi varlığına da inanabilmekti belki amacı. Birileri tarafından onaylanamıyorsa varlığı da yok demekti. O kadar yok olmuştu ki yıllar içinde, en ufak bir varlık ışığına flaş gibi sadece yanıp, sönse bile, ona da razıydı.

İnsana en büyük zararı, başka bir insan değil de, yine kendi verirdi çünkü tüm bunlara dışarıdan ve içinde olabileceklere yalnız kendisi izin verirdi, kendinin sorumluluğundaydı bu. Bu kadar görünür olup, kolay yoldan kendimizi infilak ettirmekti belki amacımız. Zaman gelmiyorsa, hayat da gelemiyorsa hakkımızdan, hastalıklar, ölümler de bir işe yaramıyorsa insanlar hiç yaramazdı. Biz kendimiz gitmeliydik o zaman belamıza. O yüzden bizzat kendimiz el atıyorduk bu ucuz ve çabuk sona. Anlıyor, hak da veriyordum artık uzun zaman sonra, ama herkes başka şekilde yok olmayı tercih ederdi, tıpkı aynı şeyi, hepimizin türlü kelimelerle anlatması gibi. Üstelik aynı şeyi anlattığımız hâlde, anlaşamadığımız gibi. Huzura alışık olmayanların memnuniyetsizliği, gerilim gibi bir anda huzurlu bir şeyle karşılaşınca ortaya çıkardı çünkü onlara göre huzurla huzursuzluk yer değiştirmiş, içlerinde çok güzel dönüştürmüş, bu yüzden de bu tanıdık olmadıkları hisler karşısında, hissiz kalmayı tercih ederlerdi. Bilinmeyenden uzak durma, kaçma, saklanma, bir tür gizleniş, ancak böyle güvende hissedilebilirdi.

Her şeyin hızla dönüştüğü şu zamanda, hiçbir şeyin artık başladığı gibi sona ermeyeceğini biliyorduk. O da biliyordu, şu uyuşmuş zamanın tadını, daha da uyuşarak geçiriyordu. Bir gün komple uyanacak, rüya gibi, belirsizlik gibi bir şeyden tamamen ayılıp, aydınlanacağını biliyor, şu uzak durumunun ve uzatmalarının da bir daha geri gelmeyeceğini bildiğinden, yaşıyordu, yaşadığını zannetmek değil, o sahiden böyle yaşıyordu. Uyandığı anda bitecekti çünkü tüm yalın, yapay hikâyesi.

Üç Kasım İki Bin Yirmi İki 16:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji Şiirler yeni şiir

Mavi Yok

Ziyanı yok ki, artmıyor
Ne balığa tuz yetiyor, ne yaraya
Ne bana sus yetiyor, ne kelimelere
Mavi yok
Babamın saati kolumda, annemin elleri
Yeni bir zaman yok
Her şey kullanılmış çokça
İzlediğim her şey önceden görülmüş
Bulamadığım her bilmece eskiden bilinmiş
Okuduğum her kitap bir yerlerde yaşanmış
Sevdiğim her şey bana uzakmış
Fakat sormam lazım;
Bir yerlerde yaşanacak bir şey kalmadıysa hâlâ
Neden buradayım?

Bitecekse bu şiirler bir yerde
Susacaksa kelimeler hiç sormadan
Bir zaman sonra yanacaksa yaşanan her an
Yanlışın içindeyse bunca sevmek
Nefret etmeyi de kalbin yemiyorsa
Ama yine de her canlı en az bir canlıyı yemek zorundaysa
Evcilik oynamaktan öteye geçmiyorsa evlilik
Bu bağlılık fazla değil mi?

Susmuyor siren sesleri
Kâbuslardan ve onlardan artan zamanda
Ne yaşadıysak haksız şekilde
Bölüşmenin manası var mıydı bu yoksunlukta?
İki şey susturabilirdi bizi
Düzensiz ama kafiyeli
Kısa cümle ama uzun uzadıya kelimeler
Sorsalar kısa kesiyorum derdim
Bitiremediğim her şeyi
Biriktirmeye meyilliyim.

Önemsiz ama kararsız betimlemeler
Hesapsızca uçup, giden, üzüp, giden, hep ama hep giden imgeler
Pervasızca sorulmaya çalışılan hesaplar
Kalbimin almadığını, beynimin de sınır dışı etmesi
Zehrin suya sustuğu
Bunca kusmalar, susmaktan çok
Bitmeyen anlatmalarla laf kalabalığı yapmışım
Uzayı biraz da ben doldurmuşum, nefessiz kaldığım anlarda
Ama en güzel anları onunla birleştirebilince
Kendime de yakıştırabilirim zannettim.

Her sokak başında başka bir yerinden kırıldı anlar
Ortalık yerde susmalar, bizi hep didikleyen ayrılıklar
Özensiz ama kenarda kalmanın ihtiyacı ile
Susuyorum koltuk deseni gibi
Madem her şey bu kadar normaldi
Zamanın o ulaşılmaz yerinden kopup
Niye vurdum tereddütsüzce sahile
Susuzluğun dindiremediği, kusurlu bir adanmışlıkla…

 

Otuz Bir Ekim İki Bin Yirmi İki 14:00
Nevin Akbulut

Şiiri hikâyesi: Çok güzel bir tek edilmiş buldum, çöplük kenarında.

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut nevinakbulut psikoloji yeni yazı

Tekinsiz Vakitler

Endişeli günlerin geleceği, kâbuslu gecelerden bellidir. Kaygı; yaşadığın saatlerin belirsizlik ve değersizleştirilmesidir.

Deneyim, eşi olmayan bir ucubeye dönüştü. Varlığın yerini bambaşka bir dünya aldı. Anılar toz bulutuna dönüştü, artık başka bir yıldızın sömürgesindeydi hayat. Yarı hayalet yarı canlı varlıklarla dolaşıp, duruyorduk. Tıpkı dünyadaki hâliyle; yaşarken ölü olup, öldükten sonra bile bazılarının hâlâ yaşıyor olması gibi. Bir türlü yok olduktan ya da bir değeri kalmadığı hâlde, gömmeyi beceremediğimiz zamanlarımız gibi. Eski imparatorlukların ruhlarının saklı olduğu evrene yatay geçiş yapmıştık. Başka, eski ama yeni yüzlerle saklanan ama bilinene gerçeklerin gölgesinde yolculuk ediyorduk. Her şey kahrolası bir metalik zamandaydı, sanki sesler tiz çıkıyor, gıcırtıdan öteye geçmiyordu, güzel ses denilen bir şey yoktu. Müzik susmuştu. Beyin uğultularımızla haberleşiyor ya da anlaşabiliyorduk.

Yaşanılabilir bir hayattı ama çekilesi değildi. Sinir bozucu, boğuk, kaba ve kasvetliydi. Keşke her şey bitmeden önce yok olmayı becerebilsek, bu kadar ölümsüz olmayıp, devamlılığı sağlayabilseydik. Varlığımız dâhil, dünyamızın kıymetini gerçekten bilebilseydik, çıldırmasaydık bunca. Güzel hayallere değil de, anlamsız hayaletlerin peşinde sürünmeseydik, her şey bitmeden önce.

Ölüm soğukluğuna akraba olduğumuz gecelerde, yorgandaki kuşlar tekinsizce cıvıldıyor. İçimde ısıtıp söylediğim buz gibi şarkılar dilimin ucunu uyuşturuyordu. Mermer tenin soğukluğu ölüme ait hissettiriyordu. Üşümekten moraran elleri ve kelimeleri nereye taşıyacağımı bilmiyordum. Bu ellerle olmazdı taşımak, tutunma yetisini kaybetmiş gibi. Ölüme uzak rüyalar görüyordum, ıstırapla uyuduğum gecelerde. Isınınca daha çok yaralanan şeyler vardı, hatırlamak gibi, umutlanmak gibi. Güneşi bu kadar hayal etmek, onu getirmiyordu. Bir şeyi her gün unutmayı dilemek, onu her gün hatırlamak demekti. Şair şiirin içinden çıktı, özne varlığındaki anlamını yitirdi. Geriye kalan yüklem, hiçbir şeyi toparlayamadı, eylemler de pek işe yaramadı.

Bakışlarım boşluktaydı, sen en büyük göz yanılmam oldun. Bunu izaha cüret edemediğimden, kelimeleri haybeden harcamış oldum. İnanmak diye peşine düştüğün her kelime ruhuna tuzak. Aldanmak her defasında, bile isteye kurduğun tuzaklara yine kendinin yakalanması. Yıllar önce ezbere bildiğin o şiiri yıllar sonra bir yerde görüp okuyunca, hissettiğin o değişiklik, işte yaşanılanlar, yaş alınanlar, değişenler, geçen zamanın dışarı doğru dönüp, durması.

Herkes yok oluyor, yok oldu. O kadar sessiz oldu, bitti ki her şey, hiçbir şey yapamadım, bir şey de diyemedim. Ama dağıldım, durup, kaldığım yerde ufalandım. Gürültüden biraz sıyrılsak, iç sesimiz boğacak bizi. Bazı sabahların olmasına bu yüzden gerek yokmuş gibi geliyor. Biraz zaman geçsin öyle yapayım dediğin her şey, ertelediğin o zamanda sana aynı duygularla geri dönmüyor. Harcamış oluyorsun. Doğru zaman yok, sadece ne yaşanılması gerekiyorsa o yaşanıyor. İleride şu kitabı okuyacağım diyerek, şimdiki zaman ve bulacağın anlamlara güvenmediğin için ertelediğin o kitap, zamanı geldiğine inanıp, okuduğunda sana şimdiki hissettiklerini hissettiremeyecek. Aynı duygularla hissedemeyeceksin hiçbir şeyi. Tıpkı şuan benim bu cümleleri dökerken, aslında çok daha güzellerini içimden geçiriyor olduğum ama buraya dökene kadar kayboldukları gibi.

Binlerce yalanın içinde kendine gerçek bir hikâye arıyorsun, bulamazsın. Sen de biraz yalan olacak, çokça kanacak ve yalanlarla birleşeceksin. Bilinmeyen ve görülmeyecek, gerçekliğini yitirmiş umutların hücumundan, ne kadar sakınsan da kurtaramayacaksın kendini. Üstelik sana bedelsiz de sunulmayacak hiçbir umut, hepsinin bir karşılığı olduğu hâlde, senin tüm ümitlerin yine boşa çıkacak. Giden her zaman olduğu gibi senden giderken, kendin azalacaksın.

Yeteri kadar birikse, bir yerde taşıp, bırakmaz mıydı kendini her şey? Taş olsa… Neyin sabrı ve neyden dolayı bunca dayanıklıydı içimiz? Salmamız gereken yerde, tutunacak ne bulduk da arsız, inatçı bir yapışkan gibi hiç bırakamadık yaşamayı? Kabullendik mi her şeyi? Korkak olduğunu yeni mi öğreniyorsun? Bir şeylerin bittiğini biliyorum içimde, bunu olmadığını hissettiğimde artık duyamadığım rahatsızlıktan anladım. Asıl eksik hissettiren bu hissizlik ve zamanında arayıp da bir türlü bulamadığım umarsızlık.

Tüm bunları hak ettiğine inandığındaki, o teslimiyetten yıkılacaksın. Bu sefer başka bir şeye teslim olacaksın, bir diğer esaretten kurtulmak için zaten bambaşka bir tutsaklık gerekirdi. Umduğum fırtınalar hep ummadığım anda gelmişti, o yüzden zaten fırtına diye tanımlıyordum. Ne kadar sıkıcı olduğumu yıllardır hep aynı yerde beklediğimden anladım. Sıkılmıyordum ama sıkıcıydım. Herkes gelip, gidiyor, gelip, geçiyor, gelmeden gidiyordu, ben hiçbir şey yapmıyordum. Külün hikâyesi ateşten daha çoktu ve daha çok yerli yerindeydi, ateş gibi uçmuyordu, oturaklıydı. Varlığım yok mu olsun yoksa sürüp, gitsin mi bilmiyorum, bu cümledeki yoksa kelimesinin melankolisini taşıyorum, nişan gibi, meftunuyum. Kemiklerim gibi kalbim de o kadar sağlammış ki, bir türlü tam dibine kadar kırılacak bir şey bulamadım kendime, kökten kırılacak ve sonsuza kadar gidebilecek.

Göğe doğru yükselen gökdelenlerden sonra göğe uçan çamaşırları, uçup, kaçan ve dönmeyen balonları özlüyorduk. Şiir gibi anlatılıyordu her şey ama şiirden uzak, evhamlı bir romanı andırıyordu. İnsanlardan çok yerleri özlüyordum, uzun süre bir şeyi bekledikten sonra, artık o süreyi doldurduğundaki karanlık huzurdan bahsediyorum. Doldurdun, tamamladın ve kapattın, artık beklemeyeceksin.

Kanatlarının aldığı kadar yükünle, toparlanıp, gidemedin şuralardan. Gitmek kolaydı belki de, toparlanmayı beceremedin. Yeni bir berrak sayfaya başlamak hem zoruna hem de ağrına gidiyordu, kabullenmek gerekirdi artık bir saatten sonra, eski sayfaların aslında ne kadar da kirlendiğini. Ölemedim çiçekler gibi, soldukça. Hasret duyduğun her şeyi o şekilde ve tam orada dondurup, bıraktın. Yeni özlemler de duymuyorsun artık, kendini de dondurdun, dolman gereken yerde, bıraktın önceyi ve daha sonrayı. Hiçbir paragrafı tam olarak bitiremiyorum son günlerde, içimin sıkıntısından teselli bulduğum kelimeler de bir işe yaramıyor artık. Kalbimin ucuna kadar gelip de diyeceğim diye çırpınmalarım da sustu artık, çaba harcamamayı da öğrendim, kendimden yiye, bitire.

Ortalıkta dolaşan, hayalî bir karakter olsaydım, virgül gibi bir hayatım olsaydı, ne de olsa yarım yamalaktı her şey, uyumlu olurduk, hazır içim de bu kadar hayal doluyken, gerçek olmak çok acımasız ve zor. Kara bir haber gibi dolaşıyor şimdilerde kendi gölgem, kendime yabancıyken, gölgeme nasıl yakınlık duyabilirdim ama gittiğim, gördüğüm, bildiğim şeylerin bir kanıtı olmalıydı, kendimi gölge yerine koyup, gölgeyi kendimin bir paralel uzantısı gibi sahiplendim. Zifiri bir kuyuya paraşütsüz düşer gibi günler geçirdim, biraz yüreğimiz de kabaracak ve kararacaktı tabi, hayalî karakter olamamanın bir uzantısı bu da bence. İçinde bir türlü barındıramadığın iç içe geçmiş duygularla; kaygı, belirsizlik ve umursamazlık ne yapacağımı bilmiyorum.

Birçok şeye “kader” deyip geçiyorsunuz. Herkes kendisi edip, kendisi buluyor, sonra da bunu kaderin üzerine atarak, o tembellikteki uyuşukluğa sarılıyor. Bir şeyleri bilmektense, belirsizlikteki kaostan beslenmek daha iyi geliyor çünkü sıradanlık yormaz, üzmez ve kırmaz zannediyor, uyuşukluk ve bitkinlik tam da bu, ardından da hissizlik getiriyor. Herkese uyum sağlamaya uğraşırken, kendiyle bir türlü geçinemiyor, kendinden uzaklaşıyor hissizleştikçe. Her şey bu kadar tekrardan başka bir şey değilken, hepimiz düzmece bir umutla finalde bir sürpriz bekliyoruz.

18.03.2022 14:20
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji

Filler Kadar Unutamıyorum

Bazen kendimden o kadar sıkılıyordum ki; ölsem cenazemi ilk ben terk ederim herhalde diye düşünmeye başladım. Kaçar, gider, kurtulduğuma sevinirdim, öyle ya beni tutacak kimse olmayacaktı o zaman, ben bile. Artık anmam gereken yerde susar, anlamam gereken yerde de sıkılırdım. Kaybettiğim ilhamın tanıdık izlerine bir yerlerde rastlarım belki aniden. Kayalıkların üzerinde gezinirken, dağ keçisi gibi ruhumla karşılaşırım bir zaman sonra, tanımıyormuş gibi yaparım. Öyle ya var olduğun ruhun bile bir gün nedensizce yabancılaşacaktır sana, canının uçurumları istediği zamanlar tanıdık kalır bir tek. Bir saat bile dayanamam, katlanmak gibi gelir tüm bu gördüklerim, o yüzden gördüğüm her çölü dağ bilir, her dağı rüzgâr uğultusundan dolayı deniz zanneder, tırmanmaya çalışırken biraz daha dibi boylarım. Böyle canından vazgeçiyordu demek bir şekilde yaratılmışlar.

Ruhunu parmaklarından yemeye başlamıştı önceleri. Yazacaklarını gözleriyle yazar, hayal gücüyle oturtabilirdi bir zemine. Bunun devamından korkuyordu, daha fazla kendinden bir şey eksilmesinden, ne de olsa alışmıştı bunca yıldır. Oysa dünyanın ters dönmesi gereken zamanlar yok muydu? Her gün oluyordu ama yine dünya yeryüzüne oturmuş, öylece kalıyordu. Kıpırdamıyordu yerinden. Tersten yağmur yağmalıydı, yeryüzünde olan her lanet ve kötülüğün yağmurla birlikte gökyüzünde bir yere kapatılması gerekiyordu. Dünyaya niye bir şey olmuyordu da, bu kadar kendini yiyip, bitiriyordu?

Kalitesiz zamanların, olgunlaşmamış isyanından bahsetmiyorum size. Her gece rüyaların içine sızan amansız kâbusların nasıl gerçekten bile daha fazla olduğundan bahsediyorum. Her şeyi bunca hissederek ne kadar hata yaptığımı artık anladığımı ama geri de dönemediğimi bildiriyorum. Bu kâbusların bitme sırası bir türlü gelmiyor, başkalarına da gittikleri yok, gitse bile onların umursamadığı kesindir. Diyorum ya; her şey hislerle alakalı. Bu kadar hissetmesem tesadüfleri sadece tesadüf kabul eder, geçer, giderdim. Fazladan anlam yüklemem gerekmezdi. Her şeyin bunca anlamlı olduğunu varsayınca da kendimi koyacak yer bulamıyorum. Ait hissetmekten de bahsetmiyorum, çok daha fazlası. Her şey bir bütünmüş aslında ayrı da olsa, her şey koskocaman bir yapbozun ana parçası gibi. Kendimi yiyip, bitirirsem o parça belki gerçekten bozulur. Anlam arayacak ya da yükleyecek zaman bulamam o zaman. O yapboz belki gerçekten yok olur, bozacak bir şey kalmaz o zaman ortalıkta ya da gerçekten yoktur aslında. Zaman sarsılsın, dünya azıcık da olsa yerinden kıpırdasın ve tüm kötülükler sarsılsın isteyerek, çok mu hayal kurmuş oluyorum? Bence değil, asıl diğerleri çok hayalsiz yaşıyor. Gerçeği bu kadar kolay kabullenmek de bir miktar güçsüzlüktür.

Rahatsız düşlerden kurtulmak için varlığımın yarısını heba etmeye hazırdım. Bir sabah uyandığımda yarımımdan kurtulmuş olacağıma gittikçe inanmaya başlamıştım. Fakat sonra yarımım başka bir yarım kişisine dönüştü hem de küçücük odamda. Artık aynı olmayan iki kişi gibiydik. Şimdi gerçek anlamda kendime bile yabancıydım, kurtulmak isterken böyle bir tuzağa hem de bu kadar kolayca düşmemi affedemiyordum. İnsanlarla ilgili hep yanlış şeyleri unuttuğumu böylece anladım, bazı şeyleri unutmak, o şeylerin yeniden olabilmesi demekti, kendine ve içine zarar demekti. İçimden başka bir yerim var sanıyordum. Demek böyle yabancılaşıyordu herkes.

Beni sabah akşam bekleyen uçurumlar vardı, annem bile yolumu bu kadar gözlememiştir. Şamar damarın üstüne binerken, içimde daralan kanımla birlikte, oradan oraya volta atarken, olmamış çocuklarımın sahip olduğu zamanlarımdan harcıyorum. Ödünç zaman alamazdım, borç zaman da veremezdim, kendimi tüketmekten bahsediyorum, kimseyi harcayamazdım.

Filler kadar unutamıyorum, bu da benim sorunsalım. Ruhumun havailiğinden ve gittiği dolaylı ve alaylı yollardan çıkamıyorum. Dolayısı ile dediğim hiçbir şey yerine ulaşmıyor, dolayısı ile amacına da. Kırılan bir güvenin en sessiz ezgisiyim. Kırık, dökük hikâyelerin paramparça döküntüsüyüm. Apaçık göründüğü hâlde aldandığım ve yara aldığım şeyler oldu. Gerçeklerden yana değildim. Boşluğa yazılan mektup gibiydi sözlerim. Her şey benim hatırladığım gibi olamaz değil mi? Ben evvela kendimi, sonra da herkesi yanlış anlamışım.

Gittikçe daha mavi oluyordu, hayal gibi bir şeydi ama hayal değildi. Hayatına ilk kez giren bir rengin şaşkınlığı gibiydi tonu. Ulaşılamayacak kadar derindeydi. Bir şiir yan gelip, bir paragrafa yaslanabilirdi. Ama sanki hep “hazır ol”da, hep ayakta gibi yorgundu.

Unutmasından çok, kendine unutturmak istemiyordun. Her sabah bunu kendine hatırlatarak uyanıyordun. Kendi özgür fikrin böylece önemsizleşti, yerini dayatma, korku ve baskı aldı. Böylece özgürlüğünün üzerinde başkaları da hak sahibi oldu, hatta senin ve her şeyinin üzerinde. Böyle devam ederse senden geriye ne kalır? Bir gün zaten kördü diyecekler, sonra sağırdı, duymuyordu denilecek. En sonunda da hiç anlamıyordu olacaksın. Sana ait özellikleri o kadar çok köreltecekler ki, sen de artık inanmayacaksın yeteneklerine, silik olacaksın, ne kadar hatırlamaya çalışırsan, o kadar silineceksin. Hatta o kadar silineceksin ki, o kendine güvendiğin anlar bir sis perdesinin arkasından hayal gibi görünecek. Zamanla sen de inanmayacaksın kendine, artık gerçekten sağır olacaksın, görmeyeceksin ve anlamayacaksın. Gittikçe hayalleşeceksin. Olan şimdiye kadar küçücük bir iz bırakmak için onca uğraştığın mücadelene olacak. Kendine azalan saygına olacak. En çok da içindeki sensizliğe olacak. Kendine daha fazla yer bulamayacaksın bu hayatta.

Eğreti olduğunu kabullenmek de en az düş kadar gerçekti, prim yapmasa da şu zamanda. Gitgide düşe benziyordu, düşüyordu. Uçmakla düşmeyi karıştırıyordu içinde. Kollarını açıp, uçacağına en inandığı sırada düşmüştü, hem de öyle süzülerek falan değil, birdenbire, pat diye bir düşmekti. Hakkın olmayan bir şeyi yaşarsan, hakkın olanları da haksızca ellerinden alırlardı, o yüzden bulunduğu yerde olmayı bile içine sindirememiş, kendini ait hissetmemişti çünkü ne zaman aidiyet hissetse hep mahrum bırakılmıştı ya da uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Hiç geçmeyen şeylerin acısından daha fazlası da artık hiç bitmeyecek olmalarıydı.

Kurtulmayı istediğin hiçbir şeyden kurtulamıyor ama farklı bir boyuta yöneliyordu her şey. Yazabiliyordun, elbet silebilmen de gerekiyordu, ama kanlı canlı bir kelimeyi yok etmek öyle kolay değildi, her nasılsa bir kere var olmuştu, yok edişin kelime cinayetine girer, bir daha da hiç öykü anlatamazdın, kelimeler hepten küser, yazamazdın da. Dokunsan solar, öpsen kendini dudaklarından yaralamaya başlardın belki. Ellerin tutmaz, dahası kalem de tutamazdı. Sonrası düş olduğuna kendini inandırabilecek kadar inanç. Kendinden böyle vazgeçiliyordu demek şu çağda. Kırılsam da gülüyordum, sanırım yüzümün o kası öyle kalmıştı, çok güldüğüm bir zamandan. Yapacak bir şey yoktu bu saatten sonra, gülmemi durduracak değildim, ne kadar sinir görünse bile.

Bazen her yerde güneş açmışken, sadece sana yağmur yağıyormuş gibi gelebilir… Bunun gibi bir şey. Bazı şeyler olacakmış gibi bile olmadığı hâlde, nasıl da olabilirmiş gibi geliyordu öyle? Yıllar sonra soğumam için bir rüya yeterliymiş. Her şey bunca basitmiş. Boşuna o kadar unutmak için idman yapmışım, hoş hepsi de ters tepmişti. Şimdi şiirdeki ahengin yerini alan boşluğun albenisine bıraktım kendimi. Hikâyedeki o devamsızlığa tutuldum. Yaşayacaklarım bundan ibaretti.

Yirmi Bir Mayıs İki Bin Yirmi Bir 15:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Sonra

Gördüğüm kâbuslar beni hiç haksız çıkarmadı, sağ olsunlar hiçbir zaman anlamsız çıkmadı, hiç boş yere rüyalarımı işgal etmediler. Ama bu anlam biraz fazla değil miydi? Yine de sen bilirsin ama ders vermenin başka ve daha acısız bir yolu yok muydu? Dünyanın sonu zannettiğim şeyler de sonu değilmiş, anlıyorum! Körmüşüm, görmüyordum ama hissediyordum, her şeyi anladım, artık biliyorum, o yarım öldüğümü gördüğüm rüya da gerçek oldu, yarımım gitti, geriye kalan boşluğun ölçüsünü vermeyeceğim, şimdilik kâbusları çekebilirsin artık Allah’ım! İnanmak istemediğim bu hisler de fazla geldi. Bir yerden sonra bela okumak ya da lanetlemek de bir şeye yetmiyordu. Şimdi tamamen ve her zaman daha ayık durmalıyım ki yeniden kanmayayım hayal dünyasına. Şimdi daha çok biliyorum kendimi, bir süre midem hiçbir şeyi almayacak, aklım her kitabı süzgeçlerine geçirmeden alıp, gönderecek, dinlediğim şarkıları bile bir süre anlamsız bulduğum şeylerle bağdaştıracağım. Ama sonra sonu olacak her şeyin, büyük, beklenen, özlenen bir son. Daha fazla acıya mahal vermeden. Dışarıdan bakan herkes anlamsız bulacak tüm bunları, neden bulamayacak çünkü nedenleri bile gizlemesini biliyorum, daha doğrusu o nedenleri paylaşacak kadar herhangi birine yakın değilim. Dikkatimi dağıtma çabalarım da hiçbir şeye yaramayacak. Her şeyin üzerinden yine uzun zaman hatta yıllar geçecek ama hiçbir şey yaşanmamış gibi olmayacak. Bazı kitapları anlamak için daha fazla acı çekmek lazımmış, her şeyin bir zamanı yokmuş, zamanı var dediğimiz her şey zaman israfıymış. Üstelik artık suskunluğumun da hiç kimseye bir şey ifade etmeyeceğini biliyorum. Acı çektikçe özgünleşirsin, diğer insanlar genelde bunu sağlar.

Paragraflarımın arasına sıkışmış bir şiirdin, başka bir hikâyeden kaçmış gelmiş, yorgundun, dokunmadım, sevmedim. Hep böyle gidecek zannettim, sevdirene kadar direndin, kaldın, sonrası kimsenin hatırlamak istemeyeceği gibiydi. Uzaktın, uzaklar da sevilirdi bir yerden sonra, bakışlarına türlü anlamlar yükleyip, konuşturuyordum, oysa benim durumum tereddütten öteye gidemezdi. Sonunda tüketip gideceğini biliyordum, yine boşluğun yeri gitmeli kelimelerle dolacaktı, konuşmayı öğrettiğim gözlerine sözlerin en ağırının yerleşeceğini bilmiyordum, kimseye değil aslında, kendi çaylaklığıma içleniyorum, ölen çiçeklerin tekrar canlandığına nasıl da inanabildim, saksıları mezarları olmuştu, bunu anlamıyorum. Geri alınamayacak beddualar diziliyor ayaklarına, tövbeye ihtiyaç olmayacak yeminleri sıralıyorum içime, kaybedecek neyim kaldı diye düşünüyorum, bulamıyorum. Bir dağım, bir yerim, bir hayalim yok belki de, böyle olunca merhem oluyor belki de acıyan yaraya, söylerken her şey daha kolaymış gibi geliyor, ama aradaki farkı ölçemem. Kolay kaybettin, şimdi zoru sırada. İnip, gittiğin o dağ yıkıldı, yok artık, bunun orta bir yolu da yok, zamansızlığı var, insafsızlığı var, içe akıtılan gözyaşlarıyla, hiçbir şeye yaramayan sadece boğazı tıkayan boş kelimelerle dolu düğümler var, kaçmıyoruz, gidiyoruz, şimdi belki daha iyi anlarız birbirimizi. Usanmışlıktan başka bir şey yok yolumda. Bir kere ağlarım geçer ve biter tüm bu belirsizlik. Zaten hep bir şey bittikten sonra yazarım şiiri, değişmeyeceğini biliyorum bazı şeylerin. Uyuyabildiğim için seviniyorum ama bunun sabahı var, uyanabildiğim için de kızgınım, uyurken tamamen yok olma hayaliyle geçiyorum uykuya.

Kendine yalanlardan bir dünya kurmuşsun, yalanlar seni güvenli bir ağ gibi sarmış, öyle inanıyorsun, her şeyin düzenli bir şekilde akıp, gittiğine ve hep böyle akışında gideceğine inanıyorsun. Bir tek inancının yalan olmasını istemiyorsun, yalanların bozulmasın diye çırpınıyorsun çünkü onların bozulması demek, rahatının yok olması demek.

Düşündüğüm her şeyin bazen ters olduğunu, zaten dünyaya da ters geldiğimi, hatta kendimin de bizzat ters birisi olduğumu kabullendim. Belki de bu yüzden diğerleriyle anlaşamamayı anlayışla karşılıyorum. Aksine bu korkunç da gelmiyor, yalnızlık hissi de vermiyor, tüm bunların yerini o farklılık fazlasıyla dolduruyor. Onlara göre beni hiçbir şey kurtaramaz ama bana göre de kurtarılmak istemiyorum. Neyi istersem tersinin olacağını çoktan öğrendim, neyle karşılaşırsam fikrimin değişmeyeceğini de biliyorum.

Utançtan daha çok utandıran bir şey varsa; o da utandığını söylemektir. Bir sürü kalp ağrısından ve gümbürtüsünden uyuyamadım çok gece, rahatsızlıkların hepsinin dayandığı bir hâl, durum, psikoloji var, şimdi burada böyle kâbus ya da rüyadan uyanıp, gerçek dünyaya hoş gelmemiş gibiyim. Kim bilir belki de yeniden giderim. Birilerinin kurgu olarak kurduğu düzeni, biz hayat diye yaşıyoruz. Burada olmaktan memnun değilim ama kimseden bir ayrıcalığım olmadığı ve olmayacağı için mutluyum.

Geçerken uğradığım soğuk duvarlarda geziniyor ellerim, senden önce en cansız zemine dokunmuştum. Sertliği kalmıştı dokunduğum yerlerde, ceza gibiydi. Üzerinde unuttuğum yaşama uğraşımla birlikte, suçüstü yakalanmış imgelerimi bırakıyorum. Ben hariç kimse bilmiyor buz tutmuş toprağı ancak buz gibi ellerle fark ettirmeden kazılabileceğini, soğumak için dünyanın soğumasını beklemeden, yanan kalbimle birlikte soğuk toprağın altına girmek için can attığımı. Canımı da beraberinde paraladığımı, hayatın içinden aldığım ateşimi cız diye öldüreceğimi. Kendimi bir kitabın arasında saklayıp, kurutmak istiyorum.

Kalbimle ciğerimin artık yer değiştirdiğini biliyordum, Bu tıkanıklık başka yerde olamazdı. Normale dönemeyeceğim gibi içimde kalayım istiyordum, bu boğuntudan kurtulmanın tek yolu belki biraz daha küçülmekti. Açıp, okuduğum şiirleri uyuyamadığım gecelerin yerine koymuştum, yastığa ya da birine sarılır gibiydi, sıcaktı, soğuk şeyleri özlüyordum.

İnkârlardan ve inançlardan geriye ne kaldıysa artık, doğaçlama. Yaşadığı acıları, travmaları, hisleri kendi içine bile itiraf edemezken, kalkıp bunu yazıyor, işte geceleri öldüren şey tam da bu. Gün boyu güneş içini ısıtırken, geceleri üşümeyi beklemiyorsun ama tam da bu yüzden hazırlıksız yakalanıyorsun. Kendinin sebep olduğu acılar bir yana bir de diğerlerinin neden olduğu acılardan kendi gururunu ayaklar altına alıp, bu yükü kabullenip, kendini cezalandırıyorsun. Onların sorumluluğundan feragat etmesini izlemek, bunu gördükçe kendine yüklediğin ağır ağrılar, bu yaşatmıyor. Biliyorsun adın gibi; kıyametin bu kadar uzun sürmeyip, bir yerde hem de yakında bir yerde kopacağını, görüyorsun, çoğu zaman kendi hikâyenin katili olurken, kendi kıyametinde en önemli rolü de sen sahipleniyorsun. Her şeyin bitmesini istiyorsun, üstelik sonraları yazmak istediğin şeyleri merak ederek.

Taze yaz yağmuru ve korktuğum bilekler. Sürekli acı çektiğine artık ikna olup da bu duruma alışmaya başladığında, her gelen acının daha büyük olması hâlâ şaşırtıyor bizi. Bakalım; içine sığındığın bu kabuğun tüm bu olanlara daha ne kadar dayanacak? Sonra ne olacak diye düşünmüyorum, belki de artık sonrası bile yok.

Bazı sözler vardır; zamanın seyrini değiştirip, durumları yaratır, tuzağına düşmemek gerek. Ben düştüm, zamanın seyrini boş verip, durumları düşündüm. Zaman yine bu arada değişmedi. Şimdi bize müthiş bir son gerek.

On Beş Ağustos İki Bin Yirmi 11:00
Nevin Akbulut