Yeni bir şey yoktu, kimsenin anlayamadığını sen mi anlayacaktın?
Bu eskilik ne zaman bulaştıysa ruhumuza, eski sevincimizi ve beraberinde de gelecek umudunu yitirdik, belki içimize bir dede ya da nine kaçmadıysa da tatsız birer nostalji sayfası gibi buruşmasak da yüreklerimiz büzüştü. Kapandık, bir yerlere değil ama daha çok içimize. Gitmeyince eksilmeyeceğiz zannettik, kaldıkça yitirildik ama durmak gerekiyordu bu her şeyin hızla hareket ettiği gezegende, durup, kendine kalmak.
Sessizlik öyle derin bir sızı gibi yayılıyor ki, olmadığın sabahlarda. Kendi varlığımdan da şüpheye düşüyorum sonra, gerçekle hayalin bu kadar çabuk yer değiştirmesi canımı sıkıyor, hiç güvenli şeyler düşünemiyorum, o yüzden de hiçbir gerçeğe ya da güvenemiyorum, yaşayamıyorum. Kapkara bir ölüm gibi bu belirsizlik. Bu kadar uzakta, bunca sessizlikte seninle bu kadar karışamadığımdan mı kendimi bulamıyordum?… Duran kafeslerin bile uçması gerektiğini dilime anlatamasam da kalbimden geçiriyorum, son zamanlarda artık birçok şeyi böyle yapıyorum, sessizlik böyle çoğalıyor. Sessizliğin değmediği hiçbir yer yok aslında. Kendini emniyette saymadığın her an bir sessizlik büyüyor çünkü diğer her şeye sağır ve hatta dilsizleşiyorsun. Yalnızlığın ne çok söyleyeceği şey vardı içimizde, yer bulabilirse bu hengâmede. İçimden konuştuklarımı kimseye anlatamayacağımı biliyorum, yalnızlık böyle büyüyordu, evlere, sokaklara sığmıyordu. Bir masal ülkesi miydi düşlediğim senli zamanları… İçine hapsolduğum çıkamadığım, yıllar sonra bile o hayali aradım, bilmiş bir burun ile, o kokuyu özlediğim. Hayaller nereye kadar yetebilirdi, bunca katı gerçeğin içinde, sulandırsak ve hatta uyutsak bile gerçekleri, bir yolu bulunabilir miydi hiç bilemedim.
Hayat yetmiyordu artık, belki de ölümü ondan bu kadar özlüyorduk çünkü ölüm öyle gerçek ve öylesine dehşetliydi ki, hayatın içine sığmıyordu. Yaşam; beyaz bomboş bir kâğıda budalaca, içi boş sözcüklerle doldurduğumuz bir ağıttı. Belki de konuşmanın orucunu tutuyorum; susarak… Yazmasam şu naylon masa örtüsünün üzerinde bir natürmort desen gibi kalırdım. Kimse rahatsız etmesin beni diye, elma kabuğunun siluetine bürünürdüm. Ama şimdi öyle mi? Medarı iftiharlarımızdan bile vazgeçtik. Bir şiiri, bir yazıyı bitirince sanki dünyaya söyleyecek her şeyi anlatmış ve artık söyleyecek hiçbir şeyi kalmamış gibi hissediyor yazan. Küllüğe dökülen kırmızı saçlarımı topladım, sigara içemedikçe külüm onlar sanki ve var oldukça küllerimden yeniden doğacağıma safça inandım. İlham gibi, sızı gibi ya da her ikisi birden ilhamlı sızı gibi bir şeydi. Başka bir hikâyeyi ancak bu kadar içinden bilebilirdi insan. Her şeyin yabancısı sanki ruhunun en yakın tanıdığı, tanıdığıydı. Olmazların da olabildiği, olanların sızısıyla birlikte yaşanabildiği, herkes başka türlü bilse de hatta kimlik değiştirecek kadar acılardan sonra bile o kocaman buruklukla tüm hikâyelerden ama en çok da kendi hikâyesinden feragat ederek de yaşanabiliyormuş. Meğer tüm hikâye daha yaşanmadan, yeşermeden bitmiş, bir başka hikâyeye dikey geçiş yapıp, başka biriymiş gibi yaşamış tüm zamanı. Yaşam bu hâliyle içe sinmiyordu evet, mutluluk beklemeyeli, aramayalı da yıllar olmuştu, hem her şeyin üzerinden zaten asırlar geçmiş, tonlarca acı yaşanmıştı.
Kibirden yolunu bulamayanların arasında kendine çizmeye çalıştığın yollar, çürümüşlüğe bir adım mesafe daha yaklaştırabilirdi seni. Yolunu kaybetmeden önceki o son çıkış, dünyayı dışarıda bırakmaktı, içine sığınmak değil, onlardan olmak içine kendini eksiltmek de değildi, kimse kimsenin dramı olamıyor artık biliyorsun, bilmediğin şey suskunluğun içindeki o hüzündü, kimsenin ulaşamayacağı. Yeni bir şeyleri özlüyorum, olmamışları, hiç olmayacakları. İçimi bulandırıyor, duygularımı birbirine karıştırıp, sanki duvara çarpıyordu bu özlem beni. Yaşadığın bir şeyi sonlandırmak ya da silmek hiç kolay değildir aslında. Şu içinden geçtiğini zannettiğin zaman sana mı ait zannediyorsun ya da sen ona? Saatler, dakikalar ölçüsüzce birbirine karışırken, kendine yer edeceğin bir anlık yer var mı bu dünyada? İçimizin arayışlarının denk geleceği bir saat oldu mu hiç? Her şey geç kalmış bir bitiş gibi ya da erken bir başlangıç gibi zihnimizin duvarlarında, saniyeler bile saniye gibi değil bazı acıların karşısında, gün gibi, bitmez bir asır gibi, içine yapışmış hantal bir sancı gibi. Hâlâ içimizde bir yerlerde o hasreti kondurabileceğimiz kendimize ait, kalbimize ferahlık verecek o ânı bekliyoruz, yılmaz bir umutla.
Bekliyordum, yaklaşamıyordum, içimde yasaklı bir yer, çiğnemeye cesaret edemediğim o yerde duruyordun sanki bir anıt gibi. Bu korkunçluk bir işe yaramıyordu içimde, seni öznelleştirdiğim kelimelerle anarken, çemberin dışına çıkıyorduk. Sürekli titreyen, sönmeye ürken, tutuşmaya korkan bir ateş vardı içimde, neyle baş edeceğimi bilmiyordum, geciktiriyordum her şeyi, bir mucize bekler gibi sanki yarın kıyamet kopacak gibi, değmezmiş gibi susuyordum. Bu mecalsizliğe bir su damlası yeterdi, cehennemini getirip, ateşi unutanlar ülkesinde nereye kadar arayacaktım ferahlığımı, bilmiyordum.
Bitmek bilmeyen bir korkunun ucunda titrerken, ardı arkası kesilmediği için alıştığın, istemediğin hâlde tutulduğun o belirsizliği sevdin. Hayrete kaldığın zamanlarda şiddetli dönüşlerden gelirken, tüm manevraları unuttuğun, bu yüzden sürekli hep çarptığın kazalardan geriye senden ne kaldıysa onu sevdim. Dudaklarım hayretle kıvrılırken, öyle donmuş kalırken ucu bucağı olmayan düşüncelerin soluğunda, bir düşme etkisinin neler yapabileceğini düşündüm. Düşünemediğim şeylerin olmuşluğuyla imtihana çekilirken, kaybedeceğimi baştan kabullenmiş bir inanmışlıkla savruluyordum. Kanıma saplanmış o vazgeçilemeyen tutkulu teslimiyetin içindeki çaresizliği sevdim. Az kelimeyle ne çok şey söylerdin, o loş masumiyeti, o karanlığın içindeki aydınlık sözlerini benimsedim. Satır aralarındaki gizli imaları, direkt sorulamayan ama hissettirilen soru işaretlerini, her fırsatta kimsesizliğimi hatırlatan o rutubet kokulu sokakları sevdim. İnanılmayacak kadar büyük, ancak filmlerde olur dediğim türden o duyguları, dokunamadığım hasret dolu pozlarını, müdanayı hayatından silmiş o bakışlara bağlandım. Parmaklarının neşter sızısıydı bana değen, tüm vedalardan artmış bir uyanışla, arasam bile bulamayacağım o nedenlerle, sessiz bir çıtırtıya, o kalp atışına inandım.
Sahiciliğin peşinden giden var mı ki hiç? Neyin içten olduğunu algılayabilecek kadar kaldı mı ruhumuz gökyüzünde? Bunca yalanın içinde artık yalan olmanın da bunu dile getirmenin de bir anlamı kalmamıştı. Tesadüflerin oyuncağı, mucizelerin kölesiyiz. Tembel ruhlarımızla rüzgâra bırakıyoruz kendimizi, savrulan yapraklar gibi kabulleniyoruz geleceği, saf bir inanışla. Üstelik düşmekten, uçmaktan, parçalanmaktan, savrulmaktan ölesiye korktuğumuz hâlde… Çünkü kanatlarımız da yok, nereden baksan eksideyiz ama hep acınası bir saçma bir umuda teşneyiz.
Ne kolay geçti hevesim her şeyden, ömür mü kısaydı, yaşam sevinci mi eksikti, belki de hepsi birden varoluşsuz kılıyordu beni, dünyaya yetersiz, zamana eski, çağa uyumsuz. Yeni değildi kalbimin zamanını seçememesi ve şaşırması. Yaşanacak her şeyin daha önce kullanıldığını bildiğim uyanıklık hâliydi, eskinin yeni değil, devamdan başka bir şey olmayacağını, her şeyin kendi içinde ya da dışında sürekli tekrar etmesi, içindeysek zamanın içindekilerle birlikte. Bu yüzden sıyırmaya çalışıyordum kendimi dünyanın dışında bir yere, kendim sıyrılıyordu, aklım sıyrılıyordu, kalbim hissediyordu hepsini ama yine de olacaklar oluyordu, bensiz de.
18.08.2026 Salı 14:00




No Comments