Browsing Tag

uykusuzluk

blog

Kaç Rüyadır Uyuyamıyorum

Kimseye benzemediğin anlarda, kim oluyorsun?

Acının içinde yok yere zevki arayıp, durmuşuz. Yanan bir şiirin külleriyim, yeniden doğmayacağım. Yeniden yazılamadan öleceğim. Yanan ağaçların kaderiydi bu şiir, yazgısının dışına çıkamayan bir k/ağıt, ters bir sıralama olmuş benimkisi, tutuşmadan önce küle benzemişim. Yatışmayan bir nefesin tutuşmaya mecali kalmış mıydı derseniz, dertlenen o yalnız ağacın içini karıştırın biraz daha derdim. Karıştıkça aklı bulanacak, bulandıkça örselenecek, örselendikçe farkına varacaktı, önce tutuşmayı, sonra yanmayı ve sonra külü. Yanmaya geceden başlayanların, yazmaya önceki ömürden arta kalanlarla başlayanların eksik öyküsüydü bu şiir…

Her gün gördüklerimden içime soğuk bir kış aktı, karsızdı, ayazı bol, zehri çok. Gözleri karanlık bir kuyuydu, içine çeken, adresini bilmediğim kayıplara böyle adım atmıştım. Beni bu karanlığın içinde yalnız, kış mevsiminin yanlış zamanında mı yine çiçeklerimi açmıştım? Açmadan duramıyordum, kışa dayanamadığı hâlde, yaza da katlanamadığı için kalbim. Derin bir zamanım yoktu, derin anlamları da geçen yüzyılda bırakmıştık. Hanilerim vardı, yinelerim vardı ama yenilerim yoktu. Çatlarken zaman ortasında kalmıştım her şeyin, yitip, gidememek bile bir teselli değildi artık, aramızda kimsenin bilmediği bir dil vardı, senin bile anlamadığın, iki kişiden bile yokluk doğabilirmiş anladım ama bunu sana anlatamadım, kendime anlatmak da yetmedi, zihnimin ezberindeki ilk sıralardaydı halbuki. Buralarda her şey yetersizlikle besleniyordu. Olmayan hayallerin içimizde tepelerce donmasını aşamadım, sürekli yükselen bir yer var, varamadığım. Sustum sonra, denizlerce, dalgalarca, çığların altında kalmış gibi sustum ve dondum.

Yüklediğim anlamlara benzedim sonra, bazendim, galibaydım, mütemadiyen olamıyordum ama her şeyden birazdım, biraz eksik, biraz acı, biraz yarım, biraz zamansızlık.

Dil sanki anlaşmak değil de ne kadar ayrışabiliriz diye kullanılıyordu. Kavramlar sanki bir diğerinin kavramaması şeklinde ortaya sürülüyordu. Ölçüler, şartlar eşit değil, uzlaşmak manasız, farklılık esas, kendine göre haklılığın şarttı, sebepsiz ya da manasız. Her an yeni bir çatlaklığın oluşacağı bir andı bu zaman, çatlakların içinden bir sürü şey sızabilirdi yerli yersiz. Bu kopuştan payımıza ve karşımıza sayısız, apayrı, bambaşka cümleler düşüyordu, kimsenin ortayı bulamadığı. Anlaşmak bile sanki çekinilecek bir şey, anlaşmazlıktı esas olan, anlaşırsak sanki kendimize ayıp etmiş olacaktık. Bu çağ eşitliğin sadece ayrıcalık zannedildiği bir zamandı artık. Aynı kelimelerin farklı manaya gelen bir sürü anlamları vardı ve herkes bunu ancak kendi lisanına göre algılıyordu. Doğru olan tek değil, bu durumda yanlış diye kabullendiklerimiz de bir değildi, yanlışlığın bile bir sürü yolu, çeşidi vardı, açıklayabildiğimiz kadarıyla. Herkes kendi yavan kelimesinin infazında alıyor şeklini.

Kimse kimsenin şiiri değildi artık, olsa olsa anlamsız ya da dramatik bir hikâyesiydi bu zamanda. Serin bir trajediydi bu avuçlarında, bıraktığım ıslak ve karmakarışık hikâyem. Isıtmayan, yakmayan, ateşlemeyen, yine de kendi başına bir anlam ifade edebilir umuduyla tamamlanmaya çalışmıştı, yolsuz, izsiz ve çarpık cümlelerle. Yosun tutmuş o yaşlı taşın anlatacağı çok şey vardır, karasından geçen eski gemileri, hemen yanında uykuya dalan iskeletleri, zamana nasıl da direndiğini, yittiğini ama gidemediğini, ruhunun serkeşliğini ama yerleşikliğini, kimsenin aslında yerinden oynatamadığını zannettiğini, aslında her şeyin sorunlu bir düzen hâlinde ilerlediğini, hep kıyısından akan suların fısıldadığını, küçücük içine nasıl da yüzyılların sığdığını. Ama en çok kıpırdayamadığı hâlde ne kadar uzaklara daldığını.

Birçok durumda bir şeyler inkâr ediliyorsa ve yaşarken bir neden arayıp, bu nedenlerin yolu yaşamaktan geçtiği için de bu inkâra kalkışılabiliyorsa, ben daha çok inkâr edebilirdim, benim daha çok şeyim yoktu çünkü. Sol göğsüme kimse gömülüp, ağlamadı mesela, kaç yıl öncesinden tenime miras gibi düşen gözyaşları yok mesela, bir yerlerde her gün yüzlerce kelimeler ölüyor, en çok da aşk sözleri, gözlerine yüklediğimiz anlamlara benzer kelimeler ölüyor her gün. En sevdiğim kırmızı düğmeli gömleğim yok, göğsümden geçenleri içime sindiremediğim yerde bıraktım, bildiğim, gittiğim, sevdiğim o şehir yok artık, öldü, önce gözlerimde, sonra da içimde. Herkes en az bir şehri öldürür içinde, önce kentleştirip, sever, anlamlara boğar, sonra yok eder, birden olmaz ama bir dinamit yavaş bir çekimle ne kadar yok edebilirse, o kadar sürede ölür. Ölen şehirde aşkın bile kalmaz geriye, belki de onun yüzünden infilak etmiştir göğsünde patlayan ve seni yok eden her şey, o da ölür, sonra kelimeler, sonra yazdığın küçük ama büyük anlamlar bulduğun o şiirler, en sona anılar kalır, hepsini uğurlayıp, öldürücü darbeli kelimelerden ilmeği en son o boynuna geçirir, içinde bir yerlerde her şey yok olur, o kadar sessiz olur ki, sen hâlâ oradalar zannedersin, yok olduklarını bile bilmezsin, unutursun sırayla. İçinde kurduğun düzene uygun bir unutma rehberi olur, verdiğin en yanlış kararlardan başlarsın silmeye.

Yaşam ile anlam arasında bir geçiş yoktur, olsa olsa anlamsızlık ve boşluk vardır. Ben hacmimi yitirdim, ondan bu kadar boşluktayım, gölgemi kaybettim.

Belki yine acıyacak, yine yaralanacağız ama başka türlüsü de mümkün değil gibi olacak. Acıdan kaçmayı değil, onunla yüzleşmedikçe içimizde bir şeyler eksilir, yapay bir dinginlik havası var olur ama bu bizi tamamlamaz, aksine yarımlaştırır. Başka biri gibi hisseder, olmadığımız kişi gibi oluruz. Modern dünyanın sterilize ettiği sahte mutluluk alanları bizim yaralarımızı saramadığı gibi, boşluk yaratmaktan başka bir işe de yaramaz. İçimizin boşluğundan beslenir bu suni zaman. Hep daha fazla boşluk daha yoğun yalnızlık. Dışarıdan kusursuz görünüp, içerimizde cansız bir varlık gibi kalırız. Üstelik her gittiğimiz yere onu da içimizde taşırız. Sevmek sadece sevmek değil, sevmenin ötesinde birbirlerinin yaralarına bakabilme, acılarına dokunabilme cesaretidir. Karşıt çekimler bazen de parçalar, dağıtır, öteler, belki bu bile bir tür dengedir. Dengesizliğin dengesi, yarımın diğeri. Kimse kimseyi tamamlayamaz aslında, bir diğerinde belki de eksiklerimizi görürüz, buna rağmen severiz, bu yarım hâlden kurtulma ümididir bizdeki merak, çekim. Bu karşılaşmalar, kendimizle de karşılaşma çoğu zaman yıkıcıdır ama, belki de tek anlam budur. Sonsuza kadar mutlu olabileceğini düşünmek sadece bir yanılsamadan ibarettir. Olmayan bir kelimenin, eş anlamlarını arayıp, derdimizi demeye niyetleniriz. Yapay bir sağırlık, sahte bir körlük karşımızdaki. Bizim de zaten kelimelerimiz tükeneli nereden baksan yüz yıl olmuştur.

Sızımı kimseye dökmedim, açmadım, göstermedim. Bir şey fark edip, yalandan sormaya çalışanlara da yarım ağız, yarım kalbimle, yarım yamalak kelimelerle hikâyeler anlattım, iğreti bir ifade, çarpık bir gülümseme, ödünç bir bakış ile. Asılsız bir hayreti, ödünç alınmış bir umursamayışla yüklenip, boca ettim üzerlerine. Zaten kimsenin sonrasını bilmeyi istemediğini, meraklarının bile sahte ve geçici olduğunu, gerçeğini de araştırmayacaklarını çok önceleri öğrenmiştim. Şimdi yaratıcılıktan uzak öykümü, birilerinin öykünmeyeceğini bilerek, ezberlenmiş, doğal olmayan bir gülümseme ile seriyorum önlerine. Sadece kendilerine ait olduğunu zannettikleri yollardan geçiyorum. Bu bir yol hikâyesi değildi ama yola çıkma hikâyesi olabilirdi, gerçek bir hikâye.

Kırıldığım yerleri biliyordum artık, hangi cümleler beni boğar biliyorum, yasaklı bölge gibi zihnimde kırmızı ile işaretlediğim bir bölge var, o yerlerden geçmiyorum bile artık. Yorulacağım kapılara varmıyorum, hırpalanacağımı hissettiğim yollara çıkmıyorum. Her şey düzelse bile hiç geçmeyecek bir şey var içimde, bunu da kabulleniyorum. Hangi kelimelerin beni hüsrana uğratacağını ezberledim, kanacağım yerleri de biliyorum, o yüzden uzak durmayı da kendime borç biliyorum. İnsan bazen durmalı, daha iyi hissetmek için değil de daha fazla parçalanmamak için.

Nevin Akbulut
13.03.2026 11:00

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Tavandaki Travma

Bitişlerin olmazsa olmazı “artık”.

Bir süredir uykuya daldığını zannediyor ama uyumuyordu, uykuyu hayal ediyordu, hayal kurduğunu, uykunun hayalini kurduğunu zannediyordu ama aslında kuramıyordu, tüm bunları yazdığını zannediyor, iki kelime edemeden geçen bir yığın zaman yumağının içinde kayboluyordu. Vücudunun belli bir bölümü bombalanmıştı, özenlice çizip, biçilerek, planlı ve saatli, onların uygun gördüğü dakikalarda her gün, titizlikle atomla bombalanıyordu. Durmadan, ısrarla ve bezginlikle sanki bir yaşam varmış gibi yaşayarak geçen zaman aslında hiç geçmiyormuş gibi oldu.

Konuştuğunu zannediyorsun bir yerden sonra ama içine söylenmekten başka bir şey yapamıyorsun. Belki biraz dudakların kıpırdıyor, o kadar. Yine de anlatamadıklarını diyebilmenin bir yoluna giden patika gibiydi içindeki saf inancın. Ait olduğunu zannettiğin hikâyenin bile içine giremiyor, uzaktan izliyorsun. Beklemek senin tek isteğin, dokunulmadan, yüzleri görmeden, figürü olmayan tablolar gibi öyle bomboş. Gönüllü olarak çıktın kendi hayatından, iliklerinden sıyrıldın, uzaklaştın, belki bir yerde yaşanacak ufacık kalan bir kırıntı uğruna, değer miydi? Bunun önemi de yoktu. Beklemek tavan arasında birikenlerle birlikte, onlara benzeyerek her geçen yılda biraz daha eskiyerek, hem de hiçbir şey yapmadan. Yaptığını zannedip, aslında değmeden, dokunmadan, yaşamadan…

Terk ettiğin, üzerinden atladığın o yılların içinde yaşıyorsun hâlâ, geceleri. Uyumakla uyanmak arasında gördüklerini, uyusan bile hep uyandığını anlatamıyorsun mesela, uyansan da çare olmuyor anlatamadıkların… Dünyanın böyle bir yer olduğunu ve böyle gelip, bu şekilde gittiğini bir türlü hazmedemediğin için beyninde biriken soru işaretlerini vücudunun belirli yerlerine tıkıştırmaya çalışıyorsun, gecenin bir körü uykusuzluk olarak karşına dikilene kadar ya da yüreğinde anlayamadığın ve sürekli bahaneler uydurduğun, anlamsızlaştırmaya odaklandığın sızılarla birlikte, hiçbir şey yapamıyorsun. Böyle olmasını kabullenmediğin her gün senden biraz daha bir şeyler götürüyor, giden sadece o gün, o an ya da saat değil, senden iki katından fazlası gidiyor, yanlış yerde, yanlış ortamda ve yanlış yerlerinden eksiliyorsun, azalıyorsun. Birinin seni eksiltmesine ya da eksik hissettirmesine de ihtiyacın yok, uzun zamandır bunu kendin bile isteye yapıyorsun. Hiç eksilmeyen şeyler yine soru işaretleri, onların katı varlığı ve belki de hep böyle devam edecek olan, değişmeyecek bu soru işaretleri.

Hep bir kırık hava vardı, onun hikâyelerinde, neşenin bile içinde bir hüzün, imkânsızlığın içinde saf bir beklenti. Senin şiir dediğin, zamanını yitirmiş, aklını koruyamamış şeylerdi. Nasıl da buldum diye övünmekten kendini alamıyordun, oysa sen unutmayı unutmuş, bir sürü olur olmaz şeyler biriktirmiştin, kalabalıktın, böyle olması gerektiğine kendini inandırmıştın. Yorulmayı seviyor, yorulduğun ve o sıradan yoğunluğun için kendinle gurur duyuyordun. Bu kargaşanın içinde sen de varmış gibi yapıyor, içinde bir şeyler olursa biraz daha dolu biri gibi hissetmeye çalışıyordun, hissediyordun da.

Bütün bir şaşkınlıktım, sen umursamazlıktan geçilmiyordun. Tüm kayboluşları biriktirebilseydim toz gibi uçup, giderdim, oysa ben kayboluşlarımı da yitiriyordum, durmadan. Peşlerine anılarımı takıyordum, bulsunlar diye, bir koku, bir iz, bir yol, bir gece, bir sokak belki, biraz deniz. Hepsinin içinde anılarım da yok oluyordu, büyük bir şaşkınlığın içinde yok olmayı bekliyordum. Pek sayın kalbim, sana kalsa asla hayal kırıklığına uğramazdın, bu şansı sana bahşettim. Senin için kırdım bu zinciri, daha birçok şeyleri, sonrası devam etti, üst üste oldu hem de kırıklıklar. Bir tek durgun pencerelere dokunamadım, elim gitmedi, gitse ne olurdu onu da bilmiyorum çoktandır. Öylece bıraktım, kış geldi diye belki saksılarda çiçekleri, camda izleri sürekli büyüyen çamurlu yağmur damlalarını, isli içimi sokaklara, evimi içime.
Anılar biriktirmeye başlıyorsun, her bir kelimeyi titizlikle ve tam tersi bir düzensizlikle bir arada tutmaya, unutmama çalışıyorsun, harcanmasın ve hatta birileri tarafından kullanılmasın istiyorsun, karıncalanıyor ama anılar. Tüm bunları hissetmeye başladığında, bir şeylerin anı olabileceği gerçeğini hissettiğin ve düşündüğün anda, düşünüp, inandığında o şeyler anı oluyor gerçekten de. Uzak, yaşanmış, belki bir daha ulaşılamaz sınıfına dâhil oluyorlar, tıpkı çekmecelerimizde bir türlü atmaya kıyamayıp, varlığını da zaman içinde arada bir hatırladığımız eski nesneler gibi. O günlerin hatıra olabileceğini bildiğin anda başlıyorsun aslında kaybetmeye, belki de anıları biriktirerek kendini buna hazırlamaya ya da teselli etmeyi sonra da bulmayı bekliyorsun. Bazı anlara bakmak, hatırlamak ruhunun çıkmazlarına teselli bulmak gibi geliyordu. Bitiş ne kadar güzel olursa olsun, hep feciydi, sakince olduğu hatta hiçbir şey olmadığı o bitiş anlarında bile çünkü bir önceki hayatının cümlesi fedayla devam ediyor, devamında ya da sonunda beklenilen o veda olmadığı zamanlarda bile fedanın hebasını iliklerine kadar hissediyordun. Harcanmak, hırpalanmak tam olarak böyle bir şeydi.

Direkt muhatap alarak seslendiğim ya da yazdığım her şey bir zaman sonra, muhtemelen muhatabını bulamadığı için üçüncü şahıs kişilerine ya da diğer zamirlere dönüştü. Sen diye konuştuğum kendimmiş, içimi ayıklarken buldum. Kendi içime hikâye anlatır gibi konuşuyor ya da yazıyorum artık. Dinleyicisi de sadece kendim olduğu için cevap beklemiyorum, hiç sorun da olmuyor. Üstelik karşındaki kişinin sana katılıp, katılmayacağı, kızacağı ya da beğenmeyeceği veya çok seveceği de böylece önemsiz oluyor. Yaşayabilmekten sonra beklentisizlikti asıl sanat. Buna katlanabilmek ne mümkündü… Mümkünlerin kıyısı bile kalmamıştı artık, göz vardı, nizam, intizam, izan yoktu. Cümleler böyle yavanlaşsa da, diğerleri gibi ses getirmeyeceğini de bilsem ve hatta artık o cümleleri hiç ama hiç güçlü bulmasam da böyle daha katlanılır geliyordu seslenmek.

Sıfırın sonsuzluğunda uzlaşıyorum kendimle, içimde iadesini bir türlü beceremediğim vedaların yüküyle anlamsız bilançolar oluşturuyorum her sene sonunda. İçimin olmazsa olmazı “sabır”. Çabuk tükenen şey günümüzde, hızlıca biteceğini bildiğimden, sabrımı büyütüyorum, sesimi küçültüyorum, suskunluklarımı ortalığa yayıyorum, mat bir gürültü, sisli bir görüntü, böylesi iyi. Sabrımdan arta kalanları ardımda bırakıyorum, az önce son gemiyi de kaçırdığım yerden uzaklaşıyorum, yakacak gemi de bulamayacağım artık. Yalan dünyanın düzlüğünde, ününü yitirmiş bir dünsüz gibi bekliyorum bu serüven yokluğunda. Hiçliği paketlediğim çukurların başında bıçak çekmişti suskunluk, ne ateşlere direnmiştim cehenneme alışmak için, başkasının ödünç cehennemine de ihtiyacım yoktu, kimseye nefesimi borçlu değildim, bu soluksuzluk sonuna kadar benimdi, dünyanın varlığından beri gizlenen her şey yılan gibi kıvrılıyordu içimde, kımıldayacak yer bulamıyordum bazen, kargaşa buydu ama somut anlamlar gerekliydi. Burkulmuş bir kalp her zaman her şeyin üstesinden gelemezdi.

Isırılmış bir intihar gibiydi boşluğum, sükûnet vardı, iyi bulunmuştu bunca ilacın içinde, sakinliğin bahanesi. Dünyanın göbeği belliydi ama koynuna nasıl gireceğimi bulamıyordum, harita yoktu, eşyalar, cisimler işaret için yeterli değildi. Alıcı korkular, kalıcı kırılganlıkları doğuruyordu, biz her gün bilmediğimiz yerden doğuruyorduk, sevişmeden yeni terimleri. Normal diye bir şey yoktu, aynadaki yüzüm bile aynanın içinde biraz kalıyordu her çektiğimde siluetimi. Tesadüflerden uzakta, kendime öteyim, ötekiyim. Özümden alıntı yaparak, kendimi uzaklaştırıyorum. Biraz gerileyip kendimi böyle bakıyorum, kolladığımı düşünüyorum. Belki böylesi daha iyi oldu; uzak bulduğum şeyleri yakın buluyor, yakın bildiğim karmaşalardan sıyrılıp, anlamsızlıkları solluyorum. Tahammüllerimi uğurluyorum sessizce, tahammülsüzlüklerimi içime tıkıştırıyorum, kimseye bir şey belli etmeden vazgeçiyorum. Bu karmakarışıklığın içinde dikkat çekeceğimi de düşünmüyorum. Uzakla yakın yer değiştirdi ama yine de değişen bir şey olmadı. Yerine yerleştiğine inandığımız, değiştiğini düşündüğümüz hiçbir şey aynı anlamlara gelmedi, bıkkınlıkla hissediyoruz. Buldum zannediyorsun aslında kaybederken. Böylece dünyanın dışında, çemberini kendi elleriyle bozmuş, gitmek için bir şeyleri yıkmak, kırmak gereken durumlara gebeyim, temel ihtiyaç gibi damarlarımdaki atomdan sonra. Zaten kırılarak, bükülerek gelmedik mi bu hâle biz? Bir soru cümlesi daha neyi değiştirir? Anlaşılmadıkça anlamsızlaştık, yozlaştık, uzaklaştık içimize, kendimize, anlatmayı bıraktık, sıra anlamlara geldi sonra.

01.12.2023 12:00
Nevin Akbulut