Browsing Tag

psikolojik yazılar

blog

Karıncalar Ezilmesin Diye, Sekerek Yürümekten Çekinmeyenlere…

Zamanın neresinde kaybolduğumu bulamıyorum artık.

Gölgene verebileceğin bir sır yoktur bazen, yeni bir söz bir başka cümlenin içinde yitiriyorsa kendini ve yaşlı bir el ölüyorsa bir avuçta, çocuk yüreği sevinciyle, sancıları örtebileceğimiz şefkati kaybolduysa anın ve zamanın artık hiçbir şeyin ilacı olmadığı lamba gibi yandıysa zihnimizde. Sırları saklamak yerine ezip, geçmeli artık, yolunu bulduğunu zannediyorsun çünkü hâlâ amansız bir umutla kaybolduğunda, boşluğuna gelen her şeyi, boşlukta bırakmayı doğru buldun, hiçbir şey bırakamaz insan gölgesine bu karanlıkta. Dağlar çok uzaklarda, dağlar gibi dalsam uzaklara, sisli bulutların ardına saklanıp, arada kaybolsam. Kendi doruğuma, kendim çıksam, kendi soluğumla ve solgunluğumla, tüm yabanıl otlardan sıyrılıp, kendi köşemi bulsam ve çekilsem, dünyadan uzağa, kendimden de uzağa düşsem, her şeyden uzağa. Efsanevi masallardaki kadar uzaklara, tüm eşkıya tuzaklarına rağmen, bulsam yolumu değil ama köşemi. Kendi köşemi süslesem hâlsiz, durgun ve ağaçsızlığımla, kuru dallarımla kuş yuvaları yapsam hazır, gelip konsalar. Yuvalansalar…

Müstehzi bir ifadeyle tam içimdeki o zayıf noktaya denk getirdiğin çarpışlaraa anlam veremedim. Yaralarımı gülümseyerek gösterdiğim için, savrulmam zannettim, daha neler savuramamışken. Senden rüzgâr olmaz, bir fırtınaya kapılamayız diye bildim, aldırmışlığım yoktu, algınlığım da donmuştu şaşkınlığımın üzerinde. Anlamaların menzil gibiydi, varılması en gerekli yerlerin başında geliyordu. Şimdi oturan kan gözlerime, geceden sabaha, yerle bir etti içimdeki evi. İçinde kendimi de savurdu, savrulmam zannediyordum, ev bana varır, ben eve gitmem zannediyordum. Önce parladı, sonra karardı içimdeki her şey. Zamanını yitirdi, olduğu zamana geri döndü o masaldan. Evini bulamadı yine yerinde, aradığı hâlde, demek ki yokken de depremler olmaya devam ediyordu buralarda hâlâ. Ağzımda ağıtla karışık bir isyan şarkısı, dudaklarımdaki sefil duman, içimdeki dinmez melodi, boşluğu dağıtan başka boşluklar zihnimde. Hangisinin diğerinden daha iyi olacağını tahmin edemeyeceğim o boşluklar, birbirini tamamlayamayacak kopuk zincirler. Zamanın neresinde olduğumu unuttuğum, çağımı yadırgamalarım, yaşamamak için anlamlandıramadığım bir sürü neden. Tutuştuğum o parlaklığın ürpertisi omuzlarımda, sisiyle, buğusu ve pusuyla. Kendi yangınına sadece kendi yanan o pervane. Delileri tanıyamayacak kadar delirmiş bir yalnızlık.

Rüyalarımdan biraz sen kalmıştın, eski bir şiirden çıkıp, geldiğim zamanlardan kalma. Kendi içime fısıltıyla seslendim, yüzümü yıkayana kadar da anlayamadım rüya olduğunu, kaç yıl geriye gittiğimi bile unuttum. Teselli bulmakta zorlandığım şu günlerde bir ferahlığın vücut bulamayan hâli gibiydi rüya. Uzaklardaydık, ruhumun üzerine koloni kurmuştu sanki böcekler, kaç nesil boyunca, öyle bir ağırlık. Rengi olsa ruhların benimkisi kesin mor olurdu, mengene gibi sıkışmaktan, geçemediğim günlerin içinde. Sıkılmak bir tercihti belki ama başka çarem yoktu, sıkıldıkça sıkıştım, içim içimi yedi, yine sığamadım, kustum sonra, önce rüyamı, sonra da ruhumu, gerekeni yaptım yine her zaman olduğu gibi çünkü hep olması gerekeni yapardım nasıl olsa. Geri dönmektense, zaten durduğu yerde azalan ruhumu, feda etmeye hazırdım. Eksilen zaten varlığıyla bile eksiliyordu, kim tamamlanabilmişti ki şu yeryüzünde, herkesin birçok yarası, yarımlığı, sıkıldığı şeyleri vardı.

Benim mi olmasındı?

Kendimi senden aldım, içimi evcilleştiremedim, seni de evleştiremedim. Ölüm gibi bu ıssızlık, her gün yaşadığımız hâlde alışamadığımız, sanrılarımız, zannettiklerimizle de kendimizi yatıştıramadıklarımız… Hiçbir şeyin hiçbir şeye çare olmayacağının artık bilinirliğiyle. Nasıl bıraktıysam kendimi öyle de aldım, sonsuzluğundan, ıssızlığıma sağır olmandan. Alışamadığım ölümlerden, kabullenemediğim yokluklardan, alışamadığım tüm kâbuslardan geçmeye çalışırken ama geçemezken, sen olsan bile değişmeyecek her şeyden, her gün olmasına rağmen uysallaşmayan ölümümden kopardım kendimi, biraz parçalayarak, biraz kırarak ve biraz da içimi hırpalayarak, kalan tüm solgunluğumla birlikte nereye vardığımı bilmeden götürdüm kendimi. Götürdüğümü düşündüğüm bu yerde yalanlar vardı, yaşamak için hep yeni yalanlar gerekiyordu bu zamanda, yalan her şeye bir tahammül vesilesiydi, ölürken bile insan ardında bir dünya yalan bırakıyordu, başka şekilde yaşayamadığının yalanı, belki de yeterince iyi yalan bulamadığım için yaşayamıyordum. Bulsam inanır mıydım, hiç sanmıyorum. Kendi yalanıma kendimi inandırabilecek kadar kaybolmamıştım henüz.

Hangi gezegende hayat vardı bana bilmiyordum, tabancaların bakış açısı benden uzak, çıkışların hiçbirinde yokum, nasıl bulacağım başka bir hayatı. Buğulu bahçelerde, körebe hâlimizle saklambaçlar oynuyoruz, seslerden yoksun. Nasıl bulacağız ki ebeyi… Odalar boş, zaman aynasız, dünya hayatsız, fincanlar dudaklarımsız. Masumiyetin ayak izleri silindi, parmak izleri rehin kaldı bencillikte, uzandılar, çocuklara bile, masumiyeti bile hadsizce, vicdansızca katletmeyi başardılar, dünyanın gözlerinin önünde, seyirciyken bu kadar hayatsız oldu işte dünya. Yaşam belirtilerim hiçbir yaşamak kanıtı değil artık, görünürlüğün uyuşturuculuğunda kaybolduk, bizi görmek istemediklerimiz yok ediyor. Anlamların azlığı, yokluğuma sirayet eder belki, doğrusu da budur. Diyecek ne çok sözüm var sanıyordum, bitmeyecek zannediyordum kelimeleri, onlar bile insanın kalbini tekletir, dururmuş bir yerde, hiçbir zaman bir daha avazım çıktığı kadar bağıramayacağım sanki, tükenirmiş, çığlıklar bile, bıkmaktan bile bıkarmış insan, yorgunluğun başka bir çeşidi bu, belki henüz anlam yükleyemediğimiz için bu yorgunluğa, isimsiz. Başından aşağı kaynar sular dökülür de, nasıl yanmaz insan. Soru işaretlerinin bile tükenip, içimizde yer edeceği zamanlar gelirmiş meğer. Ünlemleri içimizde yaşayıp, dilimizi susturabilirmişiz meğer, kelimeler böyle terk edermiş bizi. Başka bir gezegende, henüz bu kadar kötülerin olmadığı dünyaya giderlermiş, orada yeniden var olup, çoğalmaya ant içmişler gizlice. Gövdemi yaprak gibi titreten bu hasrete daha fazla seyirci kalamazdım, içime hasretimdi benimki, içimin artık burada olmaması gerektiğinin bilinci. Uyuşturamadı hiçbir görüntü, hiçbir kelime bu zihni, geçici heveslerin bıkkınlığını yakıştıramadım kalbime.

Kendini yanlış anlamayla geliyor ilk pişmanlık, sonrasında tanıdığın, bildiğin her şeyden bir miktar pişmanlık kalıyor içinde, öyle ki artık o pişmanlığın canlı bir his olarak damarlarında dolaştığına eminsin, her yeni bir şeyin de aynı kuvvetle muhtemel yeni bir pişmanlık ekleneceğini biliyorsun. Yanılsamalarla pişiyor insan, pişmanlıklarla olgunlaşıyor. Ufacık temenniler haricinde hiçbir şey dilememeyi bile biliyorsun artık. Acı içine hapsolduğunda, bir çıkış yolu bulamadığında, kıvranır, tıkanıp, kalırsın hiç hareket edemeden. Kıpırdarsan hiç geçmeyecekmiş hissi kamaşır teninde. Zamanla geçeceğine inanırsın, aslında için büyür, acı daha katlanılabilir olur. İçimiz büyümese, bunca, keder, ölüm, sızı, haksızlık, adaletsizlik nereye sığardı ki? Kedere mecalin vardı ne zamandır ama ağlamaya gücün kalmamıştı. Yeni bir şey söylemeye de yüreğin yetmiyordu. Yeteneğin her şeye güzelce susmakla anlam buluyordu, pekişiyor, sanki her şey yerli yerindeymiş gibi oluyordu. Çok güzel saklıyordun, kızgınlığını, üzüntünü, haksızlığını ve devamındakileri…

Şimdi tüm bunlar birilerinin beceriksizce bir kurgusu gibi geliyor, zihnine kuruluyordu.

13.04.2026 15:00
Nevin Akbulut

blog

Kaç Rüyadır Uyuyamıyorum

Kimseye benzemediğin anlarda, kim oluyorsun?

Acının içinde yok yere zevki arayıp, durmuşuz. Yanan bir şiirin külleriyim, yeniden doğmayacağım. Yeniden yazılamadan öleceğim. Yanan ağaçların kaderiydi bu şiir, yazgısının dışına çıkamayan bir k/ağıt, ters bir sıralama olmuş benimkisi, tutuşmadan önce küle benzemişim. Yatışmayan bir nefesin tutuşmaya mecali kalmış mıydı derseniz, dertlenen o yalnız ağacın içini karıştırın biraz daha derdim. Karıştıkça aklı bulanacak, bulandıkça örselenecek, örselendikçe farkına varacaktı, önce tutuşmayı, sonra yanmayı ve sonra külü. Yanmaya geceden başlayanların, yazmaya önceki ömürden arta kalanlarla başlayanların eksik öyküsüydü bu şiir…

Her gün gördüklerimden içime soğuk bir kış aktı, karsızdı, ayazı bol, zehri çok. Gözleri karanlık bir kuyuydu, içine çeken, adresini bilmediğim kayıplara böyle adım atmıştım. Beni bu karanlığın içinde yalnız, kış mevsiminin yanlış zamanında mı yine çiçeklerimi açmıştım? Açmadan duramıyordum, kışa dayanamadığı hâlde, yaza da katlanamadığı için kalbim. Derin bir zamanım yoktu, derin anlamları da geçen yüzyılda bırakmıştık. Hanilerim vardı, yinelerim vardı ama yenilerim yoktu. Çatlarken zaman ortasında kalmıştım her şeyin, yitip, gidememek bile bir teselli değildi artık, aramızda kimsenin bilmediği bir dil vardı, senin bile anlamadığın, iki kişiden bile yokluk doğabilirmiş anladım ama bunu sana anlatamadım, kendime anlatmak da yetmedi, zihnimin ezberindeki ilk sıralardaydı halbuki. Buralarda her şey yetersizlikle besleniyordu. Olmayan hayallerin içimizde tepelerce donmasını aşamadım, sürekli yükselen bir yer var, varamadığım. Sustum sonra, denizlerce, dalgalarca, çığların altında kalmış gibi sustum ve dondum.

Yüklediğim anlamlara benzedim sonra, bazendim, galibaydım, mütemadiyen olamıyordum ama her şeyden birazdım, biraz eksik, biraz acı, biraz yarım, biraz zamansızlık.

Dil sanki anlaşmak değil de ne kadar ayrışabiliriz diye kullanılıyordu. Kavramlar sanki bir diğerinin kavramaması şeklinde ortaya sürülüyordu. Ölçüler, şartlar eşit değil, uzlaşmak manasız, farklılık esas, kendine göre haklılığın şarttı, sebepsiz ya da manasız. Her an yeni bir çatlaklığın oluşacağı bir andı bu zaman, çatlakların içinden bir sürü şey sızabilirdi yerli yersiz. Bu kopuştan payımıza ve karşımıza sayısız, apayrı, bambaşka cümleler düşüyordu, kimsenin ortayı bulamadığı. Anlaşmak bile sanki çekinilecek bir şey, anlaşmazlıktı esas olan, anlaşırsak sanki kendimize ayıp etmiş olacaktık. Bu çağ eşitliğin sadece ayrıcalık zannedildiği bir zamandı artık. Aynı kelimelerin farklı manaya gelen bir sürü anlamları vardı ve herkes bunu ancak kendi lisanına göre algılıyordu. Doğru olan tek değil, bu durumda yanlış diye kabullendiklerimiz de bir değildi, yanlışlığın bile bir sürü yolu, çeşidi vardı, açıklayabildiğimiz kadarıyla. Herkes kendi yavan kelimesinin infazında alıyor şeklini.

Kimse kimsenin şiiri değildi artık, olsa olsa anlamsız ya da dramatik bir hikâyesiydi bu zamanda. Serin bir trajediydi bu avuçlarında, bıraktığım ıslak ve karmakarışık hikâyem. Isıtmayan, yakmayan, ateşlemeyen, yine de kendi başına bir anlam ifade edebilir umuduyla tamamlanmaya çalışmıştı, yolsuz, izsiz ve çarpık cümlelerle. Yosun tutmuş o yaşlı taşın anlatacağı çok şey vardır, karasından geçen eski gemileri, hemen yanında uykuya dalan iskeletleri, zamana nasıl da direndiğini, yittiğini ama gidemediğini, ruhunun serkeşliğini ama yerleşikliğini, kimsenin aslında yerinden oynatamadığını zannettiğini, aslında her şeyin sorunlu bir düzen hâlinde ilerlediğini, hep kıyısından akan suların fısıldadığını, küçücük içine nasıl da yüzyılların sığdığını. Ama en çok kıpırdayamadığı hâlde ne kadar uzaklara daldığını.

Birçok durumda bir şeyler inkâr ediliyorsa ve yaşarken bir neden arayıp, bu nedenlerin yolu yaşamaktan geçtiği için de bu inkâra kalkışılabiliyorsa, ben daha çok inkâr edebilirdim, benim daha çok şeyim yoktu çünkü. Sol göğsüme kimse gömülüp, ağlamadı mesela, kaç yıl öncesinden tenime miras gibi düşen gözyaşları yok mesela, bir yerlerde her gün yüzlerce kelimeler ölüyor, en çok da aşk sözleri, gözlerine yüklediğimiz anlamlara benzer kelimeler ölüyor her gün. En sevdiğim kırmızı düğmeli gömleğim yok, göğsümden geçenleri içime sindiremediğim yerde bıraktım, bildiğim, gittiğim, sevdiğim o şehir yok artık, öldü, önce gözlerimde, sonra da içimde. Herkes en az bir şehri öldürür içinde, önce kentleştirip, sever, anlamlara boğar, sonra yok eder, birden olmaz ama bir dinamit yavaş bir çekimle ne kadar yok edebilirse, o kadar sürede ölür. Ölen şehirde aşkın bile kalmaz geriye, belki de onun yüzünden infilak etmiştir göğsünde patlayan ve seni yok eden her şey, o da ölür, sonra kelimeler, sonra yazdığın küçük ama büyük anlamlar bulduğun o şiirler, en sona anılar kalır, hepsini uğurlayıp, öldürücü darbeli kelimelerden ilmeği en son o boynuna geçirir, içinde bir yerlerde her şey yok olur, o kadar sessiz olur ki, sen hâlâ oradalar zannedersin, yok olduklarını bile bilmezsin, unutursun sırayla. İçinde kurduğun düzene uygun bir unutma rehberi olur, verdiğin en yanlış kararlardan başlarsın silmeye.

Yaşam ile anlam arasında bir geçiş yoktur, olsa olsa anlamsızlık ve boşluk vardır. Ben hacmimi yitirdim, ondan bu kadar boşluktayım, gölgemi kaybettim.

Belki yine acıyacak, yine yaralanacağız ama başka türlüsü de mümkün değil gibi olacak. Acıdan kaçmayı değil, onunla yüzleşmedikçe içimizde bir şeyler eksilir, yapay bir dinginlik havası var olur ama bu bizi tamamlamaz, aksine yarımlaştırır. Başka biri gibi hisseder, olmadığımız kişi gibi oluruz. Modern dünyanın sterilize ettiği sahte mutluluk alanları bizim yaralarımızı saramadığı gibi, boşluk yaratmaktan başka bir işe de yaramaz. İçimizin boşluğundan beslenir bu suni zaman. Hep daha fazla boşluk daha yoğun yalnızlık. Dışarıdan kusursuz görünüp, içerimizde cansız bir varlık gibi kalırız. Üstelik her gittiğimiz yere onu da içimizde taşırız. Sevmek sadece sevmek değil, sevmenin ötesinde birbirlerinin yaralarına bakabilme, acılarına dokunabilme cesaretidir. Karşıt çekimler bazen de parçalar, dağıtır, öteler, belki bu bile bir tür dengedir. Dengesizliğin dengesi, yarımın diğeri. Kimse kimseyi tamamlayamaz aslında, bir diğerinde belki de eksiklerimizi görürüz, buna rağmen severiz, bu yarım hâlden kurtulma ümididir bizdeki merak, çekim. Bu karşılaşmalar, kendimizle de karşılaşma çoğu zaman yıkıcıdır ama, belki de tek anlam budur. Sonsuza kadar mutlu olabileceğini düşünmek sadece bir yanılsamadan ibarettir. Olmayan bir kelimenin, eş anlamlarını arayıp, derdimizi demeye niyetleniriz. Yapay bir sağırlık, sahte bir körlük karşımızdaki. Bizim de zaten kelimelerimiz tükeneli nereden baksan yüz yıl olmuştur.

Sızımı kimseye dökmedim, açmadım, göstermedim. Bir şey fark edip, yalandan sormaya çalışanlara da yarım ağız, yarım kalbimle, yarım yamalak kelimelerle hikâyeler anlattım, iğreti bir ifade, çarpık bir gülümseme, ödünç bir bakış ile. Asılsız bir hayreti, ödünç alınmış bir umursamayışla yüklenip, boca ettim üzerlerine. Zaten kimsenin sonrasını bilmeyi istemediğini, meraklarının bile sahte ve geçici olduğunu, gerçeğini de araştırmayacaklarını çok önceleri öğrenmiştim. Şimdi yaratıcılıktan uzak öykümü, birilerinin öykünmeyeceğini bilerek, ezberlenmiş, doğal olmayan bir gülümseme ile seriyorum önlerine. Sadece kendilerine ait olduğunu zannettikleri yollardan geçiyorum. Bu bir yol hikâyesi değildi ama yola çıkma hikâyesi olabilirdi, gerçek bir hikâye.

Kırıldığım yerleri biliyordum artık, hangi cümleler beni boğar biliyorum, yasaklı bölge gibi zihnimde kırmızı ile işaretlediğim bir bölge var, o yerlerden geçmiyorum bile artık. Yorulacağım kapılara varmıyorum, hırpalanacağımı hissettiğim yollara çıkmıyorum. Her şey düzelse bile hiç geçmeyecek bir şey var içimde, bunu da kabulleniyorum. Hangi kelimelerin beni hüsrana uğratacağını ezberledim, kanacağım yerleri de biliyorum, o yüzden uzak durmayı da kendime borç biliyorum. İnsan bazen durmalı, daha iyi hissetmek için değil de daha fazla parçalanmamak için.

Nevin Akbulut
13.03.2026 11:00

blog

Yangı

Bazı tereddütler yaradan beterdir, o yangıyı aratır.

Hayaller hayalîliklerinin gereğini yapıp, çokça kırılıyorlardı, yeryüzüne lanet gibi çökmüştü bu sanrı. Onların huyuydu kırılmak, bizim içgüdümüz ise inanmaktı Ortada kazanan yoktu, savaş da yoktu, her yanımıza batan sayısız kırıklıklar vardı yakından ya da uzaktan isabet eden. Sonrasında içinden geçen soğuk bir ürpertiyle karışık; ya hiçbir şey olmamış gibi olursak bir gün… Olacaktı, bir gün her şey, hiçbir şey olmamış gibi olacaktı. O güne kadar kırıklarımıza sahip çıkmaya, daha fazla acının denk gelmemesini dileyerek ve onarabildiğimiz kadar her şeyi, olduğuyla birlikte sevmeye çalışarak zamanı geçirmeye bakıyorduk.

Kayıp olduğum zamanlarımı bilmiyorsun, içimden kaybolduğumu, kendime yittiğimi, içimden tükendiğimi, sessizce, hiçbir yitiriliş emaresi göstermeden. Farkına varmıyorsun, tüm dillerde öksüzlüğümü yüzüme vuruyor bu farkına varamayışlar, kendi içimde kendimi yalanlıyorum buldukça, varlığımı en çok gözlerinden alıp, gidiyorum, tüm dinlerde inkâr ediyorum sendeki yokluğumu. Hiçbir yere sığdıramadığım kalbimi, sefasını süremediğim tüm zamanlarımın içinde, seni de içinde gizlediğimi, kendime bile söyleyemediğim tüm dillerde susuyorum. Başkalık diye başladığımız her yolun saçma bir çıkmaz sokağa çıktığında, sevinmelerimin yerini hep devinmelerim aldığında, içinden düşüyorum, o kadar sessiz oluyor ki her şey, başka bir yere taşındığımı bile göremiyorsun, o kadar güzel bitiyor ki her şey, hiç bitmemiş gibi oluyor, hangi yönden bakarsan bak, hep oradayım gibi oluyor, kendimde yok saydığımı sende itiraf eylemi geveliyor dudaklarım, suskunluğa bulandığım için göremiyorsun.

Artık bir daha inanamayacağını öğrendiğin yerde başlıyorsun ölmeye. Belki uzay boşluğunda bir şekilde denk gelir birbirimize içimizden geçirdiğimiz cümleler. Herkes kendi başına zaten geldiği için fark edemediği bir hile gibi şu zamanda olanlar, en yakındakini göremez ya insan, önce kendini göremiyor, görülmeyenlerin ilk sırasında bizzat kendi yer alıyor. Rastgele olmuş ya da dizilmiş olamaz bunca saçmalık, düzen ve hileyle alakalıydı belki de her şey ya da görülmenin bile bu kadar bildiremediği, anlatamadığı…

İçimden sana yakıştırdığım isimleri bilsen ne çok sevinirdin. Nilüfer gibi suya her indiğimde saçlarımla ruhum arasında o kadar çok hiç birikiyordu ki zihnimde, seni tüm hiçlerden artırıp, içime, hep içinde yeni bir iç doğuran başka bir için de içine gizlediğimi sular bile bilmiyordu. Yüzdükçe balık, uçtukça kuş gibi zannediyordum yüreğimi, heves diye bir şey gelip, çörekleniyordu içime, az daha ayağım kayacak, yine düşecektim, kanmayı bıraktığımı unutup, az daha inanacaktım. İçimde içler tükenirken, içimde yeni içler doğuyordu, her iç başka bir için içinde hiç oluyordu. İçim içimi yiyordu yine her zamanki gibi, içim içime sığmıyordu. İçten konuşmalar yiyip, bitirecekti beni bu gidişle. İçle dış birbirinin yancısı, yara ile kan birbirinin gizlisi, yanmak ile kül birbirinin yarası, başlamak ile bitiş bir diğerinin hikâyesiydi, başlamak ve bitmek birbirinin aynı gibi ya da sadece bitişler vardı, başlayan her şeyin bittiğine dair gerçekler ömrümü törpülüyordu. Gül gibi güldüm, kül oldu gülüşlerim, bir daha böyle gülemeyeceğim zannettim, sonra zannım gerçeğe dönüştü.

Seni zamanın bir yerinde beklemişim, beklediğimden habersiz. Zaten sınırlı olan o zamandan sonsuzluk dilemişim, uyumuşum kâbus dolu gecelerin kollarında, sarılmışım yağmur seslerine, uyuyunca geçer zannetmişim, yeni kâbuslardan habersiz. Dönüp, devrilince bir şeyler düzelir zannetmişim, alt üst olsun, bu defa olsun, bu sefer denk gelir, denk düşeriz hayatın bir yerinde bir tesadüfün içinde, tamamlanmayacak şeylerin hatırına biteriz zannetmişim bu defa. Donmuş, öylece kalmış her şeyin içinden sıyrılıp, kuş sesleri susmasın istemişim, sağırlığımı unutup. Hep dilemişim içten içe, içeriliğimden, rüyalarımda yalvarmışım, zamanın simsiyah, buğulu bir boşluğun içinde olduğumu bilmeden, hiçbir yere uygun değil, hiçbir zamana ait değildim oysa, beni vermeyecektin o uzaklara, içimi bırakmayacaktın, tüm yaz yanan içimi, kışın hiçbir şey olmamış gibi dirilen içimi, hiçbir âna uymayan varlığımı. Şimdi dondu dilim, ellerim gibi, hareketsiz, varlığımı kanıtlayamadım, yokluğumu anlatamadım. Seni dileyemedim.

Varmışız, olmuşuz, dolmuşuz gibi yapmaktan başka neyiz şu gezegende? Zaman israfı, onu bile beceremiyoruz, oysa sıkılmalı insan dediğin, canı çok sıkılmalı, sıkılmıyormuş gibi yapıp, zaten bölünen zamanı daha da parçalara ayırıyoruz, tek bir parçası bile kalmayıncaya dek.

Mucize olsa ne olur, yazının dışına çıkamadıktan sonra, kendini sığdıramadığın dünyada, kendi içine sığmaların olmasa. Seni saklayacak hiçbir kucak, hiçbir kalp henüz hayatın sahnesinde gösterime girmedi, ya da bizi körleştirdi zaman, içinden çıkamadıkça. Bu filmden sokakta kaldık, şehirler almadı, gündüzler almadı, kâbuslu gecelere sığınırız zannettik, ant içtik, inandık olurlara, olacaklara, olacak her şeyin içinde bir tutsak gibi kaldık, yenildik, yenileniriz diye inandık, yeni hiçbir şeyin olmayacağını içten bildiğimiz hâlde. Bekledik adımlarımızı yollarda, biz gittik, onlar gelmediler, yakınlarımıza uzaktık, sustuk, uzakları yakın yapabiliriz zannettik, bu denklem böyle yürümüyor muydu? Denklemler mi yanılıyordu, biz mi aldanıyorduk daha fazla? Neden bu kadar üşüdük kalabalığın içinde? İki satır diye çıktığım yolda, sayfalarca konuşsan ne olur, kelime israfından başka, hangi kitapta yazılırdı bunca sessizlik, sürekli konuşulduğu hâlde?…

Çünkü ikimizin yanlışlarının toplamı çok ağır geliyor artık bu dünyaya. Biz bir arada oldukça çarpanlarına ayrılıp, bölünüyor tüm hikâyeler. Bizi bağlamıyor hayat, bağlasa bile bir yerde koparıyor, biz biraz daha ayrılmış, bir miktar daha kopuk oluyoruz. Birleşemeyeceğimiz bir hayatın kaldırımlarında yürüyoruz, üstelik başka sokaklara, bambaşka evlere, evlerin içine, uzak gözlerin de içine. Bizi mahveden artık hissedilmeyen şeylerdi, varlığı sabit ama bilinmeyen, görülmeyen, bilinmek istenmeyen, o kayıtsızlık, değişmiş olmanın inancı ve yok olmuşluk. Bizi bitiren bakılmamak değil, görülmemekti. Nefret bile değildi bizi ayıran, eksiklik, birimizin diğerinden eksilişi, silinişi sessizce, diğerinin her şeyden artmış gibi kalması yeryüzünde. Hayal ile olanlar arasında dağlar vardır bazen ve sen o dağları da yenebileceğini düşünürsün, buna inandığın anda başına gelen hayatın hep katı bir oyunudur, dağlar gerçekten yıkılabilir. Belirsizlik dediğin, senin sen olmadığını anladığımdı, artık kendimin de ben olmayacağımla baş başa kalmıştım. İki belirsiz bir araya gelince bile beliremeyecek şeyler vardı, çarpı işleminin sanki tersine işlemesi gibi, biraz daha yokluktu içimizi kaplayan. Biraz daha hayal, biraz daha uzak, biraz daha silinmek, defterden silmek gibi değil, hayatın bizi silkmesi gibi, birden yok olup, zaten hep yokmuş da bir gece rüya görmüşsün gibi silinmesi.

Nevin Akbulut
14.01.2026 11:00

blog

Kırmızı Kumlar

Belki de sadece bir düşüncenin bedeliyiz.

Bu yaşamda ölüyüm, yaşımı bildiğimden beri, hiçbir şeyi öğrenemeden üstelik. Belki de ondan tanışamadık, tanışsak bile tanıyamadık. Bilseydim, bilseydik olurdu, İtimat ne pahalı buralarda, canla kazanılan bir şey, üstelik tek taraflı itimat da olmuyor, itimadın birbirine itimadı olması gerekiyor. Tüm içindekiler öldükten sonra, kimseye yeniden verilemeyen bir ant artık o, kazanılamayan. Herkes yarı yoldan dönüyor, yürekleri böyle yarım yamalak ya da inançları, itimatları eksik ama ihanetleri tam, boylarını aşıyor. Yarı yoldan sonra tek başına yürümeleri ezberledim hep, insan kalınca neler öğreniyor şu hayatta. Hatta sonraki yarı yolları daha iyi biliyorum, hep yalnız gittiğimden. Beni tanıyamazsın, pişirilmiş çamurda, yanmış kelimelerle, yitirilmiş zamanı yazıyorum, içerisi sakin, kurumuş ve artık çıtırtısı bile çıkmayacak kadar sessiz otların içinden. Tanısan bilirdin, en azından neyin içinde, neyin dışında olduğumu, içimin dışıma nasıl dalgalarca çarptığını, benim sürekli dalga geçer gibi tutuştuğumu. Yitirilecek her şeyi geride bıraktım, seninle birlikte. Tutuşmuş bir ormandan daha az yaşadım ama daha çok yandım, İbrahim olsa kolaydı, Allah da yanındaydı, hep tek başıma yürüdüm kalan yarım yolları. Yanmayıp, kalan yerlerim de çoktan külünü savurmuş, hangi zamandı bilmiyorum bile, o kadar çok yaşamıyorum ki.

Dünya birbirini sevmeyen insanların gazabına uğramış, ortalık savaş, toz, duman, ölüm. Geri kalanların da tapındığı nesnelerden, kaldırıp başlarını bakabilmeleri mucize, yorgun gözler süzülüyor her gün caddelere. Sağır olsak yeri, kör olası geliyor insanın. Ama herkesin kör olduğu yerde senin körlüğünün de bir hükmü kalmıyor. Saklanacağım bir kuyum yok, üstelik gözlerim de kör değil, koca bir balık da yok beni karnına alacak. Sığınamamak aczi dolu içimde su yerine. Sözleri yutan bir ses olsaydı, hava gibi bir yerde birikse sözcükler, üstelik söylenilemeyenler, çocuk çığlıklarında sönen kurşunlar, bir yerde birikmeli, atılan kurşunların da biriktiği bir alan. Kekeleyerek dökülen yasların da birleştiği bir yer, eksik artık dünyada Zülfikâr’ı kavrayan el. Bu yüzden bunca sessizlik, sesin artık ruha varmadığı bir yer.

Bazı kırıklar vardır ki, onarımı artık yoktur. Düzelteceğim diye uğraşırsın, daha çok hasar verirsin, iyileştireceğim dersin, daha çok yaralarsın her dokunuşta. Her kelime biraz daha kaygıydı. Onunla olmak içime hakaretti. Hatırı olmayan bir şeyin hatırası da olmamalıydı.

Kırmızı kumlu uçurumuma kavuştum. Anladım ve inancım bitti. Anlayanın hakkıdır durmak ve kehanet kendinden kaçıp kendine varmaya çalışmak gibi, rastlar mıyım artık bilmiyorum, unuttuğum o yerlerde, kumlar da değişti hem, kendi canımı sıkıp, içimden çıkasım geliyor, sihrine inandığım her şey garip bir kumardan başkası değil, inandıkça kaybedilen.

Belki de dünya içinden çıkamadığın koca bir labirentli hücreydi, her çıkış yolunu bulduğuna inandığında, daha büyük, sonsuz bir dairenin içinde buluyordun kendini. Mutlu olduğunu zannettiğin o anlarda sadece geçici olarak havalandırmaya çıkıyordun. İçsel yolculuk bizi terk etmişti, içsel sürgüne doğru yol alıyorduk. Yaşama isteği ile kaçma zorunluluğu arasında sıkışıp kalan ruhumuzdan dökülenler kalemin ezberindeydi. Çelişkiden kurtulamadığımız anlarda sığındığımız bir limandı yazmak. Her şeyin bir sınırı vardı ama ruhumuzda bunca olan ve olamayan şeye rağmen bir kısıtlama yoktu, bize kaldığını zannettiğimiz tek alan belki de buydu.

Sevince tüm bahislerden iddiamı geri çektim, iddiasızım tövbeler çağında bir günahkâr kadar, baharın akşamüstü serinliği aklımızı başımızdan alıyor, sahile kadar iniyor tüm içme istekleri, geri de dönmüyor. Karşılaşınca tüm şeylerin içinde bir de o uyumsuz kalabalıkla, ne yapacağını unutuyor yedi uyurların yüzyıllar sonra uyanması gibi. Şaşırmak hâlâ yaşamak anlamına geliyor buralarda, bir eylem, bir gözlem kıpırtısı, hiçbir şey yapmadan. Yıldızlar bu mesafeyi kapatıyor bazı yerlerde, yükseklik korkumu yenemiyorum gözlerine bakarken. Ellerin uzak denizaltında kalan eskimiş mercanlar gibi, kendi başına, ellerin tuzak her an denizin dibine çeken kumlar gibi çok. Tümsekler aklımın içinde kayıt altında, tutamayacağım her şey çevrelenmiş gibi bir şeyler tarafından, alınmış, tüketilmiş, bitirilmiş gibi, sessizlik. Aklımı bölebildiğim kadar ayırdım parçalara, denizle gök arasında, sahille yıldızlar arasında, ulaşmakla uzaklık arasında. Ayrılan sadece hayaller değildi bu aklımda.

Zaman geçiyor zannediyoruz, yaşadığımızı umduğumuz anlarda. Zaman geçmiyor, biz zamandan geçip, gidiyoruz. Bir süredir hayallerime yabancılaştım, sanki başka biri benim yerime içinden geçiriyormuş gibi geliyor tüm hayalleri. Onlar da mı başkaları tarafından satın alındı ya da kiralandı bilmiyorum. Zaten böyle maddi şeyleri hiç bilemedim, aklım ermedi, ruhum da anlamadı. Bu evrende sanki hiç dokunma, konuşma yok gibi, herkes her şeyi söylüyor ama kimse kimseyi duymuyor, bu anlaşmazlık ya da anlamazdan gelmek bulaşıcı bir hastalık gibi yayıldı kulaktan kulağa. Belki de o yüzden hayallerim de yabancı oldu. Başka bir dilde, başka bir yerde, detaylar bile bana ait değil. Korkusu bol, aksiyonu az, konuşmalar yetersiz ya da yersiz. Anlayamadığım için delirmiş olarak uyanıyorum her sabah, o dili arıyorum, öğreneyim istiyorum, öğrenince belki kendime de yabancılaşacağım, bu yabancılık da belki bulaşıcı bir hastalığa dönüşecek. Hayallerim rüyalarıma sızmasın diye büyük çaba gösteriyorum, bilinçaltıyla bağlantılı çünkü tüm rüyalar, rüyalarımı da ele geçirirse, arada kâbuslardan kalan boşluklarda gördüğümü zannettiğim o güzel rüyalar da ellerimden kayıp, giderse ne yaparım artık bilmiyorum. Kafamı kaldırıp, çöpe atasım geliyor bunu düşündükçe, hiçbir işaret yok, bir yaşanmışlık, bir dokunuş olmadı. İz, yansıma, temas da yok. Sonsuza kadar böyle yavan bir şekilde devam edeceğine bir ömür, kısacık ama tatlı anlarda, gördüğün hayalin, bizzat senin hayalin olduğunu bilerek yaşamayı dilemekten başka elimden bir şey gelmiyor. Aksi hâlde özgürlüksüz, ezici, yorucu ve bizim de kaygılarımızla birlikte epeyi soluk bir evren burası.

Galiba ben artık rüya görmeyi de bilmiyorum, hayal kurmayı da. Yeni baştan başlamalı, öğrenmeli sıfırdan her şeyi. Bildiklerim yabancı, zannettiklerim yalan, umduklarım kayıp. Boynumdan başlayan o yoksunluk boyumu aşıyordu. Herkesin payına düşen ipek, içimde boşluktu. Uçurumlardan atlıyordum, uçurumun ne olduğunu bilmeden, düşmeyi düşerek öğreniyordum. Senin için daha ne kadar bölünebilirdim, ben bölündükçe mi bölüşecektik hayatı? Parçalanınca bir daha bütün olabilir miydi artık o bütün olmayan bütünler? Herkes için değişiyordum, değiştirilecek bir şeydim, akıllanacak, uslanacak, yaralanacak ve susacak. Bir parçadan beklenmeyecek eylemlerdi. Beni savuran kasırga, yüzümü yakıyordu, parçalarımdaki o keskin acı, en az seni de yakmalıydı, seyrettikçe. Bakmakla da görmenin gerçekleşemeyeceğini bildiğim zamanlardaydım artık.

Hiçbir şey değişmeyecekse, herhangi bir şey için de değmezdi.

10.04.2025 13:00
Nevin Akbulut

blog

Ruh Bulantısı

Cümleleri unutabilirsin kolaylıkla ama içinden geçen kelimeleri unutamazsın. Yaşamla ölüm arasında herkesin yanından geçip, görülmeyen, anlaşılmayan bir hikâyesin, bu bile boşluk nedeni, bahane aramaya gerek yok. Geçen gün gördüğün o yalnız bulut gibi. Her şeyin başladığı gibi gideceğini zannederek, hem yanılıyor hem de vakit kaybediyorsun. Değişmeyen tek şey başlangıçlardaki heves ve sonrasında gelen bıkkınlıklar.

Bir yüz kaç yüzdür aslında? Ağlarken, gülerken, sevinip, üzüldüğünde, rol yaptığında, içten olduğunda ya da sıradanlaştığında… Kendinden bile gizlediği o güvensiz, derin sular, içten içe sızan, her an varlığını hissettiren kaygı ya da endişelenirken, eşelerken geçmişi ya da korkup, üzerini örterken, saklanırken kendinden bile kaçacak delik ararken. Yılların aldatıcılığı birkaç fotoğrafa sığar belki, bir hikâye eder miydi diye düşünürken. Zaman da intikamını alıyordu herkesten, üzerine yükledikleriyle, açmadıkları, anlatmadıklarıyla ve en çok da üzerini örttükleriyle. Anılar da acımasızdı, ansızın hiçbir neden yokken bir yerden, kısacık bir an fırlayıp, çıkardı önüne. Onlar da kişilerin ruhundaki acımasızlığa uyum sağlamıştı. Giderken keşke tüm yaşadıklarını, yaşamak istemediklerini, hatta en ufak bir izi bile bırakmadan, beraberinde silip, gidebilse ya da götürebilse insan. Hiçbir şey bırakmadan, önemli ya da önemsiz toplanan eşyalar gibi, atılmak üzere taşınan lüzumsuz nesneler gibi, giderken bunları da götürebilsek…

Yorgun gözlerinden dingin bir şiir çıkmasını bekliyorsun, hırpalanmış yüreğinden bütün bir hikâye çıkacağını zannediyorsun. Birkaç dünya birden bir araya gelse olmayacak şeylerin umutlanması sahte bir masaldır, hem inanılır, hem de inanılmaması gereken. Her şeyi saklayamazsın, moraran tırnaklarını sakladığın ojeler gibi, her şeyi de anlatamazsın, anlatma yeteneğin, anlamlarla birlikte hareket etmez, kayıptır bazı manalar, bazı sözcükler gibi, bazı yüreklerde. İşaret etsen dâhi bilinemez, görünemez. Yorulmaya bile hakkın olmaz bazen. En çok ihtiyacın olan susma hakkını kullanırsın, sinirlenmeye bile lüzum görmezsin bazen, öylece durup, beklemeyi istersin, hiçbir şeyi beklemeden üstelik. Dışarıda zaman bir yerlerde akıp gitmektedir, kimine şifa, kimine bela, kimine hiç. Karışmak istemezsin, ne hayata, ne içindekilere. Artık bunca şeyden sonra, dinlense de yoruluyordu, hatta dinlenmek daha çok yoruyordu, dünyanın sonu belki de böyle bir şeydi. Hepimiz yorularak azalıp, bitecektik. Son olarak “düşünen yerlerim sonsuza kadar uyuştu” diye düşündü. Bazı gerçekler ölüm gibiydi, biz zulüm diye adlandırıyorduk.

Kimseden hiçbir beklentisi olmadığı ve hiçbir şeyi de beklemediğini kanıtlamak için son yıllarda yeteri kadar nasıl sıkıcı birine dönüşebilir diye düşünmekten kendini alamıyordu, bu sıkıntılı sıkıcılık sonunda ruhuna da sirayet etmiş, aynı zamanda hayatının da içine girmişti doğal bir şekilde… İstemese bile artık sıkıcı, donuk, kaygılı, yavan ve sıkıntılı biri hâline dönüşmüştü. Dünyadan uzaklaşmanın yolu sıkıntıdan geçiyordu ama daha çok insanlardan uzaklaşmanın ve mesafenin en temel yoluydu sıkıcı olmak. Ne dünyayı yeniden onaracak gücü vardı artık ne de insanların ruhlarındaki yarayla baş edebilecek çabası kalmıştı. Kendini de farklı şekillerde yaralama hâliydi bu, en azından bu gücü bulabiliyordu şimdilik kendinde. Her şeye ne kadar uzak hissetse de tam o çemberin içinde olmak, yer bulmak böyle bir şeydi.

Her şey altüst olur ya da sen öyle zannederdin, bazen de olsun isterdin. Son anda kendini arabanın altında kalkmaktan kurtarmış gibi oluyorsun, her şey biçimsiz bir tehlike gibi geliyor artık uzun zamandır, bulaşmak istemiyorsun. Onları kendinden uzaklaştıramasan da, kendini onlardan uzaklaştırmayı başardığını zannediyorsun. Kendini sakınmanın, daha az hareket etmenin türlü yollarına başvuruyorsun, hem de ne olacağını merak edip, duruyorsun. Sesleri, kokuları gönderemezsin hafızandan hiçbir yere, en derinlere gömsen bile, bir an yine intikam alır gibi çıkarlar gün yüzüne, bazen gecenin içine, pervasızca. Anlam veremez, böyle olmaması gerektiği hâlde öyle olduğuna akıl erdiremez, ruhunun derinlerinde bir yere koyamazsın bu durumu. Söylenecek her söz söylenmiş, her masalı biliyorsun, hayalleri kurduktan sonra ne olacağını da öğrendin, artık hiçbir söz ikna edemez seni buraya tutunmaya, iç huzurundan feragat ettiğin zamanlar için kırgınsın kendine. Hiçbir şeyin artık seni onaramayacağını biliyorsun.

Seninle olabilecek tüm olasılıklardan korumuştu beni o olumsuzluk. Oluyormuş gibi olmalardansa, olasılıkları kendi isteğimle terk ettim, ihtimallerden vazgeçtim, olurları harcadım, gerisini de kurcalamadım. Kendi içimde onu aklamaya çalışırken uydurduğum tüm bahaneleri aslında gece kendime katlanabilmek için bulduğumu, sabahları uyandığımda o bahanelerin katı birer ıstıraba dönüştüğünde anlıyordum.

On dokuzuncu yüzyıl sancıları çekiyordum, şiir için dibe batmak gibi… Romanlara konu olmuş hikâyeler, hayatımızda artık olamayacak kadar uzaklarda demektir. Bazen de öyle bir şey olur ki hayatımızda; kitaplarda okusak, inanmaz, dayanamaz, reddederiz ama yaşarız, tahmin edemeyeceğimiz derecede bir donuklukla. Kaç yaşımıza gelirsek gelelim, hâlâ içimizde dokunulmamış, keşfedilmemiş, dokunulmamış bir yer, bir nokta var. Manevi bir şeyin iyi gelen varlığı da hayatının somut kısmını böyle iflas ettiriyor. Hiç biteceğine aklının ermediği şeyler bile aylar sürmeden sona eriyor günümüzde, üstelik bunun için aklını falan da yitirmiyorsun artık. Sadece her şeyin rengi sırasıyla kayboluyor, soluyor, yorgun düşüp, yok oluyor.

Seni düşünürken harcadığım tüm nefesleri toplayıp, bir şişeyle birlikte denizin içinden uzaya yolladım. Cevapsızlığın yankısıyla birlikte sarsıldım, oraya buraya çarptım, delilere musallat oldum, kötülerin belasını bulmadaki yola mermer taşlar döşedim. Onlar kadar aklımı yitirmeyi diledim, sapasağlam duran her şeyin arkasında bir düşman sezinledim. İyilerden katil olmaz diye bir şey yoktu artık, bazen iyi olduğun için de dayanamıyordun, üstelik nezaketin eziklik olarak anıldığı şu zamanda, uslu duracak kalbimiz yoktu. Huzursuzluk içimize işlemişti, medeniyetler arası tartışmalar bitmiyordu, dünya her gün çalkalanıyordu da içindekiler hiç sarsılmıyordu. Önce doğru çizgisini kaybettik, sonra da denklemlerimizi yitirdik, birbirimize bu sefer de denk gelemedik, teğet kelimesinin anlamını unuttum, başıma gelen her kazadan sonra biraz daha. Filler ortada, failden yine renk yok. Duygular rehine verilen dükkânlarda unutuldu, karşılığında birkaç parça suni nefes alındı. Bunca yıllık burnum yine benden bağımsız nefes almaya gitti, ciğerimi evde bırakıp. Hafta sonları ise ödül maması gibi birbirimizin kalbini yedik, beynine giden yolu bulmak için. Uzunca yolda ilerlerken, artık beyin diye bir şey olmadığını da böylece fark ettik. Son kalan birkaç kalbi de yiyip bitirdikten sonra artık iyice hayat olmadığına inandığımız gezegenimizi yok etme çabaları başladı. Öyle ya; düzelmeyeceğine göre artık, tamamen ortadan kalkmalıydı.

Bu öykü böylece paçavra olup, burada bitemezdi o yüzden sonsuzluk diye bir şeye inandık. Devamı olmayacağına inandığımız birçok şeyi anında bıraktık. Hiç bitiremeyeceğim bir paragraf gibi öyle kaldım burada, hayatta… Kelimeler evrende bir yerde birikiyorsa, muhakkak suskunlukların da istiflendiği bir yer vardır, olmalıydı. Atmaya kıyamadığım her anın içinde biraz daha bölündüm, çoğaldım, dağıldım. Her şeyin bir diğerini bulabiliyorduk ama kalbin bir yedeği yoktu, yanlısı, yancısı, yanı yoktu. Sadece canı, özü ve hissi vardı. Bu da bizi bize bağlamaya yeterdi. Şimdi gidip, dilediğimiz denizlerde çözülebiliriz.

26.03.2025 Çarşamba 12:00
Nevin Akbulut

blog

Bu Tatsız Hüzün

Sen dokunmayı biliyordun ama ben dokunulmayı bilmiyordum, bir gül yaprağının döküldüğü yerden çıkardığı iç sesti bu, içliydi bir o kadar da içten bir gizdi.

Belki görmediğimizden bu sağırlık, bilmediğimizden bu ağırlık… Keşke’den artmış bir umut, kırıklıktan geçilmeyen bir ayrılık. Neyi anlatacağımı, nereden başlayacağımı bilemediğim her şeyin ortasında olduğumu zannediyordum, diplerde cebelleşirken, daha sonuçlanmamış azaplarına yeni ıstıraplar, tırnak diplerine kadar, ekleniyor. Kırılacağımızı, daha da başkalaşacağımızı, başkalaştıkça birbirimizi tanımayacağımızı en başından bilgiç bir eda ile anlamıştım. Bu kadar anlayan, bu kadar da anlamayan başka biri olamazdı, şaşırmış, nutkum tutulmuş, içim fenalaşmış, üzerime bir yorgunluk çökmüştü, bir şeyi çok beklediğinde, geldiğinde artık ne yapacağını bilememenin hırpaniliği. Kendimle geçmişim, dünya ile anlaşmazlığım vardı, uzun süren bir mesele. Bir el masalı, belki tutunma, belki huzur biraz. Umdukça neye uğradığımı şaşırdım, umut ettiğinin büyüklüğüyle ilgili bu tatsız hüzün. Uçurumlar birikiyor içimde, bize giden yollar yönsüz, arada felaketler oluyor, bir sürü korkuyla karışık dualar geçiyor kalplerden, kızıp, küsüyoruz, inciniyoruz, anlamıyoruz, çoğunlukla anlatamıyoruz. Belki bu uzaklık bile yakındır bize. Belki yakındır kopuşumuz, kesin gibidir susuşumuz. Belki kayboluşumuzda bulunuruz. Bu kuyulardı Yusuf.

Hikâyemizin üzerinden bir sürü yağmur geçti. Başımı yasladığım bu boşluk, artık okunmayan bir kitabın sayfalarıydı. İçimin bildiğini senden esirgeyemedim ama kendimde inkâra erecek bir sürü materyal buldum, elimle koymuş gibi değil, itmiş gibi, hırpalamış gibi, kalbimin içinden susarken, geçen, öyle bir güç varmış da her şeyi silip, süpürecekmiş gibi.

Belirsizlikten arta kalan zamanlarda ikilem, diğer zamanlarda da çelişkiden neyi nasıl anlatacağımızı bilememekten ve nasıl olduğumuzun dâhi izahının yapılamayacağı karmakarışık rüyalar gibi geçiyordu zaman. Bir şiir kadar ömrü olmuyor insanın, eşyalarla kıyaslamıyorum çünkü insan bir şiirle ölçülebilirdi ancak, belki. Bir anın içine sıkıştırdığımız değerlerimizle sonsuza gidip, sonsuz kalmayı umuyoruz. O tek anın üzerine yüklediğimiz şeylerin altında eziliyor, kendimize veremediğimiz cevaplarla, içinden çıkamadığımız hesaplar arasında büzülüyoruz. Okuyup, geçebileceğim bir roman değildin oysa. Çok ileri gittim böyle bu kadar okuyarak, biliyorum. Hecesiz, tek solukta, bulmuşken bir çırpıda acımadan okuyup bitirir gibiydi bu açlık. Tüketmeye deli gibi, meftun. Yokluk da bir vazgeçiştir, bazen ziyadesiyle yok olursun, kaçarsın, varlığını sığdıracak yer bulamazsın. Yokluğun bile fazla gelmeye başlar, varlığınla nereye sığabilirsin ki… Cevaplarım susmayı sağlar mı bilmiyorum, mideme bir hoşluk, kalbime bir boşluk dolar mı bilemedim. Geleceksen bas bütün zillere demiştim, atlayarak sokakları, binaları yolları, sahi kuşlara bakmak bizi güzelleştirir mi? Onları da mı geçtin? Gelmelerin bittiyse, neyim olsa kalır mı bende? Hem nereye sığarım sonra bu kadar artmayla, kimden, neyden?

Sana kalmadığımı, sana susadığım hâlde sustuğumu anlatıyorum bu yazımda, içimde yol yapan ikilemle birlikte. Denk gele gele bu kelime mi denk geldi şimdi tam da şuanda? Her şey bunca üst üste gelirken, hangisinin altında kalman gerektiğini kestiremiyorsun. Karanlıkta herkes biraz eksiktir. Bir yanında yalnızlığını taşırken, vakurdur adımları, birkaç istasyondan sonra sanki her şey daha iyi olacaktı ama zamanın hiçbir şeye ilaç ya da çare olduğu yoktu. Uzun zamandır bitmeyen bir saçmalıkla canım sıkılıyor, kendimi minyon tipli, sinirli ve huysuz ufak tefek yaşlılar gibi hissediyorum. Kimseye fazladan söyleyecek iki kelimem yok. Romantik kelimesini çıkardım dağarcığımdan, onun yerine fazladan birkaç tane daha küfür kelimesi yerleştirdim, daha büyük sorunlarım var çünkü daha büyük sorularımız var, cevapları bulunamayınca da büyüyen şeyler var. Çarklar dönerken bir yerlerime çarpıyor sürekli, her yaşımda mı böyleydi, hep mi başıma yıkılırdı dünya da altında mı kalırdım? Hatırlamıyorum ama hep böyleymiş gibi geliyor. Mutluluklarından utanmasını bilmeyen bir sürü saçmalıkla yaşamanın hazzına varan insanlarla aynı şehirde yaşıyorum. Onlar mutluluklarını insanın gözüne sokmaktan hiç çekinmezler. Bizler de mutsuzluğumuzla övünürüz. Kıyas savaşı sanki bu, yorgunum, her şeyi tek kelimeyle cevaplayıp kurtulmak istiyorum, böyle bir teknoloji olsa, söylemek zorunda kalmasam ama ne demek istediğim anlaşılsa. Biliyorum, ben de en az herkes kadar yersizim. En sevdiğim kelimelerin bir gün lanetine uğrayacağımı da biliyorum.

İtinayla suladığımız çiçekleri okşayamadan, sanki kefenin cebi varmış gibi, buradan oraya da bir hat çekilmiş gibi, her şeyi bilmiş, anlamış gibi, hayatta bize hiçbir şey bırakmadan, kendimize kendi mirasımızı bile geçiremeden, üzerimize alamadan değerimizi, bu tuzaklar, gidince ancak bulunan fırsatlar, öbür taraflarda işe yarar mı bilmeden… Sabahtan farkım, ondan daha soğuk oluşum, akşamın boşluğunu benimseyişim, gecenin karanlığını susuşum… Bozulmayan sessizliklerin ortasında öyle üşüdük ki, bir daha kimse bu kadar üşüyemez zannettik. Balta girmeyen yalnızlıkları, en baştan yoldan çıkaran mubah sancılar, uzakların yok oluşu, hayallerin artık işlemeyişi, kırıldıkça yalama olan kalpler şehri. İnancından feragat edip, rolüne bürünen bedenler, sömürülen aşklar, söndürülen mumlardan daha hızlı tükenirken, aşk hariç her şeyin adı aşk konulurken ve gece dâhil birçok şeyin adı aydınlık diye anılırken, terse işleyen zaman, ayaklarımıza dolanıp, düşünce de yüreklerimizi ezerken… Artık dönmesini istemediğim her şeyin üzerine bir kibrit de ben çakarken, gitmeler bu kadar çoğalırken, varacak da kalacak da tüm yerler kayıp. Her yeni yaşımda biraz daha ölüm döşenirken zihnime, tükettiğim vedalar, uzlaşamadığım kendim ve uzaklaştığım hislerimle birlikte belki yollara değil ama artık başka sulara, ölesiye, tükense bile soluğum, az sonra solacak olan yaşamım için, üzerine pazarlık dâhi yapmadan, öylesine, yittiğim ve bittiğim, aranızda olmayışımı seçerek, meyletmek, yeni sabahların olmayışına.

Sonra neyden susarız biraz, nelerden konuşacağımızı bilemeyerek. Issızlığın ortasında cebelleşirken, hissizliğimizi bilmediğimiz gebe topraklara gömdük, sürekli deşilen, kutsal olan her şeyin kiriyle birlikte, zamansız çoğalan yeraltları, kaybolmak için boşuna o ada, bulunmak için de beyhude çaba, boşuna zaman, boşuna varlık. İflah olmayacak bir başkalık, bir soluş, soluyuş avuçlarında, bir kuşkanadı gibi titrek, tükenen her şeyimle birlikte aşılamayacak bir azınlık. Biraz daha gücüm olsa, önce kendimden sonra senden giderdim. Ama kalamıyorum bu boşlukta, bunu bilerek, susamıyorum. Kendi yankılarım dolaşıyor her gece kulaklarımda, kendi yitimimin senaryosunu görüyorum her gece, kapısında kaldığın evdir, kapıda kalamadım, içeride de, kilitler mi çok çalışkandı, biz mi çok durgun. Bulduğumu zannettiğim her şeyde seni biraz daha yitirdiğim, çıkacak kapı bulamadığım, varacak yol bilemediğim. Her şey nasıl da çıldırıyor bir yerden sonra, içimde tüten hecelerle birlikte, bir türlü bir türkü edemedik. Aynı anda ağlayamadığımızdan, hep fazla ağladığımdan, bu rutubetli düzenin kokusundan, soluyamayışımdan, baharları gücendiren zamandan, tüm gidenler haklıydı, ölüm güzeldi, hayatın hoyratlığı yanında.

05.11.2024 15:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Hızlanmak ve Durmak Üzerine

Yazmaya cesaret edebilmişim yıllardır, olgun bir yazabilen olabilseydim, tüm yazdıklarımı acımadan yırtardım ama hep toydu düşüncelerim. Kelimeler yanardı, canı acırdı, sonra benim de yanardı, üstelik onlar yaşanmışlıktı, yaşamı öldürmek gibi olurdu. Dahası anı seviyordum ben, tatlı, acı, tuzlu, tiksindirici anılar birikiyordu. Onları da harcamak işime gelmiyordu, bomboş olurdum çünkü. Hüznüm de anım da bitecek diye içim çıkıyordu, hoş biten bir şey de yoktu, bitseler belki biraz daha iyi hissederdim, bomboş ama iyi, en azından dopdolu hissedip, yine de boşlukta olmaktan iyiydi. Boşluktan yukarı bakmak zordu, yukarılara kadar, göğe kadar, ağzına kadar doluydu dünya. Biz de tepemize kadar doluluktan hiçbir şey yapasımız yoktu, kalkıp, bir de yukarı bakmaya teşebbüs mü edecektim… Olmazdı, oraları da çok önceleri kapılmıştı, daha meraklılar tarafından, benim merakım eksikti, merakı olmayanın, merak edecek gücü olmayanın hiçbir şeyi olmazdı, belki de bilinçli olarak seçtim meraklı olmamayı. Kendimi bile çoğu zaman merak etmiyorum artık, nasılım, iyi miyim diye sormuyorum, soramıyorum, cevabını bilip de veremeyeceğim cevaplardan boğuluyorum. Başkalarına da bu bildiğim cevapları vermek istemiyorum, çoğunda susuyorum. Neyse ki herkes yeterince meşgul ya da çağına ayak uyduracak kadar yetenekli bununla birlikte umursamaz da oldukları için, devamını araştırmıyorlar, cevap beklemiyorlar, hiçbir şeyin sonunu da düşünmüyorlardı. Her şey birdenbire olsun, bitsin isteniyordu. Herkes gittikçe hızlanırken, ben kalıp, beklemekte ısrar ediyordum kimseye çaktırmadan, kimse de anlamıyordu zaten.

Uzuyorum sonra, uzun uzadıya, gerek kalmıyor yukarıya bakmak ya da bakmamaya. Tüm şu yapmacık dolu, uydurma zamanlarda göğsümün ortasında hiç bozmadan, vermeden, dağıtmadan, kendimin bile unutacağı kadar içeride gizliyorum o şeyi. Yıllar önce gizleyecek bir şeyim olmadığını zannediyordum, hatta emindim buna, şimdi bunca şeyden, kayıptan ve başkalaşımdan sonra varmış; kalbim. İlk harflerdeki kadar yeni, bir söyleyiş isterdim hayatıma, hiç kullanılmamış taze bir nefes gibi. Bana kalsa, çoktan içimdeki istiridyeye çekilmiştim. İçimin de içi vardı, o için de içinin sızısıydı kalmak, sızıma sahip çıkmıştım, içimi kucaklar gibi.

Aşk da çöker bazen insanın üzerine, ölü bir toprak gibi, lanet gibi, kıpırdayamaz, kaçamaz, üzerinden atamaz, kimseye yaklaşıp, derdini ona bulaştıramazsın. Onarılamaz cesaretin, cahillikten değil, o kuyuya düşme isteğinden, kaybolma deliliğinden, yok olacağını bildiğin hâlde buna bile razı gelme durumundan kaynaklanır. İstekli olmasan bile gönüllüsündür artık. Seni yok edecek olan sonu istemekten başka çarenin olmadığına inanırsın çaresizce. Bir ömrü harcamaya değer göreceksin, kalbinin penceresinden görüp, okuduğum o kitabın satırlarında bir ömür sabahlamaktan bıkmazdım. Herkesin o kadar çok beklentisi ve isteği vardı ki; kimseyi bir şey beklemediğime inandıramadım. Kaktüs gibi kalmayı, değişmeden yıllarca durmayı, kalakalmayı, yok sayılmayı ama en çok da yok olmayı bekledim. Onların isteği bana lüks, benim isteklerim onlarda harabe bir ruh olarak yolunu buluyordu. Dağılmış bir bahçe, susamış bir hayvan, azap dolu bir ölü, belki daha fazlası. Oysa benim en güzel lüksümdü kaybolmak, onların basitliği, benim fazlalığımdı.

Ruhundaki o hasar artık kabuk bağladığında, senden bağımsız olur ve senden ayrılır, başkalaşır, değişirsin. Artık o yara sana ait olmaz, çıkar gider, sebep olunan durumun bir parçası olur, teninden ayrıldığında yeni bir ben çıkar ortaya ve sen artık bir daha eskisi gibi olamazsın. Yaran da senin değildir, hasar da sana ait değildir. Yaralanmak da yalnızca senin sorumluluğunda değildir.

Yıllar önce yazmak bir yolculuk gibidir demiştim ve başlamıştım kelimeleri sevmeye, sarılmaya, yazmaya…

Zaman içinde nokta sevmediğimden şüpheleniyordum, üç noktalara olan tutkumdan tanıdık geliyordu, sonsuz şeyleri seviyor olmam. Kitaplarda da nihayete erenleri değil, bir muamma ile sanki kitap bitse bile içindeki hikâye, senle ya da sensiz bir yerlerde devam ediyormuş gibi gelmesini seviyorum. Belirsizliğin gerçekliğini seviyorum, gerçeğin hayalden bile daha sahte olduğunu artık biliyorum. Bu yüzden bitişlere inanmıyorum, hoş her bitiş bir başlangıçsa ne lüzumu vardı ayrıca bitmesinin? Zaten anlaşılmadığın, anlaşılmayacağın bir hayatta kesin bir sona gerek var mıydı bilmiyorum. Hayat gibiydi bitişler, bitmeyişler bu his daha sağlam geliyordu. Bilinmezliğin uçsuz, bucaksız olmasını benimsiyorum. Hem sonra muamma kelimesi hayranlık uyandıracak kadar çekici, bağlanılacak kadar tok bir kelime, ruhu doyuran cinsten.

Sonra kenarda, köşede ya da uçsuz bucaksızlığın ortasında birkaç isteğim olduğunu şaşırarak öğreniyorum; otların ve bulutların arasında kalan küçücük bir ev istiyorum, hiçbir yerden görünmesin, kimse tarafından bilinmesin. Aydan başka kimse görmesin beni. İçinde hiçbir şey olmasın kitaplardan başka. Olmayan bir şeyin ayrılığının yasını tutuyordum, sessizce. Olmayacak şeylerin ağırlığında eziliyordum, sesim kendimden başka kimseye yetişmiyordu. Yaralanınca uyandım. Uyandığımda bulunduğum çağ sanki başka bir çağın içine geçmiş, çıldırmış gibiydi. Belki de dünyanın içine itilmek istenirken, dışına doğru düştüm. Huzursuz bir düştüm.

Aslında sadece görüyorlardı, bilmiyorlardı.

Zaten hep olmayan şeylerin mübalağası büyür, dururdu. Buradan anlamalıydım içimdeki boşluğu. Gizliden gizliye kendime bile itiraf edemediğim şu köhnemiş hayatım için bile bunca mücadele fazla geliyordu ne zamandır. Bunca yorgunluğun içinde ne ara ölmeye vakit bulabildim? Daha da doğrusu, nerede öldüm ben, nerede kaldım, nereye çekildim? Hangi çukur, boşluğa, küçücük kalbimi nereye gizledi? Hangi kelimelerle gömüldüm? Hangi karanlık sakladı beni bunca yıl? Hatıraların hatırına, hatırlanmamanın karanlığında mı yok oldum? Ondan mı gökyüzüne, yıldızlara, ayın her hâline bu kadar meftunum? Yerin bu kadar dibinde olduğum için mi? Bir daha oralara çıkamayacağım için miydi içimdeki bu suskunluk?

Tam bir miktar toparlıyorum içimde bir şeyleri, sonra yine, yeniden sil baştan oluyor her şey. Benim mücadelem de buydu belki, hiç yerinden kıpırdamadan, öylece olduğun yerde bile durmadan sarsılmak. Sarsıldığın anda içinde bir şeylerin değişmesini önlemeye çalışmak, o çok az kalan şeylerin… Tam unuttum, toparladım dediğin anda karşına çıkan, aslında unutmadığını yüzüne vuran, senin sırtını deşen, kalbini yakan o acımasız hatıralar gibi. Bazı anlar hayatın duracağını, biteceğini, yok olacağını zannediyordum çünkü öyle olması gerekirdi. Ama o çaresiz, keskin, ezik uğultudan sonra kaldığı yerden devam ediyordu her şey, bir tek sanki benim için etmiyordu, duran bir mevsimin içinde kalmış ve donmuş gibiyim.

On Sekiz Mayıs İki Bin Yirmi Üç 13:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Bin Nefes Geriden

Gökten düşmese hiçbir şey, bu kadar da dipten çıkmazdı.

Çok ağlayınca yanağına konan o kıpkırmızı gülü senden başka kimse fark etmiyor, yumruk yemiş gibi oluyorsun bildiklerinden. Başını aynaya çevirdiğinde alnın, son yüz yılın bilmişliğiyle birlikte, sanki akşamları yanan soba gibi, aydınlık ve sıcak. Kimseyi ısıtmayan ancak sahibine keder ve ateş olan, dert etmeyi ertelemiş dingin uyanacağına her defasında inanarak uyuttuğun gövden, hayal kırıklıklarınla değil de kâbuslarınla dağlanan o kalbin. Bin nefes geriden gelirken tüm susamışlığıyla, büyüyen bir uğultuyla kulakların, gözlerinse artık sadece inanmaz. Çığlıkların içinde büyüttüler sessizliğini, umursamaz yanın buradan geliyor. Sana seni kimse anlatamıyor, oysa herkes biliyor gibi. Onlar ne kadar bildiğine inanıyorsa, sen o kadar biliyorsun, bilmediklerini. Susmalar büyüyor burada, çocukların yerine. Çarmıh gibi her sabah biraz daha gerilirken dünya, ortasında ayakta ve dimdik durmaya çalışıyorsun. Yıkılmak ayıp çünkü…

Bir sus birikti içinde, bin yıl uzaktaki seslere. Ateş renkli böceklerin iziyle yolunu bulurken, hiçbir şey eskimiyor, her şey yıpranırken. Kaybolmak travmandaki en lüks kelimeydi, kenarlarını yoklukla süslediğin. Süslü bir cinayet olabilirdi bu bildiklerinle, istekli bir ölüm, yalnız bir cenaze. Kalbin kimseye benzemiyordu, herkes birbiriyle bunca karışmışken. Bunun için yalnızlıktan yakınmaya hiç gerek yoktu. Kendini bıraktığın hayat, belki de seni tutmayı becerememişti, belki artık tutan yerleri sızlıyordu, onun da evet, onun da ağrıları vardı bin yıllardır.

Düzmece şu cennet, hayatı iftiralarla sunar. Hayat tecrübesi falan istemiyorum, ne kadar az kötülük görsem o kadar iyi, hatta hiç görmesek daha iyi ama o imkânsız. Sahte cennetin, kurmaca hikâyeleri… Yaşama karışmak, hayale bulaşmak, telaşa kapılmak diye bir mesele attın ortaya, adına hayat dedin. Bir gün nasıl olsa unutacağın, boş vereceğin ya da artık beklemeyeceğin gerçeğini bildiğimden belki de durdum. Unuttum zannediyorsun ama o his bir ömür içinde bir yerlerde. En kötüsü de kendini artık böyle idare ediyorsun ve etmeye de devam edeceksin. Büyük laflar bile seni kendine getirmiyor. Alışılmış bir ezberin içinde öylece kayıyorsun durduğun yerde, aslında kaymıyorsun, zaman akıyor.

Kırılmış bir bardağın ya da başka bir şeyin artık eskisi gibi olamayacağını adın gibi biliyorsun, kabulleniyorsun, en iyi yapıştırıcıların bile tamir edemeyeceği gerçeğini. “Gittiği yere kadar” diyorsun, “iyi böyle” diye teselli buluyorsun. Değiştirmeye çalışmıyorsun. Sen de o milyonlarca ruhun içinde sakinlemiş ve alışmaktan başka bir şey yapamamışların içine karıştın, gönüllü olarak yazıldın. Bu kabulleniş, seni senden artırıp, taşırmış gibi. Öfkelenmek bile yoruyor, belli bir çaba sarf etmiş olacaksın çünkü. Şaşırmaktan büsbütün vazgeçtin. Kırılmıyor, hayret etmiyor, hiçbir şeye alınmıyorsun, aslında alınacak kadar da yakın değilsin kimseye. Dert etmiyorsun dert olsa da birçok şey. Esas hikâyenin derinliğindeki o hissizlikteki telafisizliğini fark ediyorsun ama uğraşmıyorsun. İçinde yaşadığın ve bunca zaman anı diye sakladığın o şeyleri taşıyıp, götürebileceğin güvenli bir yerin yok. Daha kötüye gitmiyor, daha iyi de olmuyor hiçbir şey. Öyle bir durağanlık, hafiflemiyor, ilerlemiyor. Gerilemiyor, büyümüyor, küçülmüyor, seninle birlikte, aynı hizada öylesine zamanın içinde akıp, gidiyor.

Muamma, belki de şu zamanın özeti. Hiçbir şey olamıyoruz, her şeyden biraz yarım yamalak kalıyoruz. Yine’lere son verme vaktin geldi de geçiyor, hayat aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak için uzun değil. Formülünü ezberlesen bile, yapamadığın şeyler var şu hayatta. Hiç yapmadığım şeyleri yapmak isteği yok, bunları dert edemiyorum artık, insan içine içine böyle kıvrılıp, alışıyor işte. Karanlıkta görmeden, karanlığı yazmak, en sahicisi bu olurdu. O karanlıkta dakikalarca aynı duvara karşı durup, gözlerini hiç kırpmadan, dikerek bakmak. Duvarla kurduğun bu temas onu rahatsız etmez mesela. Dalmıyorum, bizzat hiç durmadan bakıyorum. Bir şey görüp, görmediğim de mühim değil. Belki sadece önemli olan bakışlarımı sabitlemektir. Bir zaman sonra insanı nasıl da hiç olmadığın birine bu kadar kolay dönüştürebiliyorlar? İradesizlik de değil, başka türlüsünü yapamamak, çaresizlik. Dilediğince emek ver, bazı şeyler olmayınca olmuyor, sürmeyince sürmüyor, yürümeyince yürümüyor. Emeksizlik değil, şu çağın umarsızlığı, ruhsuzluğu, basitliği ve anlamsızlığı. Zamanın içindeki değerin noksanlığı ve tamamlayamama korkusu, yetersizliği…

Anlamını bilmediğin şeylerin manasızlığında çırpınırken, içinde kendine has övünçlerin ve kibrinle önce kendine yapılan haksızlıkları hesapladın, sonra kimseyi özlememeyi öğrettin kendine, en sonunda da kendin hariç kimseyi sevmemeyi. Böylesi senin için daha güvenli ve umutluydu, gerisi huzursuzluktu. Soluk dünyadan apar topar soluk soluğa kurtulmak istiyorum. Donuk ve miyop dolu, sis ve sızı dolu tüm günlerden uzağa gitmek istiyorum. Bunun için iyi bir kurguya ihtiyacım var, şimdiye kadar bulamamış olabilirim ama hiç bulamayacağım anlamına gelmez. Renkli ve dümdüz bir arazide en son ne zaman yürüdüm hatırlamıyorum. İçimin renksizliğinden büzüşürken, köşem diyebileceğim bir dünyaya çekilmek hatta kendimi itelemek istiyorum. Hayalet kokulu sabahlara uyanmak ve orada kalmak istiyorum. Ozon boyunca mavi renkli bir ışık huzmesinde boğulmak, önce içimi dinlemek sonra da kendimde dinlenmek… Oysa çağımızın içi çoktan geçmiş, zaman boşlukta sallanıyor, insanın kendine gelmesi için ciddi bir yumruk daha yemesi gerekiyor. Yaşıyoruz dediğimiz şey artık kopyanın kopyası, gerçekle ilgisi olmayan tatsız, sentetik, doğallıktan uzak, asparagastan ibaret ve hiç yakamızı bırakmayan bir önemsizlik hissi. Fiziksel acıların, ağrıların, sızıların var olduğumuzu kanıtlamasını hiç kimse inkâr edemez. Karadeliklerin bile içi boş değilmiş, yokluk diye bir şey yokmuş, ben niye o zaman bu kadar yoksun hissediyorum? Sürekli boşluğa yuvarlandığımı duyumsuyorum?

Zamanında bir noktaya bile fazladan anlam yüklediğimizden, şimdi cümlelere yükleyecek anlam kalmadı, tükettik, güzellerine bile. Doğruların peşinden gidecek kadar aklının başında olması elbette cezalandırılırdı. Herkes delilik istiyor, aklının başından gitmesini, hayaller âleminde sadece kendine yer açabileceğine inanıyor. İnsanlar uyuşukluk istiyor, uyuşmak buna rağmen o kadar da uyuşmazlar ki. Sanki tüm bunları yazamıyorsun da, söylediğin sert ama doğru bir kelimenin açıklamasını yapıyorsun sayfalarca. Biraz daha kendimi kaybedersem, belki gelirim sana, tüm bu içinden çıkamadığım şeylerin içinden. İçimin aslında neresinden gelerek, yazdığımı bilmeden yazıyorum şimdi bunları. O bulduğumuzu sandığımız güçlü ve naif kelime de yetmedi, yarım kalan bu hikâyeyi tamamlamaya.

Şimdi bin masal geriden bile gelsem, bilemeyeceğim şeyler var burada, inanmamam gereken onca neden varken, içimden dışıma kadar inanmıştım. Şimdi de inanmak için bir sürü zemin varken, inanmıyorum. O zeminden nasıl olsa bir yerde, sonuna varamadan kayıp, düşeceğimi adım gibi biliyorum. Erken inananlar, inancını elbette kaybeder. Büyüdükçe; ama’ları, belki’leri bir tarafa bırakıyorsun, daha net kelimeler istiyorsun, yetse de yetmese de. O kelimeler kimsesizler parkı gibi olsa da. Tüm bunlardan sonra o kadar meraksız oluyorsun ki; önüne sunulabilecek hiçbir bilgi ilgini çekmiyor, evrenin başını, dünyanın sonunu merak etmiyorsun, herkesle aranda böyle uçurumlar oluşuyor, onlarla aynı şeylere üzülmediğin gibi aynılarını da merak edemiyorsun. Sendeki eksiklik ya da onlardaki fazlalıktan kaynaklanmıyor bu, içinden öyle geldiği için, artık böyle olmak istediğin için her şey.

On Sekiz Şubat İki Bin Yirmi Bir 13:30
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Eskinin Günlüğü

Küçücük ayaklarımla söndürdüğüm sigara izmaritleri, koskoca yangınları önleyecek zannederdim. Her felaketi önler, her iyiliğin altından çıkardım. Kahramanlık oyununu hangi kitaptan arakladım bilmiyorum. Yokuş aşağı indikçe, dünyayla birlikte küçülüp, yok olacağımı sanırdım, yok olmayı nasıl öğrenmiştim? En vahimi de bina tepeleriydi, bizim binanın bir tepesine çıkabilsem, atlaya, hoplaya, zıplaya o binadan diğerine, o apartmandan daha da uzağa ve istediğim her yere gidebilirdim. Semt değiştirmek de neydi ki? Ben şehir, kıta, hatta ülke değiştirebilirdim bu şekilde. Özel güçlerim olduğu saçmalığı nasıl da yer etmiş zavallı zayıf içime. Kendimi o koca evlerin tepesinden hiçbir yerime bir şey olmadan atlayabileceğime inanır, kendimi o kadar cesur ve büyük zannederdim. Hoş düşer, kalkar, ağlar, zıplar, kanardı her yerim ama yine de bir şey olmazdı burkulmanın dışında. Yaş aldıkça küçülüyormuş insan ve çocukluk dedikleri şey belki de en büyük hissettiğin, en cesur olduğun zamanlarmış, büyüdükçe cesareti de kırılıyormuş insanın. Saflık mıydı buna inanmak yoksa bilmişlik miydi bilmiyorum, ama hâlâ aklımda o zamanlar var, öyle berrak, o kadar şeffaf ki, sildiğim her şeyin altından çıkabilecek kadar da derin ve sağlam hatta kaçınılmaz. Bir şeylerin değişeceğine üstelik kendiliğinden hem inanç hem de inanmamak var, yerine göre birini çıkarıp, diğerini karartıyorum, bugün kendime inanıp, yarın inanmıyorum. Diğer gün hiç aklıma gelmiyor. Sonra siliyorum, yeniden yazdığımı zannedip, eskinin kopyasının üzerinden geçiyorum.

Sıkıntıdan, üzüntüden, olur olmaz hatta hiç olmayacak şeylerden sıktığım dişlerim de hiç birbirine denk gelmemişti, sıkamamıştım yani dişlerimi. Ne zaman tam batacağım diye düşünsem kıyıya vurup, duruyordum, bir şey olmuyordu bir türlü. Kendimle konuşup, tartışacak hâlim de yoktu, sonuçta kazanan hiç ben olmuyordum. Merak ve heyecanın hayatım için nasıl da anlamsız olduğunu ve koşar adımlarla uzaklaştıklarını çok önceleri idrak ettim, onların yerini alan kaygı yerli yerindeydi, o olmasa muhakkak daha çok hayal kırıklığım olacaktı. Böylesi iyiydi kaygılı, kasvetli.

Zamanın bir yerinde yelkovanıma küsmüştüm, üstelik akrep peşimdeydi, gece ipini koparıp kaçmıştı, arsız tren sesleri bir kulağımdan giriyor, diğerinden çıkmıyordu, beynimde depolanıyordu diğer tüm seslerle birlikte, her şeyden kaçabilirdim belki ama bu seslerden kurtuluşum yoktu. Oyuk bir mağara gibiydi kalbimin içi, öylesine zamanla doğal olmayan yollardan oyulmuş, herhangi bir şekle de benzeyememişti. Bundan sonra da benzeyeceğe benzemiyordu. Bu acının şarkısı olmayacak, sızının dili de susacaktı.

Büyük öyküler de tamamlayamadı bizi, şimdi yepyeni küçük cümleler var hatta bazen o kadar umursamazlar ki, anlam bulmaya bin şahit ister. Şimdi onların içine sıkıştırılan ömürler, her boyutun daha da küçüğü, elle tutulur olduğu hâlde tutulamayan, uzak, yalın ve farazi. Her şey gibi zamanın da fazlası zarardı, uzanırsa başka bir şeye dolanırdı ucu her şeyin, bunu artık görmüş ve anlamıştık. Şimdi israfsız şekilde kullanıyoruz bize kaldığını zannettiğimiz o küçük zamanları. Bu arada karambole gelmiş değerli zamanlar da vardı tabi, artık diğerlerinden ayırtı edilemeyen. Dengesizlik buna rağmen rutin had safhadaydı. Beynimize sahip çıkmaya kalksak, içimizden bir şeyler dökülüp, duruyordu. Gümbürtüye giden şeyler vardı, mesela kalabalıktaki kalbim. Her şey düzelse, geçse bile içimde herhangi bir şeye arzu duyup, devam edebilme isteğim kalacağını sanmıyordum artık, üstelik bunu çağın bir hastalığı olarak da görmüyorum bir yerden sonra, içime işlemiş, içinden çıkamadığım hatta belki de onunla doğmuş, hep benimleymiş de bir şey olmasını bekliyormuş dışarı çıkmak için geliyordu.

Yazacağı şiirdeki en güzel imgeyi; geceleyin rüyasından kopyalayıp, yazmıştı zihnine. Fakat uyanır uyanmaz siliniyordu hafızasından. Bu kadar çok hatırlarken, bunca kolay silinmesi nasıl olabilirdi? Belli ki bir yerlerde bir kaçak vardı ya da görünmeyen bir şey o imgeleri çalıp, kaçıyordu, bir yerde birikiyordu belki o imgeler, onların da mezarı olabilirdi bu durumda. Ama bu hiç önemli değildi, imgeleri birileri haksız yere çalıyordu, ele geçiriyordu, önemli olan buydu. Kimin ne zaman çaldığı, hiç hatırlanamadığı için de bulunamıyordu. Aşılamayan, planlı, kısır döngü şeklinde bir soygundu bu. Gerçek şiir hiçbir zaman gerektiği gibi yazılamıyordu. Kederinden geçilmiyordu, eğer kederi somut bir şey olsa dünyada onu sığdıracak yer bulamazdı.

İntihar düşüncesindeki alışkanlık; intihar etmekten bile daha fazla çöküntüye uğratır. İntihar ettikten sonra arkasından herkes onun dünyadaki tüm dertlerinin, kederinin ve sıkıntılarının aslında hallolabileceğini söyleyip, bunu boşuna yaptığı izlenimi uyandırmaya çalışırlar. Bunlar hep bomboş lakırdılardır. Çünkü tüm bunları düzeltmek için, o yaşarken hiçbir eyleme dönüştürülemez hatta mümkünse hep kaçılır, katlanılamazdır. Ellerinde olan veya olmayan şeyler de dâhil, kimse bunları görmek istemez. Tüm maddi ve manevi sıkıntılardan daha değersiz olan onun hayatı intihar eyleminden sonra birden bire çok değerli olur, hatta birkaç zaman en değerlisi olur dünyanın. Sonra diğer her şey gibi yine unutulur. Bu yüzyılda zamanın en değerli şeyi gündelik yaşama bağlılıktır bunun için de çok güzel bir cümleleri vardır ki çoğuna göre haklıdırlar “hayat devam ediyordur” ve biz olsak ve olmasak da hep devam edecektir. Başkalarının devam eden hayatı bizlerin çukurunu dolduracaktır.

Kalbini yokladığında yerinde bulamadı, ya da yokladığını zannettiği eli artık ıssız ve hissizdi. Başka yok olmasını istediği şeylerin yerine son anda neyi koyacağını şaşırmıştı, herkes bir daha geri gelmeyecek düzenlerin kölesi oluyorlardı durmadan, oysa o sadece tek bir şeyi bekliyordu, usanmadan, gelmeyeceğini bilerek, sağlıklı ve istekli ölüm şekli gibi, olmayanın yerini seyrediyordu. Kalbi olmadan gözleri bir işe yarar mıydı bunu çözmeye uğraşıyordu. Kendi kendisiyle konuşmak için ikinci bir ağıza gerek duymuyordu, içindeki seslerden ibaret yaşamını düşündü, yalnızca kendisinin inandığı bir dünyayı hayal edip, durdu, iyimser değil de kendine ve yerine göre çekimser ve biraz da kötümser hissettiği zamanı. Kâbuslarına inanmayıp da ne yapacaktı? Hepsi zamanı geldiğinde gerçeğe dönüşüyordu. Kötü his süzgeci gerekiyordu kalbimize, kötü his yaklaştığında hisseden kalbimiz tüm bedenimizi kilitlemeliydi, böylece kötü hisler dokunamadan uzaklaşırdı, bize bir şey yapamazdı. Çok ayrıntıcı ya da çok mu olmaz bir şey diliyordum? Hoş herkes komik olmak yerine sıkıcı olmak ve tekdüze olmayı tercih ederken, bu da soru muydu?

Uçurumdan yuvarlanmaya alışık olanlar, iyi bir şey olduğu zaman bunu zamansız ve gereksiz olarak tanımlarlar hatta rahatsız olurlar, hiçbir şeyin artık yolunda gitmediği hissine kapılırlar. Belki de en önemlisi bu alışkanlıktan kurtulmaktı, eskiden kurtulmak daha doğrusu değişmek bir şekilde iyi ya da kötü değil o ruhsuz alışkanlıktan vazgeçebilecek kadar değişebilmek; değişebilenler şanslıydı, diğerleri zaten yok olmaya mahkûmdu.

Yanağının gerisinde açılan delikten kanındaki demir kokusunu duydu. Koku alabildiği için şanslı olduğunu düşündüğü zamanlardı, belki de beyniyle başka bir organı hatta tüm organları yer değiştirmişti, gözleri hariç. Onlar her şeyi olması gerektiği gibi görüyordu, onlarla beyninin savaşmaya hiç niyeti yoktu, aksini yansıtacak hâli yoktu çünkü ispatlayacak kanıtları da yoktu, bazen kendini uçarken görüyordu mesela, ama uçmuyor aslında kaçıyordu. Sevmekten, sevilmemekten kaçmak zorunda olduğunu biliyordu, en azından bir köpeğe dönüşene kadar. Dünyada artık ancak böyle oluyordu koşulsuz, şartsız ve çıkarsız sevilmek.

 

Yirmi İki Ekim İki Bin Yirmi 11:00

Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Dalgı

Gökyüzü kusuyor artık, hava bitap düştü. Nefessiz kaldık. Yazmayı düşündüğümüz hiçbir şeyi tamamlayamadık, hikâyenin yarım bıraktığı şiirler de kusurlu sayıldı. Veda sözleriyle biten şarkılara içimizden eşlik ettik, sevmeyi yanlış anladık. Yanlış hayallerin peşinden giderken inancımızı yitirdik, gecelerce sabahlamayı en kutsal inanç sayıyordum, şimdi uykudan gözümü açamıyorum. Savunduğum şeylere yaslanmayı unuttum, koruyamadım zihnimi. Eskiden bir yere takılıp düşmekten son anda kurtarırdım paçayı, şimdilerde takılmadan direkt düşüyorum. Gittiğim yolların izleri silinmiş, basmamaya çalıştığım çizgiler de bir şey anlatmıyor artık bana. İzsiz olmak hiç yaşanmamış gibi olmayı gerektiriyor, biliyorum ama söyleyemiyorum, söylüyorum ama duyuramıyorum. Nefes nefese kaldığım göğsümün çukurunda sakladığım, güneş görmemiş hayallerin kelimesi her geçen gün azalıyor, yakında hiçbir şey söylememiş, hiç hayal kurmamış olacağım. Tatiller bile tatil gibi değil artık, dinlenme ya da hayata kaldığın yerden koşturmaya devam etmek için bir mola.

Kış geliyor, kardan adam gelmiyor, ördüğüm el örmesi atkılar da yok artık. Kimse öyle şeyler taşımıyor. Bulunduğum şehri toparlayıp, kilim gibi altımdan çektiler, ben başka bir yere yuvarlandım. Şiir gibi olması gerekiyordu bu gidişlerin, ünlemi bile eksik vedaların, üç nokta sadece, ona da üşenir olduk ya son zamanlarda. Anlatmak içimi kesiyor, bir lodos esintisi hep başımda, deniz kenarında yaşadığımdan değil. Eskiden böyle değildi. Anlattıkça ağrılarım azalırdı, şimdi anlatmak yeni ağrılar açıyor başıma. Ederinden azına harcadım kalbimi. Yalanlar yordu kulaklarımı, çıkıp, yalanlara saldırmayı bekleyen kelimelerin zifti aktı içime, hayat nerede başlardı, huzur nerede biterdi, içerisi neresi, aile kimlerdi, ev neredeydi… Bedenim benim eski yaram.

Yaşamadığın öykünün mazisi kehanetten ileri gidebilir mi? Yıldızları çoğalan gökyüzü hayal ettin de her yıldız için yaktığın mumların vadesi dolmadı mı? Bir sen mi aydınlatacaktın koca dünyayı? Şimdi durmadan uyuyorsun, bırak ışığı, aydınlığı, mumu. Böyle giderse yanacak tüm buralar. Önce sana kızdım sonra buralara, sana kızmasam buralara kızmak aklıma gelmezdi. Bir şeyi beklemeyince günlerin hepsi aynı, birini sevmeyince tüm günler ardı ardına çöpe gidiyor. Bir şey anlatmayınca ömründen kalan eksiliyor. Sana vakit kalmıyor, bana mevsim kalmıyor. Kışsızlık ürpertiyor içimi. Bulutlar kaplasın buraları isterdim, gök yere insin, zamanın yönü değişsin ama sis kaplıyor sokakları. Dünyanın başına yıkılması için illa bir deprem gerekmiyor. Çatılar devrilir bazen, üzerine gelir duvarlar, evini bilemezsin, bilsen tanıyamazsın. Yerini bilmez, unutursun, adını bilmez, delirirsin. Evlerin huzuru eksik, pencerelerin şifası, yolların dermanı, dermansızlığım kaldı tırnaklarımın arasında, ne tırnak kaldı geride ne tutulan eller. Dil tutulmuşluğu aldı yerini, kimse kimseye bir şey söyleyemez oldu, söyleyebilse bile yanlış anlaşıldı. Geçmişle geleceğin arasındaki yolda iki ileri bir geri yapıyorum. Takıldım, yoruldum, taktım. Yorgunluğuma inandım, suskunluğuma konuştum, anlattığım masalların ilk ve son dinleyicisi oldum. Saksıda unutulan çiçeklerin yerine soldum. Sanki son kez gümbürdüyormuş gibi camlar, gök gürültüsüne tutuldum. Dünyanın ortasındaydım, dünyanın ortasını söktüler, sessizliğim kaldı. Tüm kitaplar okunmuş, tüm kitaplar yazılmış, tüm şiirler unutulmuş gibi, kâinat suskunlaştı. Kendi hayatıma misafir gibi gelip, gidiyorum, olsun önemli yok sayılmamaktı. Kirden, yalandan, rutubet kokusundan, kinden, nefretten, inançtan, kaostan büyüdükçe büyüyor dünya.

Her şeye bunca şükrederken yine de iyi hissedemiyorum, his diye bir şey olmasaydı dokunmaların bunca anlamı olur muydu? Belki o zaman daha az kötü hissederdim. Bir parçan varmış gibi bende, kalmış gibi, unutmuşsun gibi, unutulunca anlamı değişmiş benim bir parçam olmuş gibi, ne kadar az görsem o kadar iyi gibi ama yine de iyi olunmuyor. Şiddetli öfke bile zaman geçince kendini salıyor, zavallı bir şey oluyor. O öfke yazmaya yarıyor, daha iyi yazmaya. Neye neden kızgın olduğunu hatırlarsan öfkelenecek yeni şeyler bulabilirsin kendine, onlara benzeri ya da benzemeyeni. Sevdiğimiz şeylerin herkesle aynı olmaması belki de bölüyor bizi, camın diğer tarafında kalmış gibi, görünüyor ama hissedilmiyor, soğuktan başka bir şey yok. Akşamları gölgeme kızıp, onu çiğneyip, ezmek için hızlı yürüyorum. Sonra bu arada yazdıklarımı unutuyorum, huysuzluk belki de tam da böyle bir şey. Bana hiç söyleyemeyeceğin şeyler değiyor kalbime yalan yanlış. Ürperiyorum, o ürpermeyi hiç terk etmedim. Sözcüklerle sallanıp, durdum, bir kelime sarsın ve sarssın istedim, derinden, sahici bir sarsıntı olsun istedim, benden yine kendime geleyim istedim. Kim bilebilirdi ki, bir gün tüm bu sızıların bir yararının olacağını?

Denizde yüzüyorsun ama balık olduğunu bilmiyorsun, denizi de bilmiyorsun, belki hiç bilmedin orada doğduğun için ya da başka yerden getirildiğinde unutmayı seçtin. Karanlıktasın, aydınlığı bilmediğin için karanlığı da bilmiyorsun. Kanatların kırıldığı hâlde, uçmayı bir türlü aklından çıkaramıyorsun belki kırılan kanatlarını da unuttun, kalbin gibi. Yine de beni bazı şeyleri unutmuş olarak hatırla, unutunca tazelenmiş olarak hatırlayamasan da unutmuş olarak hatırlaman yetecektir bana, unutmuş, yaşamış, dersinden çok derdini almış ve akıllanmış. Sistem böyleydi belki de ya unutup kendince feraha erecektin ya da unutmayıp, delirecektin. Birlikte sırt sırta verip, kitap okuyacağımız hayali, akşamın bir körü, omzuna o karışık kafamı yaslayıp, okuyacağım kitapların isimlerini de unuttum mesela. Yarım kalmış hikâyelerimin neresinden tutup da tamamlayacağımı, nerede bitireceğimi unuttum ve şuan tamamen rastgele yazıyorum tıpkı yaşadığım gibi. Tedirginliklerimizden yarattığımız kaos bizi ömür boyu beslerdi, gidip de dönemeyeceğimiz bir yer rüyasıydı imkansızlığımız, meğer varmış öyle bir yer. Gidip gelmeyi düşledik biz ama ben içten içe dönmemeyi düşlemiştim, sana söylemedim. Meğer gidip de dönmemek mümkünmüş, yıllar sonra şimdi buldum bunu. Her şeyi bırakabildiğimden anladım, kendini bile bırakabiliyorsa insan. Kendi hayatımın içinden bir uyurgezer gibi geçiyorum.

Geçen yazı bir romanın içindeki gaflet gibi geçirdim, bundan sonraki yazlar nasıl geçer bilmiyorum. İçimi yemekten büyüdüm, içim dışıma çıktı, eski bir yaz yağmuru gibi döküldüm kendi üzerime, kendimi silkeledim, dut gibi düştüm yine içime, hoş düşecek başka yer de yoktu ya. Biriktirmek istemesem de arttım. Ucuz roman teşbihleriyle yetindim, hikâyesi olmayanın şiiri yazılmazdı, başkasının şiirine yama olamazdım, yara da olacak hâlim yoktu, üstelik acılar bunca faydalı olmuşken. Ucuz romanlarda da gururlu karakterler olurdu muhakkak, onlarla yarışamazdım. Kendi ayağıma kendimi uydurmam gerekecekti. Artık belki de bu uykudan uyanmalıydım ama uyandığımda gündüz olacağını nasıl hesaplayacaktım? Anlayışlıyım, keşke bunca anlamasaydım, bunca sarmaya çalışmasaydım, iyileştirmeyi bilmeseydim yaraları, yeniden kanamaya hazır hâle getirmek için sarmalamasaydım onları, iyileşemeyeceğini bilmese kanamasını da bilemezdi. Toparlayamıyorum bazen zamanı, aklımı, hep üşenmeden neden ve isim bulduğum sızılarımı.

Hepimiz bir süre için vardık, var gibiydik ama geçiciydik, bir şeyin etkisi gibi, uçucu bir şey gibi yok olmaya, gitmeye, unutulmaya mahkûmduk. Bir süreliğine bir yerlere gidiyor, bir zaman bir yerlere yerleşiyorduk, kıpırdamasak bile yerimizden, geçiyorduk bu dünyadan. Bir şey arıyorduk, bazen bulmuş gibi oluyorduk ya da yapıyorduk, tamamlanmış gibi hissediyorduk ama tamamlanmıyorduk, gibi oluyorduk hep. Duracağım ve gideceğim yer arasındaki tereddütten içim ezilmişti, ben kendimi seçmedim mesela.

Otuz Bir Mart İki Bin Yirmi 15:30
Nevin Akbulut