Browsing Tag

kalmak

blog

Virgüllerle Ve…

Yazdığı kadar parçalandığından, artık bir bütünlük sağlayamıyor, tutarlık beklemiyordu hiçbir şeyden.

Neden bulamadık ki bunca zaman içimizdeki o şeyi, dönüp, dolaşıp, durduk. Zaman geçti, vakti doldu, bir sise takıldık, bir ayrılığa. Gittiğimiz her yol başka bir sise çıktı, karanlık olsaydı yolunu aydınlatacak kalbin vardı, ama şimdi bu siste kalbinin yerini bile bulamazdı insan. Neden bulamadığımı biliyordum artık, dünya ölmüştü, içindekiler kokmuştu. Ellerimin yokladığı hiçbir şey canlanmıyordu üstelik, yeşiller bile yeşil değildi artık, sıcaklar sıcak değildi. İçime dolan hiçbir şeyin içimle ilgisi yoktu, derinler yoktu. İçimden karanlık türküler söylüyordum, kapkara cümleler dökülüyordu gittiğim her yere, kim bilir için ne hâlde şimdi…

Hangi âna tosladın, hangi zamanda katlandın acılara, hangi yolda kayboldun, unutamadığım kaç hikâyeyi hatırlamıyorsun artık. Kim bilir zihnini bulandıran hangi arzular, yırtıp zihnini, kendini dışarı attı, atardı çünkü muhakkak, içinde biraz daha fazla kalamadığımdan biliyorum. Hangi zamanda durdun, benim gibi kalabildin mi bir noktada, yoksa virgüllerden ve hep aynı olan ve aynı devam edecek şeylerle gittin yoluna, arızasız, sakin ve hiçbir nedene ve hatta hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan. Pişman olduğum o duvarın önünde sana söylediklerimi, bir daha hiç ama hiç bu durumlara gelmeyeceğime dair kendime verdiğim sözleri, sokağın adını içimden değiştirdiğimi ve hiçbir belediyenin haberinin olmadığı, bunları sana bile anlatamadığımı, anlatmayacağımı, okusan bile hiç hatırlamayacağın bir yerden yazıyorum tüm bunları. Bulmayı kaybedişimin üzerinden nice zaman geçtikten sonra fark ettim, aslında aramayı bilemeyişimi, tıpkı beklemeyi de bilemeyişim gibi. Kalmak beklemek değildi, duruyordum güzelce, sorun yoktu bana göre. Kalmasını da biliyordum ama beklemeyi içimin hiçbir yerine sığdıramıyordum. Hangi güzel masalın, hangi dildeki işkencesiydi bekletmek, bilemeyecektim. Kalıyordu anlamlar içimde, inkâr etmiyordum, bazı anlamlar orada, o zamanda çakılı kalması gibi, bir daha hiçbir zamanın içine yüklenemeyecek kadar uzaklarda durması gibi. Her şeyini yitirdikten sonra yeniden sabah oluyordu, her şeye inatla, yeniden her şeyin başlayacağını ve bazı anlarda maalesef başlayacağını yüzümüze çarpar gibi, musluktan akan suya, gördüğün korkunç rüyaları anlatmak gibi. Aşk da yitirilen bir şeydi, uydurulan, bilinmezlik, seni belki de ben uydurdum, yine sadece kendi içimden.

Derinine indiğini zannettiğin, içinin seyahatinde de bir yere varamadın. Yolların nemli ve küflüydü. İçinin çatlayan duvarlarından gözyaşı sızıyordu. Bulunmak için, kendini biraz daha kaybetmen gerekiyordu ama sen bulunmak istemiyordun, o yüzden de kaybolamıyordun. İyileşmek için, biraz daha hastalanman gerekiyordu, kâbuslarındaki gibi. Ama bu kâbuslar artık senin ya da benim ve hatta hiç kimsenin değildi. Acı çekmekten korktuğun için, tatsız, tuzsuz ve duygusuz bir hayatı seçiyordun, kendi ellerinle bir tek kaktüsü seviyordun acılardan, tanıyordun onu izlerinden. Hayatında, yakınında hiçbir şeyin değişmesini istemiyordun, tatsız zamanların tekdüze devam etsin istiyordun. Korku insanı zevksiz yaşamaya da alıştırıyor. Kıyıya bıraktığın hislerinden kumdan kale yaptın ve yıkılmasından da korktun. Güzel sulara artık bırakamıyorsun kendini, berraklıktan bile korkuyorsun çünkü kendini göreceksin o şeffaflığın içinde. Kendinden de korkuyorsun, çıldırmaktan da. Belki de çıldırsan daha güzel olacaktı; tadında, tuzunda. İçinden hiçliğine uçup, giderken, arada olan her şeyi unuttun. Unutunca masumlaştın. Sana göre her şey yerli yerindeydi ve olması gerektiği gibi… Bana göreyse sen hariç, her şey eksikti. Aşkının tanığı, tüm şiirlerimin sanığıydım.

Kendini anlatabilmek, belki biraz da bulabilmek için durup kalmıştın bende, yine de buna ben tökezlemek diyorum. Anlatman bitince de hiç ardına bakmadan sessizliğime kapandığım bir anda her şeyin de sessizliğe bürünmesi… Ne kadar inkâra kalksan da ta içimden biliyordum öylece geçip, gideceğini, olan her şeye inatla ve tezahüratla ve yarışırcasına yok olacağını bendeki her şeyinin… Önüne geçilmez, çaresiz bir his gibi kıvrandırdığından biliyordum, gönüllü tüm körlüğünle, dinleyeceklerinin de bittiğine tam emin olduğun o anda, oluşan boşluğu daha da büyüterek, bu boşluğu dünyaya bile sığdıramayarak, çok Tanrılı dinler tarihi kadar uzaklara götüreceğini, her şeyken bir anda hiç olacağını, gideceğim tüm yollara senden habersiz gideceğimi, giderken içimde büyüttüklerimin seninle uzaktan bile hiç ilgisinin olmayacağını, adımdaki harfin sağlamasını yapar gibi, aynı harfle başlayıp aynı harfle bitmesi gibi biliyordum. Aynı harften iki tane olmasına rağmen, adımdaki yalnızlıktan, adımlarının tezliğinden, biliyordum, bilsem de susuyordum. Üşümelerim boşuna değildi, soğumalarım gibi, bir ayrılık şarkısı daha yazılabilirdi, en derbederinden, en döküntüsüne kadar. Kulaklarının duyamayacağı, duysa da anlayamayacağı bir dilde dillere gelirdi o şarkı, tıpkı senin inanışına göre, gözlere geleceğim gibi. Gözlere gelmedim belki ama sözlere geldim, kelimeler aldı beni, götürdü bilinmezliğe, bu belirsizliği başka nasıl anlatabilirdim ki kelimelerle gitmesem?… Gerçeklere yakın hayaller kuramıyorum ben, hayal yetersizliğinden bu sıtmalar, hemen her akşam. Kışla, karla ilgisi olmayan içimdeki o derin dondurucu gibi derin bir soğukluk. Hissimi tam veremedim, anlayamadım, anlatamadım. Anlatamadıklarımdan pişmanlığım, anlattıklarımın boyunu geçmezdi. Ölü hatıralar arasına en taze keder olarak geçtin anılar mezarlığıma. Nur içinde değil ama kelimelerimden uzağa bir yere yatabilirsin, üzerini en derin sevgi değil ama yine de saygılarımla örterim. Hem kurda kuşa da yem olmazsın bu kederin içinde, kimsenin eski bedenini, ölü hevesini hele bu yenilir yutulur olmayan bu sarhoşluğu, boşluğu hazmetmeye cesaretinin olduğunu zannetmiyorum.

Artık kelimelerin yetmeyeceğini bildiğin o yerde, neyi, ne kadar anlatabilirsin ki? İçinde hiçbir şeyin izahatını yapamamışken, üstelik hesap, kitaptan da bunca alacaklıyken. Sonu olmayan bir hikâyenin başı olduğuna ne kadar inanabilirdik, bunu anlatmak en keder verici olanıydı. Uygun kelimeleri bile tam olarak bulduğunda, henüz kimse tarafından daha önce kullanılmamış kelimeler bile olsalar, anlatabilir miydik? Karşımızdakinin anladığı o dar alan kadarsak, nasıl bitecekti bu anlatmak? Kim kime tam olarak anlatabilmiş ki derdini hem… insan kendi ayağıyla gider bazen lanetine, bile isteye. Giderken düştüğümüz o yer, ne daha fazla ileri gitmene izin verir ne de geri dönmene, seni bir vakum gibi içine çekip hapseder. Ölmek için belki erken, yaşamak için kesinlikle geç kalınmış bir zaman dilimi, uzunca bir boşluk. Kendi varlığının bile anlamını bulamadığın, bağırsan duyulmayan, rüya kadar uzaktan seslendiğin o an. Hayatın kendi içinde hesapları, planları, oyunları vardı ve ben mühendis olsam bile bunların içinden çıkamayacağımı biliyordum, en azından bu konuda haklı çıktım. Cehennemin sadece ateş olduğuna inanmak cahillikmiş, bazı anlar ateş olmamasına rağmen cehennemden betermiş, hiç geçmeyen o saniyeler, güçlükle daldığın o rüyalardan medet ummaların ve karşılığında gömüldüğün sana saatler gelen ama dakikayı bile geçmeyen o kâbus dolu saniyeler, cehennem işte o saniyelerde gizliymiş, keşke her şey o kadar basit olsaydı, bir şeye inanıp, kalsaydık orada. Öldükten sonra değil, yaşadıkça çürüyordu insan, bizi asıl çürüten yaşadıklarımızdı. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, bazen o anda kalırsın ya öyle kaldım ben, geride. Dünlerden gelemedim bugüne, bu zamana kadar gelip, söyleyecek iki güzel cümlesi olmayanların yanına gidip, kaldım, geri dönülemeyecek, ilerisi olmayan bir boşluğu hayat bildim de kaldım. Küskün çocukların, kırık kalplerinin durduğu an gibi kaldım. Her şey, hiç gibi oldu sonra.

12.05.2026 15:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Hızlanmak ve Durmak Üzerine

Yazmaya cesaret edebilmişim yıllardır, olgun bir yazabilen olabilseydim, tüm yazdıklarımı acımadan yırtardım ama hep toydu düşüncelerim. Kelimeler yanardı, canı acırdı, sonra benim de yanardı, üstelik onlar yaşanmışlıktı, yaşamı öldürmek gibi olurdu. Dahası anı seviyordum ben, tatlı, acı, tuzlu, tiksindirici anılar birikiyordu. Onları da harcamak işime gelmiyordu, bomboş olurdum çünkü. Hüznüm de anım da bitecek diye içim çıkıyordu, hoş biten bir şey de yoktu, bitseler belki biraz daha iyi hissederdim, bomboş ama iyi, en azından dopdolu hissedip, yine de boşlukta olmaktan iyiydi. Boşluktan yukarı bakmak zordu, yukarılara kadar, göğe kadar, ağzına kadar doluydu dünya. Biz de tepemize kadar doluluktan hiçbir şey yapasımız yoktu, kalkıp, bir de yukarı bakmaya teşebbüs mü edecektim… Olmazdı, oraları da çok önceleri kapılmıştı, daha meraklılar tarafından, benim merakım eksikti, merakı olmayanın, merak edecek gücü olmayanın hiçbir şeyi olmazdı, belki de bilinçli olarak seçtim meraklı olmamayı. Kendimi bile çoğu zaman merak etmiyorum artık, nasılım, iyi miyim diye sormuyorum, soramıyorum, cevabını bilip de veremeyeceğim cevaplardan boğuluyorum. Başkalarına da bu bildiğim cevapları vermek istemiyorum, çoğunda susuyorum. Neyse ki herkes yeterince meşgul ya da çağına ayak uyduracak kadar yetenekli bununla birlikte umursamaz da oldukları için, devamını araştırmıyorlar, cevap beklemiyorlar, hiçbir şeyin sonunu da düşünmüyorlardı. Her şey birdenbire olsun, bitsin isteniyordu. Herkes gittikçe hızlanırken, ben kalıp, beklemekte ısrar ediyordum kimseye çaktırmadan, kimse de anlamıyordu zaten.

Uzuyorum sonra, uzun uzadıya, gerek kalmıyor yukarıya bakmak ya da bakmamaya. Tüm şu yapmacık dolu, uydurma zamanlarda göğsümün ortasında hiç bozmadan, vermeden, dağıtmadan, kendimin bile unutacağı kadar içeride gizliyorum o şeyi. Yıllar önce gizleyecek bir şeyim olmadığını zannediyordum, hatta emindim buna, şimdi bunca şeyden, kayıptan ve başkalaşımdan sonra varmış; kalbim. İlk harflerdeki kadar yeni, bir söyleyiş isterdim hayatıma, hiç kullanılmamış taze bir nefes gibi. Bana kalsa, çoktan içimdeki istiridyeye çekilmiştim. İçimin de içi vardı, o için de içinin sızısıydı kalmak, sızıma sahip çıkmıştım, içimi kucaklar gibi.

Aşk da çöker bazen insanın üzerine, ölü bir toprak gibi, lanet gibi, kıpırdayamaz, kaçamaz, üzerinden atamaz, kimseye yaklaşıp, derdini ona bulaştıramazsın. Onarılamaz cesaretin, cahillikten değil, o kuyuya düşme isteğinden, kaybolma deliliğinden, yok olacağını bildiğin hâlde buna bile razı gelme durumundan kaynaklanır. İstekli olmasan bile gönüllüsündür artık. Seni yok edecek olan sonu istemekten başka çarenin olmadığına inanırsın çaresizce. Bir ömrü harcamaya değer göreceksin, kalbinin penceresinden görüp, okuduğum o kitabın satırlarında bir ömür sabahlamaktan bıkmazdım. Herkesin o kadar çok beklentisi ve isteği vardı ki; kimseyi bir şey beklemediğime inandıramadım. Kaktüs gibi kalmayı, değişmeden yıllarca durmayı, kalakalmayı, yok sayılmayı ama en çok da yok olmayı bekledim. Onların isteği bana lüks, benim isteklerim onlarda harabe bir ruh olarak yolunu buluyordu. Dağılmış bir bahçe, susamış bir hayvan, azap dolu bir ölü, belki daha fazlası. Oysa benim en güzel lüksümdü kaybolmak, onların basitliği, benim fazlalığımdı.

Ruhundaki o hasar artık kabuk bağladığında, senden bağımsız olur ve senden ayrılır, başkalaşır, değişirsin. Artık o yara sana ait olmaz, çıkar gider, sebep olunan durumun bir parçası olur, teninden ayrıldığında yeni bir ben çıkar ortaya ve sen artık bir daha eskisi gibi olamazsın. Yaran da senin değildir, hasar da sana ait değildir. Yaralanmak da yalnızca senin sorumluluğunda değildir.

Yıllar önce yazmak bir yolculuk gibidir demiştim ve başlamıştım kelimeleri sevmeye, sarılmaya, yazmaya…

Zaman içinde nokta sevmediğimden şüpheleniyordum, üç noktalara olan tutkumdan tanıdık geliyordu, sonsuz şeyleri seviyor olmam. Kitaplarda da nihayete erenleri değil, bir muamma ile sanki kitap bitse bile içindeki hikâye, senle ya da sensiz bir yerlerde devam ediyormuş gibi gelmesini seviyorum. Belirsizliğin gerçekliğini seviyorum, gerçeğin hayalden bile daha sahte olduğunu artık biliyorum. Bu yüzden bitişlere inanmıyorum, hoş her bitiş bir başlangıçsa ne lüzumu vardı ayrıca bitmesinin? Zaten anlaşılmadığın, anlaşılmayacağın bir hayatta kesin bir sona gerek var mıydı bilmiyorum. Hayat gibiydi bitişler, bitmeyişler bu his daha sağlam geliyordu. Bilinmezliğin uçsuz, bucaksız olmasını benimsiyorum. Hem sonra muamma kelimesi hayranlık uyandıracak kadar çekici, bağlanılacak kadar tok bir kelime, ruhu doyuran cinsten.

Sonra kenarda, köşede ya da uçsuz bucaksızlığın ortasında birkaç isteğim olduğunu şaşırarak öğreniyorum; otların ve bulutların arasında kalan küçücük bir ev istiyorum, hiçbir yerden görünmesin, kimse tarafından bilinmesin. Aydan başka kimse görmesin beni. İçinde hiçbir şey olmasın kitaplardan başka. Olmayan bir şeyin ayrılığının yasını tutuyordum, sessizce. Olmayacak şeylerin ağırlığında eziliyordum, sesim kendimden başka kimseye yetişmiyordu. Yaralanınca uyandım. Uyandığımda bulunduğum çağ sanki başka bir çağın içine geçmiş, çıldırmış gibiydi. Belki de dünyanın içine itilmek istenirken, dışına doğru düştüm. Huzursuz bir düştüm.

Aslında sadece görüyorlardı, bilmiyorlardı.

Zaten hep olmayan şeylerin mübalağası büyür, dururdu. Buradan anlamalıydım içimdeki boşluğu. Gizliden gizliye kendime bile itiraf edemediğim şu köhnemiş hayatım için bile bunca mücadele fazla geliyordu ne zamandır. Bunca yorgunluğun içinde ne ara ölmeye vakit bulabildim? Daha da doğrusu, nerede öldüm ben, nerede kaldım, nereye çekildim? Hangi çukur, boşluğa, küçücük kalbimi nereye gizledi? Hangi kelimelerle gömüldüm? Hangi karanlık sakladı beni bunca yıl? Hatıraların hatırına, hatırlanmamanın karanlığında mı yok oldum? Ondan mı gökyüzüne, yıldızlara, ayın her hâline bu kadar meftunum? Yerin bu kadar dibinde olduğum için mi? Bir daha oralara çıkamayacağım için miydi içimdeki bu suskunluk?

Tam bir miktar toparlıyorum içimde bir şeyleri, sonra yine, yeniden sil baştan oluyor her şey. Benim mücadelem de buydu belki, hiç yerinden kıpırdamadan, öylece olduğun yerde bile durmadan sarsılmak. Sarsıldığın anda içinde bir şeylerin değişmesini önlemeye çalışmak, o çok az kalan şeylerin… Tam unuttum, toparladım dediğin anda karşına çıkan, aslında unutmadığını yüzüne vuran, senin sırtını deşen, kalbini yakan o acımasız hatıralar gibi. Bazı anlar hayatın duracağını, biteceğini, yok olacağını zannediyordum çünkü öyle olması gerekirdi. Ama o çaresiz, keskin, ezik uğultudan sonra kaldığı yerden devam ediyordu her şey, bir tek sanki benim için etmiyordu, duran bir mevsimin içinde kalmış ve donmuş gibiyim.

On Sekiz Mayıs İki Bin Yirmi Üç 13:00
Nevin Akbulut