İçimdeki şarkının sesi kısıldı, hiç çıkmıyor.
Bulutları karıştırdım daha birçok şey gibi, hangi dileğimi yolladığım, hangi manaya gelen arzularımı… bulamadım, saçlarımı dağıttım. Neşem, sevincim başka yerde, zaman başka yerde, ben başka yerde dondum kaldım. Şimdi güzel şeyler olsa bile bunlar bir araya gelmiyor. Burası cehennem olmasa, kimse meleklere kıyamazdı. Benim de kırıp, dökmek istediğim şeyler vardı ama öylece kaldı, dokunmadım bile. Sonra bu dokunmamaya alıştım, gerek bile duymadım artık. Şimdilerde seni sana bırakmak istemeyenlerin, seni sürekli eksiltmek, ellerinden gelse bitirmek isteyenlerin çağındayız. Sen bu kadar çokken, bu kadar her şeyken ve bu kadar başka olmak isterken, seni acımasızca tüketenlerin arasındasın şimdi.
İçimin zayıflığına kızıyorum en çok, çok fazla şey söylemem gereken yerde kelimelerin bu kadar kifayetsiz oluşuna, tedirginliğime, sanki hiçbir şeyi kaybetmemiş gibi yitirmekten bunca korkmama, endişeme, artık hiç şaşıramayacağım yerlere, bu bilmişliğe, olmayacak şeylere ürperişime, bunca kelime bildiğimi zannettiğim hâlde bazı şeylerin adını hiç koyamayışıma, anlayamayışıma ve anlamlandıramayışıma, içimdeki kavgalara, kendimle tartışmalara ve sonuçta yine kendimi suçlu bulup, kızmalarıma, beni artık hiçbir şey yoramaz dediğim anda çakılıp kaldığım buhranlara, odaklandığım hep aynı şeye, her şeyin merkezine en çok onu koymama ve içimden bunu bir zafiyet durumu olduğunu bildiğim hâlde… Hiçbir şekilde tamamen özgür bırakamadığım ve yine zannetmelerle yoğurulmuş içime, içimin hissine, hissizliğine, hiçliğe, bunca güvensizliğime ve hep döndüğünü zannettiğim entrikalara, çemberimi bir türlü terk edemeyişime, zamansızlığa öfkelenişime, vakitsiz kalışıma, içi boş uğraşlara, dalaverelerine bile razı olduğum, susadığımı aşk zannettiğim bomboşluklara, içimin anahtarını artık hiç ama hiçbir yere bırakamayışıma ama en çok da; çok köklü, irili ufaklı, zeminli, katmanlı ve hatta pek katmerli, kaygılı bir sıkılmışlığıma tüm kırgınlığım.
Bir yerden sonra anlatmamaya başlıyorsun, çaban duruyor içinde bir yerde o da suskunlukla tüm zamanlara yayılıyor, sakin bir hüzünle birlikte. Bir daha aynı olamayacağının bilinci ve hüznü, tüm içine dağılıyor. Artık küçük şeylere de kızmıyorsun ve hatta daha büyüklerine de. Bu hâle alışıyorsun, içinde fırtınalar koparken, bir yerde bir şey infilak edecek biliyor ve bekliyorsun. Sessizce bekliyorsun, sessizce gidebilmeyi, içine sığmayan her şeyle birlikte, kederle sarmaladığın her şeyi bırakıp, gideceğini bekliyorsun. Anlaşılmamaya böyle alışıyor insan, içine sindiremiyor, kalbine konduramıyor ama alışıyor zamana uyum sağlar gibi, öylece durağan.
Tut, şu umursamazlığım sende kalsın, ben kullanamıyorum. Önemsemelerimin dışına itiyorum kendimi her defasında, sıradaki ilhamım kendilerini kendi dünyalarının merkezine bir türlü yerleştiremeyenlere gelsin. Yüz on sekizinci günün yağmurlu bir akşamından göçmüşüm dünyaya, bu gidişle daha da uzağa düşemem, buraya kadardı bu soluşlar, soluyamayışlar… Yeryüzündeki kara bir gölge silüetim, gölgeler rengini yansıtamaz. Düşüşümü çoktandır tamamladım ya da planladım mı demeliydim, ama sanki buraya değil de başka bir yere düştüm. Dökülüp, bir türlü artık eskisi gibi olmayan, doğrulan ama kıvrılmayan bazı kirpiklerimden öğrendim asiliği, bazı şeylerin değişmeyeceğini, eski günlerin gelemeyecek kadar uzaklarda olduğunu, bir daha doğmayacağımı (iyi ki) ve bizzat kendi içimde kendimin yok olduğunu, kendi hislerimin bağımsızlığı ve özgürlüğü arasında sürekli, sonsuza dek bocalayacağımı. Kendi lanetini yazmak için yine ve sadece kendine muhtaç olanların rüyasındaki tek gerçeğim. Benim lanetim de buydu.
Her yeni gün bir şey yitirmek içindir, bazen güzel bir anı, bir yaz penceresi, kıyıya vuran dalgaların sesi, hiçbir yere koyamadığın o ân. Omuzlarının güneşte yanması, tam tependen sızan güneş, yürüdüğün yağmurlar, şişen gözlerin, sızlayan burun direğin, unutamadığın o sahne. Yere göğe sığdıramadığın o cümleler, sanki bir tek sen anlarmışsın gibi takındığın pozlar, onsuz olamam diyebileceğin her şey. İnsan kusurludur, o yüzden de unutur, unutmalıdır, yitirmek için, yitirip, azalmak için gelmiştir yeryüzüne.
Sanki her şey birdenbire olmuş gibi oldu ama aslında öyle değildi. İçim buz gibi oldu, içimde bir şeyler dondu kaldı, bir daha çözülmeyecek bir ruh gibi oldum, herkesin içinde kendi tragedyasını bulmuş, bunun farkına artık varmış, bilgin bir incelikle zamanın bir yerinde dondum. Herkesle aramdaki mesafenin tohumu ilk böyle boy verdi ve verdikçe uzadı mesafeler, herkesle arama çözülemeyen yollar, atlatılamayan şeyler, anlatılamayan hikâyeler girdi. Bu zamandan tiksintim böyle başladı, insan ait olamadığı yeri sevemediği gibi, zamanından da tiksiniyor, tüm bunların içinde eskilerden bir parça anı bulmuş gibi bir özlemle uyanmaya başladım sabahları, güneş değil ama rüzgâr getirecekti onu bana bir şekilde. Tiksintinin tohumları içinde, umudun tohumları ne kadar yeşerebilirdi ki? Ara verdim, kendime, yaşamaya, insanlara, zamana, her şeye ara verdim. Bu ara yazılarda bahsettiğim çukurdan başkası değildi, mesafe de uçurumlardı, böyle durmadan büyüdüler içimde, ben de besledim onları severek, hiç yakınmadan çünkü bu çağa ait olamamanın gereksinimiydi bunlar. Gerekliydi, nefes almak kadar lazımdı. Tam karşı karşıya, göz göze gelsek bile karşımda değillerdi, yüz yüze gelsek bile gönül gönüle değildik. Mesafelerimizde ara vardı, atlayıp geçemeyeceğimiz, uzanıp, tutamayacağımız aralar, her saniyenin büyüttüğü, ayırdığı aralar. Cinnetimi içimde tutmaya yetecek kadar bir araydı bu ara. İyi kalmakla, kötülüğün tetiklediği o küçücük zaman aralığıydı. Kimseyle aram yoktu ve olmayacağını bildiğim bu ara bana iyi geliyordu. Boşluğa düşürdüklerimi o arada buluyordum, unuttuklarımı, umursamadıklarımı, unutmamam gerekenleri. Bu ele sığmaz başkalık, hiçbir yerin almayacağı bu uzaklık, ben oralarda yüzdüm hep, nefesimi tuta tuta. Yetmediğinde kafamı dibe gömdüğüm, olursa şimdi olmalı dediğim her şeyin olduğu o çukurlar, baş edemediğim o umursamaz kıyılar, kimsenin bilmediği, kendimden de beklemediğim bir uzaklıktı bu ara.
Okuduğum meydanların ıssızlığında kalakaldım. Rüzgâr güllerinin hâlâ canlı olduğuna inanıyorum, bunca dönmeleri, sessiz de olsalar, benim gibi. Karanlığın içindeyim, kalbim yerini yadırgıyor belki de ondan bu kadar atıyor, uçup, gitmeye teşne, hayalleri kalp kurar, akıl yıkar, senin ya da bir başkasının aklı ya da ahmaklığı. Yıkılmaya ihtiyacı varmış hayallerin de. Aklın anladığını kalp bilmiyor. Kalbin gördüğünü akıl anlamıyor. Durup ne zaman öleceğimi düşünüyorum, bunca şiirin nereye sığacağını, toz olacağımızı şiirlerle birlikte, bir öyküdeki kara delik gibi her şeyin birlikte çekileceğini, çekileceğimizi, rüya mıydı hepsi bilmiyorum, şu an rüya olmadığımı kim anlayabilir? Üstelik dokunulmazlığı var kalbimin, dokunulsa bile ayılmayacağım, bu dünyaya ayılacak gücüm yok, ruhumun da. Sabahların aydınlığının bile geçiremeyeceği şeyler var artık, uyanmamamız gereken rüyalar, susmamız gereken yaşanmışlıklar var ve bu kırık hayallerle emekleyerek bile hiçbir yere varılamıyor artık.
Vardığımı zannettim, caddelerinizde gezindim, sokakları ezberledim, yine de bilemediğim şeyler çoktu bu yolculukta. Aynı yollardan geçip, kalan silüetimin izini takip ettim, böyle içe döndüm. İmge gibi bir giz oldum, gizlendim kimse fark etmedi. İnsan kusurlu doğar, yaşadıkça kırılır, iç kırıklarıyla da ömür bir yere varmıyor, anlamadığın yerde kaldım ben, bilme beni, en yabancı zamanda, en eski dilde, en ulaşılmaz yoldayım şimdi. Gideceğim yolların hevesi kırıldı içimde, ne kadar az yer kaplasam o kadar az görünürüm diye, ne kadar dursam olduğum yerde, o kadar kalırım diye, ne kadar az bilsem, o kadar yok olurum diye bunca suskunluk. Camın önünde duran şu fesleğen kurusu geçen yazdan kaldı, yaralarım da eskilerde kurudu, bugüne böyle geldik, her şeyi atlatmış ama artık hiçbir savaşa giremeyecek kadar yorgun, her şeyi bitirmiş ama hiçbir şeye başlayamayacak kadar hasarlı, her şeyi affetmiş ama artık affedecek hiçbir şeye yer vermeyecek kadar bilinçli. Uzak yaz gecelerinde kaldım, bir daha gelemedim hiçbir yaza, gülemedim de. Her yer kış değildi ama içimde ısınmayan bir yer vardı hem dünyaya hem kimseye ve hem de bu zamana.
22.09.2026 14:00
Nevin Akbulut




No Comments