Browsing Tag

edebiyat dergi

blog

Sonrasızlık

Hayata katlanabilmek için bu kadar çok rüya görüyorduk, gerçeklerimize bir tür tatlandırıcı, bir şirinlik gibi ilave olarak geliyordu rüyalar bize. Hep rüyada kalsak olmaz mıydı sanki? Belki bir yerlerde rüyalarına girip, bir daha çıkmayanlar da vardır, belki bir gün biz de gideriz oralara…

Acayip şeyleri neden bu kadar merak edip, seviyorduk? Belki de rüyalarımızdaki o saf yerden tanıyorduk onları, içimize yakın buluyor, önemsiyorduk. Hep durmadan akan bir zaman ne kadar da yorucuydu, herkesin en az bir müddet durmaya, kalmaya, ara vermeye ve soluklanmaya ihtiyacı vardı. Durdukça zamandan uzaklaşıyor, kendime bir alan yer etmiş oluyordum. Zamanın ayarı bizim fark edemediğimiz anlarda, bir yerlerde kesin bozuluyordu, yoksa bu kadar hızlı akmasının ve bazı anlarda hiç ama hiç geçmemesinin bir açıklaması olabilir miydi? Her şeye hem uzak hem de yakın olabiliyordum, belirsizlikti belki beni durduran ve kendime bağlayan. Her şeyin konuşması demek, sessizliğin yokluğu demek değildi burada. Şehrin ortasındaki şu hiç dinmeyen gürültünün içinde bile bir sessizlik vardı, yalnızca içimizin bildiği. İnsan bir sürü sesin içinden kendine göre en güzel olanını da çekip, alabilirdi, pekâlâ istemediği sesleri duymamayı öğrenebilirdi tıpkı görmek istemediklerini görmeyeceği gibi. Kaldığın hâlde sürüp, giden şeyler vardı, kokular mesela, bulutların havada asılı kalışı, zaman. Deniz dalgalarının kıpırtısı, derin uykuların mahmurluğu, güzel bir şey yaşadıktan sonraki o tatlı sersemlik, geçici olsa bile kalıcı bir hisle karışık, sızı bırakanından. Tüm bunlardan sıyrıldığını bildiğin hâlde hâlâ devam eden o rüya hâli.

Uyku belki de de bizi büyütmek için vardı, uyurken olduğumuz hâl uyandığımızda olmuyordu, hiçbir şey yapmadan bile değişebiliyor, başkalaşabiliyor, büyüyebiliyorduk. Gövdemize artık sınırlar yetmiyordu, ondan bu kadar rüya görüyorduk. Ruhumuz çürüyor, yenileniyor, eskiyordu, tıpkı bedenimiz gibi, içle dış birbiriyle bağlantılı, kendi içimizde yarattıklarımızın izinde gidiyor, soluyor, geri dönüyorduk, düşünceler gibi. Kendimizi doğuruyor, yaşam denilen şeyle boğuyor ve öldürüyorduk her defasında. Önceliklerimiz bir zaman sonra en sonrakilerimiz oldu, öncesizliklerimiz varsa, sonrasızlıklarımız da muhakkak olacaktı, yine de merkezde değildik hiçbir zaman. Bizim merkezimiz bize ait olmayan bir zamanda başkaları tarafından alınmıştı ve o günden beri kendi hayatımızda bile yoktuk sanki, herkes bir diğerinin başrolü, önemlisi, yakınıydı, uzak bildiklerinin bile. Olmayacağını anladığım her şeyden fersahlarca uzaklaşırken duruldum. Belki de bu yorulmayı durulma zannettim, orasını içimle tartışamayacak kadar uzağım artık içimdeki o yere. Ruhumuzdaki açlıktı bizi irileştiren, hep isteyen, alamayan, sonrasızlık. Kırgın ve küskündük, özlediğimiz zamanlarda dahi. Sürekli yeni umutlarla oluşturmaya çalıştığımız benliğimiz birileri tarafından kolayca sürekli parçalandı ya da biz kendi içimizde katlettik onu. Masumiyet öldüğünde artık biz de yaşamıyorduk, sadece zamana karışı koymaya çalışırken çürüyorduk, buna da olgunluk diyorduk. Oysa doluyorduk sürekli yaşadıklarımızla, yaşamayacaklarımızla, benliğimizdeki dehlizlerle, ruhumuzdaki onulmaz yaralar ve yuvarlandığımız anlardan çukurlarla. Durduğum anda düşmeyi ezberledim, iki ayağım yetmiyordu ayakta durmaya, öyle çok rüzgâr esiyordu ki her yandan, hangisinden kendimi savunacağımı, kendimi nereye saklayacağımı artık bilemiyordum, bilemeyince çocuk gözlerim çukurlaşıyordu. Başka gözlerle kendimize bakabilsek, bu bakışla gölgelenip, sönerdik. Bunu anlayınca görmeyi bıraktım. Görmeyince görülmemeye de alışıyordu insan.

Büyüdükçe rüyalarımız küçüldü, hayallerimiz ve cesaretimiz gibi, bilmek anlamının içinde yaşlanmak demekti. Böylece dünyaya saçıldık, saçıldıkça saçmaladık. Zamanın katmanları ne kadar kasvetliydi, her zamanın kendine özel bir kaosu vardı sanki içinde, o da kendini kusuyordu, biz tüm kusursuzluğuyla bu zamanı grisiyle yaşıyorduk, aslında yaşamıyor, emiyorduk, üzerimize bulaşıyordu kederden örtüler, yorgun saatler ve karmakarışık yüzler, suskun ifadeler. Her şeyin tercümesi yoktu, her hissin içimizde yeri olsa da açıklanabilecek diye bir şey yoktu, çeviriler anlamsızdı, çevirdiğinde illaki başkalaşıyordu o duygu o an, anlatabildiğin kadar yoktun, anlatamadıklarınla da vardın. Başka bir evrenden bakabilsek kendimize belki görebilirdik tüm içimizi. Saflığın kırılganlığını, hayallerin yapmacıklığını, çocukluğunu, şımarıklığını. Başka yerden bakamayınca duruyordu insan, kalıyordu, gitse bile hiçbir yere varamıyordu, bu soluklanmalar boşuna, bu yorgunluk, bu gözlerdeki fer. İçindeki güzellikler bitince büyür insan en çok, içindeki saflığı yitirince değişir, zaman içinden çıkamadığımız bir ıslak, siyah bir nehir. Sürüklendiğimiz ama bir türlü boğulamadığımız, kaybolduğumuz ama gidemediğimiz, sindiremediğimiz bir yolculuktayız dünyanın midesine giden, hatırlayışlarımız bile hasarlı, bozuk, yarım.

Kimsenin duymayacağı bir söz söylenmiş olur mu? Bazen o kadar kayıptır ki insan, kendi hikâyesini bile tanıyamaz, bir başkası yaşıyor hikâyesini diye düşünür ve burada artık ona yer kalmadığını hisseder. Sürekli içine çeken bir şey var bizi, ruhumuza saplanan, koyu bir karanlık, renklerinin öneminin olmadığı bir yer, karanlık ne renkti düşünemediğin bir zaman dilimi. İçi merak dolu, kasvet ve ağırlık yüklü, içi soğuk, ıslak bir rüzgâr her yandan gelen yalanlarla, ne yapacağını bilmeden büzüşüp kaldığın, ama bu uydurmalara uyacağın bir zamanın geleceğini bildiğin, bir yol çizmen ve bu karanlıkta daha da parlayan inkârcı fasıllarla en azından birine inanman gereken bir mevzi. Bu yerkürede olmak, üstelik bu zaman diliminin içinde uyuya kalmak böyle bir şeydi.

Kimsenin öğrenmeye uğraşmayacağı bilinmez zamanlardan, öğrenerek geldiğimi zannetmişim, bir sahrada, bol zamanlı, dar vakitli anların ötesinde, koşmak isterken dizginlemiş kupkuru kumlar beni. Zaman yoktu burada, olsa da aleyhimize işlerdi, sadece hatırlananlar vardı, yaşanıldığından bile şüpheye düştüğüm. Sadece senin hissettiğin bir şüphe yine de şüphe sayılır mıydı? Kimse saymasa da sana sayılırdı. İçimi sızlatan şeylerin hep günah olduğuna inanmıştım, unutacağım en güzel günah olacaktın sende, hafızamdan atabildiğim anda silmiş olacaktım günahımı kendi ellerimle. Rüya olması için çabaladığım her şeyin kâbus yığınları hâlinde üzerime düşmelerinden sonra, yakalanmışım yine kaçarken, tüm kâbuslardaki gibi, rüyalar değişiyor, değişebilir de ama kâbusların hep aynı olduğu o dönülmez ama sürekli dönen dünyada. Kısırdöngünün gerçekten de kısır olduğunun kanıtı gibi. Kurtulsam ölecektim belki de… Ondan mı kurtulamıyordum? Huzur o şeyin içindeydi, habersizce, duruyordu, gitsem bile hep aynı yerde durduğum gibi. Koyu bir şarabın köpüğünde uydurduğum masallara bir adım bile yaklaşamazken, senden uzaklaştığım her anda, çile gibi kendimden de kaçarken, hiçbir yere varamamanın döngüsü içimde, saçlarımda, bileklerimde, deliliklerimde… bunu susturmayı beceremedim, içimin çığlığını da terbiye edemedim, düzenleyemedim, düzeltemedim hiçbir şeyi. Dağınıklığın düzenine sığındım yerle bir olurken her şey, düzeltemeyeceğime göre biraz daha dağıtmakta ne sakınca olabilirdi ki hem?…

Yine de biz o kadar da tükenmedik ama harika olan her şey, o anıların içinde kaldı ve kapandı orası, o güzel zamanlar buralara gelemiyor artık, biz de gidemiyoruz. Hayat bizi uzaklaştırdı tüm tatlılıklardan. Biliyorduk artık, bilirken büyüyorduk, sevdikçe insanın korkuları artıyordu, depreşiyorduk, ürkekleşiyorduk durduk yere. Korkumuzu kimsenin görmediği yerlerde çıkarıp karşımıza kuruyor, ayna gibi kolluyorduk onu. İkilemde kalmanın sonrasızlığı ve bu sınırsızlığın içinde bulunduğun hikâyenin masal kahramanının kayıp oluşu. Kurtaracak kimseyi beklemediğindeki o dik duruş, masalları da aratmadı hiç.

Nevin Akbulut
06.02.2026 13:00

blog

Dönüşsüz

Her sabah birilerinin daha önce gördüğü düşleri yüklenmiş bir tasarı gibi uyanıyorum.

Aramızda gerçekler var, farklı hikâyelere ait olan. Cümleleri yan yana getirsek bile bizi birleştirmeyecek şeyler var. Bazen o çok beklediğin şey olmayınca, bundan sonra ne olursa olsun, seni hiç ilgilendirmiyor gibi oluyor artık. Bu hikâye bile bizi ilgilendirmiyor, kendi içinde donup kaldı, buzlandı, taşlandı ya da başka denizlere aktı gitti ama burası hiç mühim değil.

Yalnızca benimsediğin bir dünyada olmak, kafesini tanımak, dahası buna alışmak. Kafesin dışındaki hayatı yok saymak. Her şeyi olduğu gibi anlatacağım diye, bazı harfleri yutmuş, birazını da evde unutmuşum sana gelirken. Yanlış anlaşılmaya ben böyle hazırlandım işte, doğrusunu söylemek gerekirse dünden razıydım, düşünsene sen bir de her şeyi dosdoğru anlayacaksın. Aklını kaçırırdı insan. Kelimelerin yetememesi değil, asıl bazı hikâyelerin eksikliğiydi içimdeki yangını savuran, kül gibi bir şey olurduk hikâyemizdeki uzantılar birleşseydi, yaşanır, tükenir, biterdi, kolayca, kimse nefes almak için bu kadar uğraşmazdı. Çağrıldıkça sana kendimi tutamadım, tanıyamadım, adımdaki boşluktan, bir yol bulur giderim zannettim, çıkılamaz olduğunu unutup bu dünyanın, bu yolun, ancak düşülebilir, yuvarlanılabilir olduğunu umursamadan… Yazdığım her şey çirkin bir gölge gibi düşerken üzerime, yetememek, sende çoğaldıkça içime sol yanımdan çarpan. Birbirini unutamayan harfler var hâlâ bu şehirlerde, yine de tamamlanmış sayıyorum bu hikâyeyi, çocuk saydım anlamayışlarımı. Tam olabilmiş olsaydık, bu kadar ayak izi olmazdı, yollar gidişlere kapalı olur, sadece parmak izleri olurdu. Buradan anladığımı say, içime sorma, içimin bilmediğine inandı aklım ne zamandır. Daha iyi sloganım yoktu ellerinden başka, hangi örgüte mensuplardı bilmeden, neye dokunduklarını görmeden, neyi sevdiklerini umursamadan. Ellerimi tuttuğunda nasıl da saftı zaman, en az bırakıldığındaki masumiyet kadar.

Sessizliğinde gizli kalan o yorgunluk artık hiçbir şey anlatmıyordu. Ölümünün yorgunluğu vardı omuzlarında, bu da gayet yeterli bir nedendi gitmek için. Kendini anlatamadığından şu zamanda, uğurlama vaktin gelmişti belki de çoktan, kendini kapılardan, camlardan ve sokaklardan. Tüm kapıları itinayla itip, kendi ardından kendini, bundan sonra olabilecekler ya da olmayacaklarla uzaktan ve yakından, içinden ya da dışından hiçbir ilginin olmadığının açık ve net bir biçimde, biçimlenirken yokluğunda, incinmelerini dindirecek yer de bulamadığından, hem hayat biricikti en az herkesinki kadar… Birkaç hayat varmış da yeniden gelecekmişiz gibi bunca hırpalanmaya gerek var mıydı? Herkesin kendine soramadığı sorular birikiyordu sanki zihnimde ya cevaplarım yoktu ya da gerçekten sorular cevaplara göre orantısızdı. Olduramadığım her durumun, neticesi yoluma taş koyuyordu. Taşları ezemiyordum… Şu aslı, astarı olmayan, sentetik harikalar diyarınız… Nemli bir depresyondan içime fırt diye çektiğim, tek hamleyle yutkunduğum, tanıdık ama çabuk sızan rutubetli ve azap dolu bir şeydi yaşamak; eskimiş, kekremsi ve köhnemiş. Geriye yanına yaklaşılamayacak kadar sızı dolu bir çürümüşlük kalmıştı, o an, zamanın içinde bir yerde artık koktuğunu bilmiyordu, an kokmuştu kendi içinde, haberi yoktu, yaşamın içine karışınca kokuşmuşluğu fark edilmeyecek, yaşadığını zannedecekti, durduğu yerde çürürken.

Adımda şapka koyabileceğim bir harf yok, o yüzden kelimelerimin üstü açık hep. Bir ara devrik cümleleri seviyordum, onca anlamsızlıklarına rağmen bir anlam bulmaya çalışıyor, anlamı yoksa da mana yakıştırıyordum. İçi boş neyi bulsam böyle yapardım, belki senin de için bu kadar boştu, tıpkı o devrik cümlelerdeki gibi. Anlam bulup, yerleştirmek bana kalmıştı sanki, üzerime elzemmiş gibi. Bunca vasatlığın içinde, gizli bir anlam yakalamaya çalışacak kadar saçma şekilde umutluydum. Çok yoruldum sonra, içimdekilerle birlikte.

Bir zaman geldi sonra. Şiirimin ortasından geçen ahlar bıçak gibi kesti şiiri, bir tarafı bilinmez bir diyara, tüm kaybolmayı bekleyenlerin istediği yere, diğer tarafı da düştü, ustura gibi kesti harfleri, şimdi kimse şiirden anlamıyorsa belki de bundandır, geriye kalan şu anlamsız sayıklamalar, kelimeler hiçbir anlama gelmiyor artık, bir hikâye etmediği gibi… Eski kelimelerden konuşuyor gibiyiz, birbirimizi anlayamayacağımızın en yalın kanıtı bu. Böyle bağlandım manasızlığa, içindeymişim gibi, içindeymişim gibi oldu, bileklerimizi kesip, kanı birbirimizin kanına karıştırmak gibi bir bağ. Yollar istedim, ruhumla birleşen yollar, burnunun dikine giden yollar, sonsuzluğa uzanan yolculuklar. Kalpleri olmadan nereye varabilirdi insanlar? Hayaletleri atabilsem bir sonraki istasyonda ve peşimden gelmeseler artık… Korktuğumdan değil de, hoş görsünler ama taşıyamayışımdan, ben onları uzun zamandır hoş karşılayamıyorum çünkü. Her hayalet kendi içinde bir hikâyeye sahipse zaten, başını, kalbini, omzunu, ellerini alıp gitsin bilemediğim yollardan. O zaman belki bilinir olur her şey, görünür olur, yoksa kilometrelerce uzanan yollar neye yarar? Bu kadarcık aklımla ve çokça sızıyla nereye gidebilirim? Varmak neresidir nasıl bileyim…

Ne çok seviyoruz bol siyahlı şiirleri, üzerimize bol gelen elbiseler gibi, içimizi saklıyoruz belki her bir mısraının içine, yoka bu keder yiyip, bitirmez miydi insanın içini? Hak verdiğim şeyler var, boyumu bir nehir gibi aşan özlemlerle, yoluma gidemez oluyorum ayaklarıma dolanan kapkara mecburiyetler. Uyuttum içimde, unutmaya çalıştığım ne varsa, iyilikleri, yapmacık melek yüzleri ve kapkara kalpleriyle derin ve uzun bir uykuya bıraktım hepsini. Bende kalmasın, gidecekse giden, zamanın acımasızca parçaladığı yanımı sana bıraksam, içimi tutan şeylerin baygınlığıyla, elimi tutan kalemin bırakmamasıyla, dilimin tutulması ve gözlerimde kaybolan sözcüklerle anlatamamak, kederin garip bir oyunu bu. Gittiğimde kış olacaktı, hiç kış bırakmadım henüz sana, hissedecek başka da bir şey bırakmadığım gibi, simsiyah bir anın içinde, bir daha hiç, tüm hissedilemeyeceklerle beraber bilinmezliğin zehrini tattık, tadı siyahtı ve bu başka bir hiçti. Parçalandık ama bölünmedik, bu da ölmek gibi bir şeydi, zehri atamayınca, hasarlı bölgeden kurtulamayınca, hastalıklı o yaradan kurtulamayınca. Reddedemeyeceğim şeyler vardı içimde, onaramayacağım kıpkırmızı kesikler, baktıkça iyileşmiyor, ilgilenmeyince büyüyordu. Kendimi içimden atmama ramak kalmıştı, kalbimin bir hayali daha kaldıracak durumu yoktu çünkü renkler değişmiyordu, kesikler geçmiyordu, anlayamadığım şeyleri anlamamakta ısrarlıydı aklım çünkü aklımın da içi almıyordu. Kimsenin yardımı olmadan kendimi yakabilecek kadar kıvılcım birikmişti içimde, dokunulmazlığım bundandı, bunca yağmurlu gözyaşına rağmen içim yangın yeriydi, her katlanamadığımda hatıralarımı içine attığım, küllenmesini beklediğim ve izlediğim, bir sonraki dayanılmaz buhranıma kadar, içimdeki bu hançer tetikte bekleyecekti, tehdit gibi.

Üstelik günler geçmeye devam ederken, bizli ya da bizsiz, senli ya da sensiz ya da bensiz.

10.10.2025 16:00
Nevin Akbulut

blog

Dolambaç

İçimde bir bulut
Yağmurunu bırakıp, gitti.

Bazı zamanlara tesadüf etmeyi o kadar isterdim ki, zaman teessüf edip, üzerimden geçmeden önce. İstediğim zamanlara karışınca ne olacak ki sanki hiçbir şey. Yerini yadırgayan herkes biraz şikâyetçidir bulunduğu zamandan, en azından bu normal. “Dünya ne kadar küçükmüş” derdim, beklediğim ya da aradığım şeylerle karşılaşınca, “aslında dünya ne kadar da büyükmüş, bir türlü bulamıyorum” derdim gideceğim yolları, gitmek istediklerimi bulamayınca. Acılarımın dibine dokunup, elektrik verilmiş hissi yaratan bir kitap çarptı kalbime tam bu zamanlarda. Saf acının tefsiri gibiydi ve bu çok tesirli bir zehirdi. Açıklaması bol, meali az, bir o kadar anlamlı ve yeterince de anlamsız, hemen her şey gibi. Galiba artık hastalanmak için sadece kitaplar bile yetiyordu, insanlar yetmiyor çünkü hasta etmeye, kırılmaya bile bağışıklık kazandık. Bu sondu dediğim her şey sanki çıkıp gelmişti hayatıma, yeni, yine ve yeniden, sanki o kitabın içinden çıkıp, sızmışlardı hayatıma. Beni yaratan, kurban olduğum sanki benimle dalga geçiyordu. Sorun belki de herkese yazıklandığım kadar, kendini görememekten geliyordu, bu körlüktü, aynanın kararması, içine eğilip, bir güzel görememekti. Herkesin zararı herkese, benimki yine kendime, kelimeler ziyan oldu tüm bu zamanlarda, acıyorum, acılaşıyorum gittikçe. Anlattığımı zannettiğim her şey bir saçmalık olarak, hayatıma bumerang gibi geri dönüyor, dünyanın bu kadar da yuvarlak olduğuna inanmak istemiyorum artık, bir yerde sivrilip, batmalı bir şeyler, batıp, yok etmeli, silmeli.

Ölüme çelme takıp, sevindiğim zamanlarda, kendi ıstıraplı sonumun acısını çoğalttım yalnızca. Gittikçe çoğalan, sürekli başka bir acı doğuran acı. Doğuran ve sana sormadan büyüyen, üreyen, dağılan ve çoğalan başka sızılar, başka olmaları sana ait olmadıkları anlamına gelmeyen ıstıraplar. Yendiğimi zannettiğim ölüm değil, hayatımmış. Kendi kendime oynamış, kendim kaybetmiş ve kendi kaleme gol atmıştım, kalemi kendi kalbime saplamıştım hem de yaşamakla ödeyerek. Biraz daha her şeyi içine atmak ve dışına etmek için, kaldığı yerden devam ediyormuş düzensiz nefeslerim. Hastalık ve dışkı çuvalı gibi içimiz, çözümü daha çok çürümek, hep ayrışma. Bunca kokuşmanın içinde hiçbir yere varamadan üstelik temiz kalmış her şeyi de kirletmeye devam etmek için soluyoruz. Bunca kirlenmişliğin üzerine bir de paslanıyoruz, durmadan. Umut denen uyuşturucuyu ilk kim bulaştırdı zihnimize, her yanımıza… Geçmeyeceğini bildiğim, boğazıma büyük gelen o yumruyla her gün kavga ediyorum, binlerce kelimeyle içimi dökebilirmişim gibi geliyor, söylediğim bir şey yok, sayıklamalardan ve yazıklanmalardan başka. İçimin hiçbir yere gittiği yok, gitseydi bir şeyler düzelirdi belki, o hep duruyor burada. Yaşadığı yalan hayatın gerçekliğine çarptığında yapabilirdi bunu insan, gidebilirdi, kendini bırakabilirdi, kendini de alıp, gidebilirdi. Sonsuz kayboluşun içinde buldum ben, hikâyem asılı kaldı, ona uydum. Salındım, sallandım, hep daha büyük bir boşluğa yuvarlanıp, duruyorum, dolambaç gibi. Çıkışı olsa bile artık, buranın dışının da içi kadar çekilmez olduğunu biliyorum. Dünyayı dünyadan aşağı atmak istiyorum.

Parmaklarından dökülen sancının nağmesiydi, beyninde çınlayan, artık beyaz şeylerden bahsetmek ne kadar da zordu, bembeyaz şeylerden bahis açmak ise imkânsıza yakındı, içime bulaşan bu zehir, zaten zamanında içimden sızmıştı, kendi sızımın takipçisi, kendi zehrimin panzehriydim, henüz parmaklarımı kontrol edemediğim zamanlarda. Ömrün ortası neresi tam da bilemezken ki şiirler bile yalancı çıkarır insanı, ne zamandır dinlediğim masalın dinmez taraflarında uyudum. İçim dinginleşir, sızım diner, artık bir şeyler söner diye. Kalmak sancısı ile kaybolmak kuşkusu arasında sonsuzluk ile ilgili cümleler kurarken yokluğa vuruldum. Kırmızının ne zaman kırmızı olduğunu bile bilmiyordum, ben mi renklerden bahsedecektim, üstelik herkesle birlikte gördüğüm renklerin aynılığından bile şüpheye düşmüşken…

Şuraya oradan, buradan ya da içimden sızan cümleler, şuan yazdığımın kanıtı olabilir ama yazmayı becerebildiğimin delili değildir. Yaşamak bir hevestir, hem de en geçicisinden. Benim hevesim geçmedi, ben ondan geçtim. O heves bitince dümdüz ölmenin yollarını arıyorsun, sonra için bunu kaldıramayınca, bu mide bulantısı, bu iç kasılmaları bu sızılar, başka çetrefilli yollarını arıyorsun yok olabilmenin, sonuç itibariyle de bu yolu bir şekilde buluyorsun, dünyada o kadar çok neden var ki, nedensizce ölmek için ve bahanelere sığınmak için. Benimle başlamayan şeylerin, benim dileğimle son bulmuyor oluşu, büyük haksızlık, kendin için her şeyin iyisini isteyebilme hakkına sahipsen, en kötüsünü de isteme özgürlüğüne erişmek lazımdı, kendi ellerinle birinin değil de sadece kendinin hayatına son kez bir nokta koyabilmek, en azından bunu yapabilmeliydik. Biz istemediğimiz için başlayan bir şeyin, biz istemiyoruz diye bitmesi gerekirdi. Yerini yadırgayan çiçek gibi rahatsız olup, renkten renge girip, kırılıp, gücenip, solacağına, belki de her şeyin en az en güzel anında bunu sonlandırabilmek, o yürek, o korkaklık, o cesaret ya da her şeyin karışımındaki o topluluk, bütünlüktü bizi paramparça eden.

Kaynağı içinden başka yerde başlayan o cümleler, seni bu sahtekârlığa iten kelimeler, zaman, ait hissedemediğin o varlık, kendi varlığının içinde olmayan bir sıradanlık, sahtelik, geçicilik, heveslerin uçtuğu ama zehrinin kaldığı, hep durduğu o belirsizlik. Gerektiği yerde gerektiğince tekrarlanamayan her şeyin yeri karışıyor ya da değişiyordu, bir zaman sonra ne kadar anlamlı bir cümle kurmaya çalışsan da, ortaya dökülenler anlamdan çok uzaktı, hayatla arandaki o görünmez bağ gibi, görünmüyor diye bilinmiyor zannediliyordu, oysa belki de çok silik olduğu için görünmüyordu bağ. Gizli bir şey ile olmayan bir şey arasında çıkamadığımız o dağlar vardı, aşılamayan, geçilemeyen, gidilemeyen. Boşluğun yeniden boşluğa dönüşmesi ne kadar da kısa zamanda olmuş, bitmişti. Her boşluk kendi içini doldurmadan, yeni başka bir boşluk yaratıyordu, boşlukları içim almıyordu. Her şey sanki bir masal yitimi gibiydi, ama ortada masal da yoktu.

İnsan yenilir ve çokça da yanılır. Kime yanıldığın, nerede yenildiğin, nerenden eksildiğin önemlidir. Bazı kaybedişlerin içinden geçer gidersin, bazılarının içinden çıkamaz, kalırsın. Ama bazıları için pişman olmak için bile artık çok geçtir. Eksikliğini bulduğunu zannettiğinde yanılır insan en çok, eksik varlığıyla bile eksiktir, adı gözlerinin önünde, üzerinde asılı madalyondadır, görmek istemediğin. Gittiğinde daha büyük, boşluğuyla birlikte daha büyük bir eksiklik bırakacaktır. Bulduğun kaybettiğindir, bildiğin yitirdiğin, yanılsamalar kalır geriye ve tükenen inanışların.

Hatırlayamıyorsam o zaman unutmalıydım. Kendine yapacaklarına bile zaman bırakmazlardı insana bu zamanda.

29.08.2025 Cuma 15:00
(Z.)Nevin Akbulut

blog

Kırmızı Kumlar

Belki de sadece bir düşüncenin bedeliyiz.

Bu yaşamda ölüyüm, yaşımı bildiğimden beri, hiçbir şeyi öğrenemeden üstelik. Belki de ondan tanışamadık, tanışsak bile tanıyamadık. Bilseydim, bilseydik olurdu, İtimat ne pahalı buralarda, canla kazanılan bir şey, üstelik tek taraflı itimat da olmuyor, itimadın birbirine itimadı olması gerekiyor. Tüm içindekiler öldükten sonra, kimseye yeniden verilemeyen bir ant artık o, kazanılamayan. Herkes yarı yoldan dönüyor, yürekleri böyle yarım yamalak ya da inançları, itimatları eksik ama ihanetleri tam, boylarını aşıyor. Yarı yoldan sonra tek başına yürümeleri ezberledim hep, insan kalınca neler öğreniyor şu hayatta. Hatta sonraki yarı yolları daha iyi biliyorum, hep yalnız gittiğimden. Beni tanıyamazsın, pişirilmiş çamurda, yanmış kelimelerle, yitirilmiş zamanı yazıyorum, içerisi sakin, kurumuş ve artık çıtırtısı bile çıkmayacak kadar sessiz otların içinden. Tanısan bilirdin, en azından neyin içinde, neyin dışında olduğumu, içimin dışıma nasıl dalgalarca çarptığını, benim sürekli dalga geçer gibi tutuştuğumu. Yitirilecek her şeyi geride bıraktım, seninle birlikte. Tutuşmuş bir ormandan daha az yaşadım ama daha çok yandım, İbrahim olsa kolaydı, Allah da yanındaydı, hep tek başıma yürüdüm kalan yarım yolları. Yanmayıp, kalan yerlerim de çoktan külünü savurmuş, hangi zamandı bilmiyorum bile, o kadar çok yaşamıyorum ki.

Dünya birbirini sevmeyen insanların gazabına uğramış, ortalık savaş, toz, duman, ölüm. Geri kalanların da tapındığı nesnelerden, kaldırıp başlarını bakabilmeleri mucize, yorgun gözler süzülüyor her gün caddelere. Sağır olsak yeri, kör olası geliyor insanın. Ama herkesin kör olduğu yerde senin körlüğünün de bir hükmü kalmıyor. Saklanacağım bir kuyum yok, üstelik gözlerim de kör değil, koca bir balık da yok beni karnına alacak. Sığınamamak aczi dolu içimde su yerine. Sözleri yutan bir ses olsaydı, hava gibi bir yerde birikse sözcükler, üstelik söylenilemeyenler, çocuk çığlıklarında sönen kurşunlar, bir yerde birikmeli, atılan kurşunların da biriktiği bir alan. Kekeleyerek dökülen yasların da birleştiği bir yer, eksik artık dünyada Zülfikâr’ı kavrayan el. Bu yüzden bunca sessizlik, sesin artık ruha varmadığı bir yer.

Bazı kırıklar vardır ki, onarımı artık yoktur. Düzelteceğim diye uğraşırsın, daha çok hasar verirsin, iyileştireceğim dersin, daha çok yaralarsın her dokunuşta. Her kelime biraz daha kaygıydı. Onunla olmak içime hakaretti. Hatırı olmayan bir şeyin hatırası da olmamalıydı.

Kırmızı kumlu uçurumuma kavuştum. Anladım ve inancım bitti. Anlayanın hakkıdır durmak ve kehanet kendinden kaçıp kendine varmaya çalışmak gibi, rastlar mıyım artık bilmiyorum, unuttuğum o yerlerde, kumlar da değişti hem, kendi canımı sıkıp, içimden çıkasım geliyor, sihrine inandığım her şey garip bir kumardan başkası değil, inandıkça kaybedilen.

Belki de dünya içinden çıkamadığın koca bir labirentli hücreydi, her çıkış yolunu bulduğuna inandığında, daha büyük, sonsuz bir dairenin içinde buluyordun kendini. Mutlu olduğunu zannettiğin o anlarda sadece geçici olarak havalandırmaya çıkıyordun. İçsel yolculuk bizi terk etmişti, içsel sürgüne doğru yol alıyorduk. Yaşama isteği ile kaçma zorunluluğu arasında sıkışıp kalan ruhumuzdan dökülenler kalemin ezberindeydi. Çelişkiden kurtulamadığımız anlarda sığındığımız bir limandı yazmak. Her şeyin bir sınırı vardı ama ruhumuzda bunca olan ve olamayan şeye rağmen bir kısıtlama yoktu, bize kaldığını zannettiğimiz tek alan belki de buydu.

Sevince tüm bahislerden iddiamı geri çektim, iddiasızım tövbeler çağında bir günahkâr kadar, baharın akşamüstü serinliği aklımızı başımızdan alıyor, sahile kadar iniyor tüm içme istekleri, geri de dönmüyor. Karşılaşınca tüm şeylerin içinde bir de o uyumsuz kalabalıkla, ne yapacağını unutuyor yedi uyurların yüzyıllar sonra uyanması gibi. Şaşırmak hâlâ yaşamak anlamına geliyor buralarda, bir eylem, bir gözlem kıpırtısı, hiçbir şey yapmadan. Yıldızlar bu mesafeyi kapatıyor bazı yerlerde, yükseklik korkumu yenemiyorum gözlerine bakarken. Ellerin uzak denizaltında kalan eskimiş mercanlar gibi, kendi başına, ellerin tuzak her an denizin dibine çeken kumlar gibi çok. Tümsekler aklımın içinde kayıt altında, tutamayacağım her şey çevrelenmiş gibi bir şeyler tarafından, alınmış, tüketilmiş, bitirilmiş gibi, sessizlik. Aklımı bölebildiğim kadar ayırdım parçalara, denizle gök arasında, sahille yıldızlar arasında, ulaşmakla uzaklık arasında. Ayrılan sadece hayaller değildi bu aklımda.

Zaman geçiyor zannediyoruz, yaşadığımızı umduğumuz anlarda. Zaman geçmiyor, biz zamandan geçip, gidiyoruz. Bir süredir hayallerime yabancılaştım, sanki başka biri benim yerime içinden geçiriyormuş gibi geliyor tüm hayalleri. Onlar da mı başkaları tarafından satın alındı ya da kiralandı bilmiyorum. Zaten böyle maddi şeyleri hiç bilemedim, aklım ermedi, ruhum da anlamadı. Bu evrende sanki hiç dokunma, konuşma yok gibi, herkes her şeyi söylüyor ama kimse kimseyi duymuyor, bu anlaşmazlık ya da anlamazdan gelmek bulaşıcı bir hastalık gibi yayıldı kulaktan kulağa. Belki de o yüzden hayallerim de yabancı oldu. Başka bir dilde, başka bir yerde, detaylar bile bana ait değil. Korkusu bol, aksiyonu az, konuşmalar yetersiz ya da yersiz. Anlayamadığım için delirmiş olarak uyanıyorum her sabah, o dili arıyorum, öğreneyim istiyorum, öğrenince belki kendime de yabancılaşacağım, bu yabancılık da belki bulaşıcı bir hastalığa dönüşecek. Hayallerim rüyalarıma sızmasın diye büyük çaba gösteriyorum, bilinçaltıyla bağlantılı çünkü tüm rüyalar, rüyalarımı da ele geçirirse, arada kâbuslardan kalan boşluklarda gördüğümü zannettiğim o güzel rüyalar da ellerimden kayıp, giderse ne yaparım artık bilmiyorum. Kafamı kaldırıp, çöpe atasım geliyor bunu düşündükçe, hiçbir işaret yok, bir yaşanmışlık, bir dokunuş olmadı. İz, yansıma, temas da yok. Sonsuza kadar böyle yavan bir şekilde devam edeceğine bir ömür, kısacık ama tatlı anlarda, gördüğün hayalin, bizzat senin hayalin olduğunu bilerek yaşamayı dilemekten başka elimden bir şey gelmiyor. Aksi hâlde özgürlüksüz, ezici, yorucu ve bizim de kaygılarımızla birlikte epeyi soluk bir evren burası.

Galiba ben artık rüya görmeyi de bilmiyorum, hayal kurmayı da. Yeni baştan başlamalı, öğrenmeli sıfırdan her şeyi. Bildiklerim yabancı, zannettiklerim yalan, umduklarım kayıp. Boynumdan başlayan o yoksunluk boyumu aşıyordu. Herkesin payına düşen ipek, içimde boşluktu. Uçurumlardan atlıyordum, uçurumun ne olduğunu bilmeden, düşmeyi düşerek öğreniyordum. Senin için daha ne kadar bölünebilirdim, ben bölündükçe mi bölüşecektik hayatı? Parçalanınca bir daha bütün olabilir miydi artık o bütün olmayan bütünler? Herkes için değişiyordum, değiştirilecek bir şeydim, akıllanacak, uslanacak, yaralanacak ve susacak. Bir parçadan beklenmeyecek eylemlerdi. Beni savuran kasırga, yüzümü yakıyordu, parçalarımdaki o keskin acı, en az seni de yakmalıydı, seyrettikçe. Bakmakla da görmenin gerçekleşemeyeceğini bildiğim zamanlardaydım artık.

Hiçbir şey değişmeyecekse, herhangi bir şey için de değmezdi.

10.04.2025 13:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevin akbulut psikoloji yeni yazı

Gereksinim Zannettiğimiz Şeylerin Gereksiz Köleliği

Bu darlık, bu kadarlık yeterdi şimdilik.

Bekledikçe çoğalıyor yollar, sustukça birikiyor pencereler. Kararsızlığının içindeki onulmaz hayret, kavga ve kaygılarınla birlikte yolları sahiplenemiyorsun, pencerelere dokunamıyorsun, açamıyorsun, kapatamıyorsun da. Bekliyorsun belki kendi kendine bir şey olur diye, olmuyor. Zaman eskiyor, yollar gibi, başkaları tamamlıyor yokluğundaki yerleri. Zavallılığından değildi acı çekmen, bunu bu kadar gizliyor olmandı asıl acılık. Yoktan yere harcadığın hiçbir şeyden yeni bir hayat çıkmıyor. Ellerinde yarım yamalak, tamamlanmayacak parçalanmış anılarla bir yaşam düşleyemezsin. Günler aynı sıkıcı tekdüzelik, sinir bozucu bir yassılık ve dinmek bilmeyen lodoslarla geçip, gidiyordu. Şükür ki böyleydi, rüzgârı olmayan yerlerin hiçbir şeyi katlanılır gelmiyordu, şu sıkıntılı sıcaklık oranlarında. Hem rüzgârlı olunca günler, daha hızlı geçiyordu.

Öyle bir yer var, oturup, kaldığın, varlığının yokluğunla bir olduğu, fark edilmediği ama bunu da umursamadığın, hiçbir şey yapmadığın, yapmayacağın, beklermiş pozuna bürünüp, vaziyetsizliğinden bir anlam çıkarmadan, gülmeden, ağlamadan geçirmek istediğin anlar…
Hiçbir güneşi benimsemedim geceyi özlediğim kadar. İçimdeki afyon bir türlü patlamadığından belki… Cevapsız kaldıkça sorular çoğaldı, yayıldı, bulaştı. Artık her şey muammadan ibaret, bilinmezliğin hasretiyle yoğrulurken, görülmenin, bilinmenin ama sadece bizim istediğimiz şekilde, kölesi olduk. Durup, düşünmek yerine içimle bir araya gelip, kendimi çekiştiriyorum, kimseyi sorgulayacak kadar yakınımda görmüyorum, kendime de yabancıyım belki. Çevrede olan biten karşıtlıklarla içimizdeki çelişkiden kurtulamıyoruz. Kendi kendimin ölçüsünü bulamıyor, kimyamı dengede tutamıyorum. Günden güne bozulmakla, parçalanmak arasında evrendeki zamanımı dolduruyorum, istikrarsız bir şekilde. Bazen kendi hızıma yetişemezken, bazen kendimi olduğum yerde durup, bekliyorum. Her sabah aynı koşturmacanın içinde, gün boyu debelenerek mi anlam bulacaktım bu hayatta? Kendi kendimi de cevaplamıyorum artık, sorular hoşuma gitmiyor, hangi tanımı yapsam, eksik kalıyor ya da yetersiz. Kendime yetemeyip, bir şeylere arttığım zamanlardan miras bu hâl bana.

Çıkamadığım belirsizliklerime her gün yeni aşırılıklar ve çelişkiler ekleniyor. Ne olduğunu, olabilirliklerini bilenlere imrenerek bakıyorum, hiçbir şeyim, teşekkür ederim diyorum. Bir virgüle bile anlam yüklediğim zamanları özlemle anıyorum, her şeye fazladan yüklediğim anlamlar yüzünden anlamsızım. Bir manam yok, bir manim de yok, stokladığım hikâyeler var olmama yetmiyor artık, kayıp gidiyorum, insanlık denilen şey uzaklaştıkça, kendimden gidiyorum, hayattan, uzaklar diye bir yer de yokmuş, bulamıyorum. Neyi toplasam, sıfırla çarpmış gibi kalıyorum, düzde. Umutlu söyleşilerden iğreniyorum, bunca kötü şey olurken, nasıl yalandan ümit pazarlayabiliyorlar, riyakârlığın en üst seviyesi bu olsa gerek. Yokluğu ve boşluğu harmanlayıp durdum yıllarca, çıkan sonuç karanlık ve boğuntu dolu bir çukurdu. Uzağa gitmeye gerek yoktu, herkes kendi cehenneminin bekçisi ya da kölesiydi. Hiçlik mevzunu eylemsizlikle tanımlayabilirdim, ortada tamamlayamadığım yarım kalmış, az yaşanmış, çok uzamış bir ömür var gibi duruyordu. Hayata fazladan anlam yüklemeye çalışırken, ölümden medet umabilmeyi nasıl başaracaktım? İçimdeki çelişkilerden bir kule oluşturdum, çıktım en tepesine, aşağıya bakıyorum.
Ellerini Portekiz’de geçen bir şiirde unuttu, umutlu bir dündü. Bugün hayaller kurabiliyorken, o gün ölmüştü. Sevmek bir çeşit gönülle işbirliği, yürekle uyum, mütemadiyen akılla ılımsız bir versiyonun çekimi ya da çekimsizliği. Geçmişten emanet ışıltıların üzerine sünger çekip, kaybolduğun, kendine yepyeni sayfalar açtığın yegâne tertemiz hayat. Öyle sanıyorsun, o anda bu sanmayı üstelik o kadar çok benimsiyorsun ki. Her şeyi değiştirebilirsin zannediyorsun, değişiyor da her şey, senle ya da sensiz. Yüreğini tüm o uzak ışıltılardan koparıp, estetikle birinin eline bırakmışsın gibi. Kalp neredeyse oraya bağlısın sanılıyor, denizde nefes alabilirim, karada uçabilirim zannediyorsun, kalpsiz de yaşayabilen bu kadar canlı varken, niye olmasın ki? Hislerin o kadar da mantıksız gelmiyor. Aklını şahit tutma çabalarından yorulduğunda bırakıyorsun her şeyi. Aklını ikna etmeye ihtiyacın yok ki, kalbinle böyle anlaşmışken, gerisine ihtiyaç duymadığını zannediyorsun. Zanlardan öteye gitmiyor aslında hiçbir gerçek. İnancınla yoğurup, büyüttüğün her şey gün gelip sana sırtını dönüyor, yüreğinde patlıyor, kalbin ağzına geliyor, yutamadığın her şey gibi boğazında düğüm olarak hayatına devam ediyor.

Sabrımı zorlayan zamanın tam da ortasında, iliklerimden başlayan ağlamayla birlikte, hiç büyümeyecek çocuklara, andımı, tırnaklarımı, bakışlarımı ve uzaklıkları genişletmenin bir şeye yaramayacağının sıkıntısıyla ve ancak içimdeki hiçleri büyüterek, olur, olmaz herkesi gönüllü oraya doldurarak, yüreğimin onca genişlemesinin de yetmediğini bilerek, içime doğru dallanıp, budaklanıyorum.

Neden ve sonuç ilişkisindeki hesabı tutturamadım sanırım ben, böyle içten içe açık verdim. Henüz sönmüş bir ağaç, fidanını, ömrünü geride bırakmış, ilmek gibi dizili, taşlardan başka gidecek yer yok. Gizimdeki anlaşılmayan imge ile daha da anlaşılmayışım, içime attığım düğümler her gün yenileniyor, bir şey olmadan, durduk yere çoğunda. Bu düğümleri içimle birlikte yıllarca ezberlediğimizden belki… Büyüyen kâküllerime su verip, besleyip, sonunda kıymak gibi bazı kadir kıymet bilmezlikler. Zerresi bile canını onca hiçe sayarken, kaç katlarına galip geldin her defasında, kendine yenilerek, içine dolarak, dışarıya uzaklaşarak ama her sefer şu seferkine de benzemiyor artık sanki. Tahammülümüzle dalga geçiyor yaşam, kalbimizi zorluyor zaman. Tıkış tıkış kırıklarla dolu bir kalple nereye varacağımızı zannediyoruz? Bence artık biz içten içe, varılamayacak yerleri de biliyoruz, ezberledik. Gidebilenleri çok gördüğümüzden, ama artık onlara da çok görmemeyi öğrendiğimizden, duyduğumuzdan içimize yer etti fazlasıyla.

Kırıştı güzel geçen her şey, zamanla birlikte, artık hiç gelmez. Bir büyüydü vurulduğumuz, büyütüp, durduğumuz zaman içinde. Tılsıma çarpmışım ağzımı, burnumu, etkilenişim çok mu? Yangınlara alışamayız biliyorum, ama yanmaya da mı alışamadık? Bunca şaşırıyoruz hâlâ. Ummadığın anda gelir umdukların ya da ummadığın anda giderler. İkisi de aynı şeydir.
Her aldanış başka bir yeri örseleyip, kullanılmaz hâle getirirken, arada yağmuru beklemek yokluğun sınırındaki bir yeti miydi? Bu tekrarlardı bizi kendimize yetiremeyen, bekleten ve en sonunda yine hep şaşırtan. Olmayacak duaları, olacak zamanlarda bile etsen kâr etmezdi, ölsek bile öğrenemeyeceğimiz şeyler vardı, son cümleyi son olmayacağını bilmeden kullanmak gibi. Bu kahır bizden sonrakilere bile yeter de artardı bile. Seni, beni boş verdim de, kendimin bile hatırı yokmuş gibi kendimde, bir yabancıya anlatır gibi yine susarım bir ara hiçleri, olmazları, oldubittileri, ellerim dizlerimde, o avluda oturup, hiçbir şey olmamış gibi aklımda kalmayanları bile anlatırım bu defa.

18.07.2024 15:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel kâbus nevin akbulut psikoloji yeni yazı

İçten Bağıranlar

“Seni bildiğim kadar kendimi bilseydim böyle olur muydu diye düşünmeden edemiyorum” diye yıllar öncesinde yazdığım bu cümle ile şimdilerde tek başıma ve yine birçok şeyle olduğu gibi tek taraflı tartışmalara giriyorum, dert buluyorum, içime sindiriyorum bu derdi. Tabi içimden, hesaplaşıyorum belki, telaşlanıyorum, yeni sezgiler ekleniyor derdime, kendime yaptığım haksızlıklara karşı ve rağmen. Bildiğimiz tüm doğrular unutuldukça, yerine yeni bağlanacağımız yalanlara yer açıyoruz. İhtiyacımızın ve güvenilirliğin bu olduğunu zannederek… Yalanın rahatlığındaki konfora muhtaçlık hissediyoruz, gerçekte olduğu gibi ruhun irdelenmesi, belleğin dürtüklemesi ilgilendirmiyor bizi çoğu kez, ta ki o hafızamızdaki dürtüler, bizi rahatsız edinceye kadar. Tüm unutulmayan o yaşanılanlar unutulmadığını kanıtlamak için bir yerde hatırlamak gerekiyor.

İyiyim dedikçe iyi olacağındaki inancını gönder bana, sıradan tüm Cumartesi’leri gibi bir günün biten solgunluğunda, önce saçlarımdan başladığımda silinmeye, en son gülümsemem silinirken, uyumdan uzak, merhamete yakın, beklemeler ertesi gibi bir günde tüm düşündüklerini olmasa da en çok düşündüğün şeyleri yolla bana. Solgunluğumuzdan kaçak bir hikâye çıkaracaktım, az daha kalsak öylece. Her an yitmeye teşne, hâlâ hayal ile gerçeği karıştırıyorum seni bulmak için, başka yapacak bir şeyim yok ki… Sıcaklığının uçuk kokusunda, olmamışlığın içinde, hiç olmayacaklarla birlikte imkânsızlığındaki süregelen sonsuzluğu gönder bana.

Bunaltıdan da bulantıdan da çok iyiydi bulanık olmak. İstediğinde silebilirdin, banyoda sıcak suyla buharlaşmış aynadan siluetini siler gibi. Aşk öğretildiği gibi değildi ya da kitaplarda yazdığı gibi, herkes kendi aldatmacasını kendi içinde safça yaşıyordu. Sabahleyin uyandığında gerçekliğini kendine ispatlamak için yanını kontrol eder gibi, içini yoklarsın. Bulamazsın hiçbir yerde, anlık gördüğün rüya gibi yok olur her şey, hatta o kadar çok yok olur, o kadar inkâra kalkışır ki her şey kayıtsızca… Sonunda ya hiç yaşamadığına inandırılırsın ya da hayalden ibaret olduğuna, sadece senin anladığın bir his, yalnızca senin duyumsadığın bir hayal gibi kalır içinde bir yerde o boşluk. Kendi sıcaklığından, onun dudaklarındaki sıcaklıktan bile şüpheye düşersin zamanla, böyle olmasa zaten nasıl katlanılabilirdi ki… Ortada bir inkâr varsa gereği yapılmalıydı, hem de hemen. Kendi içinde sürekli kaybolan birini bulsan ne olurdu ki? Sadece bulduğunu zannederdin, o kaldığı yerden kaybolmaya devam ederdi, edecekti. Yeni bir şeyin başladığı yok, sadece unuttuğun geçmiş, tekrar çıkınca yeni zannediyorsun. Yaşadıkların yaşayacaklarının teminatı gibi, oradan bir yere gidemiyorsun. Gelecek diye beklediklerin geçmişte bir yerlerde oldu ve bitti. Sen kendi noktalarından sorumlusun. Başladığını zannettiğin şeylerin başı yok, başlığı yok. Ortalarda, ucundan bucağından yakalarsan ne âlâ…

Parlaklığından sıkılmıştı, durmadan parlayıp bir zaman dilimi içinde birdenbire bir kıvılcım gibi sıçrayıp yok olacağının ayırdına varıp, kendi parlaklığını kendi elleriyle yok etmek istemişti.

Anlamsızlıklar bir sürü muamma biriktirdi içimde, kötülük edepsizce günyüzüne çıkarken, dize getirilen hep iyilikler oldu. Kaza kurşununa gitti ebediyete gizlediğim her şey. İçimdeki tedirginlikler de boyunun ölçüsünü aldı hâliyle, tıpkı benim gibi. Çözüldükçe manasızlaşan her bir anlam çivi gibi saplanıyordu zihnimin karanlığına, içimdeki inisiyatif alma cesaretlerim böylece değersizleşti, başkalaştı. Zaten hep bir şeylere bir miktar fazladan ilgi gösterdiğimde kendimle aramdaki uçurum açılıyordu, yabancılığıma başkalık ekleniyor, kendimi bilinmez bir yerlerde buluyordum. Demek ki her şey yerli yerinde değildi ya da istediğimiz zaman ya da durumlarda olamıyorduk veya hâlimizden memnun değildik ki, masallara inanıp, hayaller kuruyorduk, tüm bunlar için en cafcaflı kelimeleri seçiyorduk. Tamamen kusurlarla dolu birer varoluşsaldık, kendimi ne kadar daha yaşamaya ikna edebilecektim, kendimin ruhu azalmış, gücü tükenmek üzere olan, içinde sabır namına kırıntı belki azıcık kalan, kötü bir versiyonu gibi dolaşıyorum gün içinde. Yeniden doğmak, var olmak, baştan başlamak, küllerinden doğmak bana göre değil. Kişisel gelişim zırvalarını kati şekilde reddediyorum, biz gelişemiyoruz, bizim kusurumuz bu belki de, herkes kusurunu karşısına alıp, bunu kabullenmeli, belki o zaman biraz gelişiriz, gelişebilsek bunca kötü niyet rahatlıkla aramızda dolaşamaz, fesatlıktan beslenenler kolaylıkla varlığını sürdüremezdi. Başkalık ile aynılığı farklı yerlere koyabildiğimizde ancak gerçek duyarlılığı anlayabiliriz. Noktalardan yanayım, hadi biraz da virgül olsun hayatımızda, her şey tekrardan ibaretse, yeniden diye bir şey yok ve yeniden başlamak değil, eskinin devamı olacak. Bir paragrafı dosdoğru devam ettirdiğim için karamsar ya da kötümser zannediliyorum. Oysa sadece gerçeklerden yana olacak kadar cesaret taşıyorum içimde, belki herkesten biraz daha fazla. Görüyorum, gördüklerimin hakikatinden yanayım, tecrübenin içine katılan sahtelikten kaçınıyorum.

Kendi içindeki oyuna katılarak, inanıp, gerçeğin değil kurmacanın peşinde kaybolarak, yaşadığımızı varsayıyoruz, açık yüreklilikle söylenilen hiçbir şeyin cezasız kalmadığını, bedeliyle anlamış olduk. Hayatla kurgu birbirine karıştı, yapaylıkla yoğrulup, hakikati teğet geçiyoruz. İmkânlarımızı yitirip, olanaksızlığı başköşeye yerleştirdik. Sihirli sözcükler bile kurtaramıyordu artık bizi içimizin boşluğunda uçmaktan. Çoğumuz bu uçmadaki rotayı şaşmayı bekliyordu, kaybolmak için. Sonsuz hayali duyguların hayaletlere dönüşüyorken, hayat denilen hatanın içinde, arsızlığımızca varlığın hapsine kapanıyoruz.

Suskunluk benimle başlayan her şeyin başında geliyordu, bazen nereye sakladığımı bulamasam da. Bu yoğun soğuklukta kendi isteğimle, kendi ellerimden kaçmak istiyorum, bu soluklukta kendi suratıma yüz çeviriyorum.

Zamanın bir yerinde kurulmuş cümleler… Yıllar sonra bile bir araya geldiğinde hâlâ bir hikâye etmiyordu.

Sevmediğin, hatta kötü diye bildiğin kişiden bile bir şeyler öğreniyor insan yıllar içinde. Okunmuş, rastgele eline geçen bir kitapta, itinayla üzerinden geçilmiş, altları çizilmiş o cümlelerde ararsın bazen gerçeği, ne duygularla, hislerle çizilmişti, ne düşünülerek, ne yaşanılarak vurgulanmıştı o cümleler… Herkese başka şeyler hissettiren o kelimeler, acaba senin hissettiğinden daha fazlasını mı hissettirmişti ona? Dayanamamış, çizmiş, belirginleştirmiş, belki de bir çerçevenin içine almıştı, saklamak istemişti, içine almak, bağrına basmak, kalbine yakın bir yere koyup, bırakmak istemiş, en çok da içine dokunmuştu. Hikâye okuduğunu zannederken, belki de bambaşka bir öykü çıkıyordu hikâyenin içinden. Evet yıllar önce onun da söylediği gibi altı çizili satırlar, sonradan okuyan birinin dikkatini o cümlelerde yoğunlaştırmak için, bencilce yapılmıştı belki de, biz de gerçekten okurken o cümlelerin içindeki hikâyeye kapılıyor, düşünmeden edemiyor, kitapların bütün varlığından farkında olmadan uzaklaşıyorduk belki de… Hikâyenin içindeki hikâyeyi keşfetmeye çalışırken bir yandan da bunu düşünmeyi öğrenmiştim. Tüm bu boşluklar, iyileşememekler yaşanılanlardan değil, hikâyesizlikten oluyordu. Hayalsiz hikâyeler yaşıyor, hikâyesiz hayaller kuruyorduk. Birbirine bağdaşmayan her şey gibi; kırılıp, yok olup, onulmaz boşluklar birikiyor, mesafeler genişliyordu.

Birçoğu olamayacağı kişilere dönüşmeye çalışıyordu, asla üzerinde durmayacağı karakterlere bürünüp, dış dünyayı etkilemeye çalışıyorlardı. Kendine baktırmak, iyi ya da kötü ilgi çekmek tek odak noktaları idi. Ama bu zekâsız yapaylıkta kendilerinden neler kaybettiklerini, karakterlerinin bir daha hiç düzelemeyecek şekilde ucuzladığını hesaba katacak, duygu, düşünce, his ve sezgi yoktu. Bunları algılayacak tüm duyu organları sonsuza dek kapanmıştı.

Beynimde bir şeyler kırılıyordu, gecenin o sessizliğinde duyuyordum. Kalbimden sonra sıra beynime de gelmişti. Sonrası uyuyamamak, uyumadığın yaşayamamak… Yaşamamaya iyileşirken başladım, tam tersi olmalıydı biliyorum ama insan büyük bir marazdayken hiçbir şeyin ayırdına varamıyor, farkında olamıyor, o rahatsızlığın size bahşettiği sersemliğe gönül rahatlığıyla yaslanmaktan başka elden bir şey gelmiyor. Acı çekmekten, acının içinde devinmekten başka yapacak bir şey kalmıyor kimseye. Durup, geçmesini bekliyorsun, çoğu zaman geçmiyor. O yüzden birçok şeyin bilincine de tam iyileşme sırasında varıyorsun, çoğu bu durumu yeniden doğmak gibi değerlendirip, klişe kelimelerle süsleyip, teselli bulma ümidindeler biliyorum. Oysa eskiden yeni olmayacağı gibi az kullanılmış bir hayattan da yeni bir hayat doğmaz, çıkmaz artık anlıyorum. Boş ama biraz da gerekli tesellimiz bu laflar.

Bunca yıl yaşadığın hâlde hâlâ bağışıklık kazanamadığın ve kazanamayacağın şeyler var. Her kâbusun karşısında yine acemi, yine dünkü çocuk gibisin. Sabahlara kadar bildik kalp çarpıntıları, nerede yavaşlayacağını bilmeyen aksiyonlu kâbuslara karıştı. Dünya bu kadar korkunç bir yer olmasaydı, kâbuslarımız da bunca gerçek olmazdı, belki de hiç olmazdı kötü düşler. Onların olmadığı bir hayat artık yok. Sonuç yorgunluktan bir türlü arınamayan, kendini sürekli güvensiz hisseden bir ruh, savaştan çıkmış gibi bir hâl, içinde içten içe söylenmeler, yakınmalar, bulanmalar, içinden çıkamayacağın şeylerin içinde hapsolmak… Yine de hiçbir şey olmamış gibi yeni sabaha hazırlanmak. Herkesin kaygılandığı miktarca umuda ihtiyacı var. Yoksa o sabah olmazdı.

30.10.2023 12:00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Sis

Kendimi senden miras kalan büyük boşluğa bırakmanın alacaklısıydım. Gözüm yükseklerde değil, yerdeki karıncalardaydı, ayları doğrayan zaman, bize de kıymaz mıydı? İmla kurallarına gösterdiğim özeni, kalbime de gösterebilseydim keşke. Kalbimi yakan şeyler, ellerimi bir türlü ısıtamıyor. Fizik kurallarına ben miyim aykırı olan? Yoksa kurallar mı saçma? Sisin içinde kaybolan gözlerimi arıyorum, karanlığa alışınca gözlerim görür gibi bir şey değil bu, siste tamamen kayıpsındır. Yaktığım ışıkların da aydınlatamadığı geceler var, diplerimde. Karanlıkla açıklanamayacak şeyler var, yitirdiklerimde ve devamında yitireceklerimde; ölmeden önce okumak istediğim kitaplara yetişemezsem, beni affetsinler. Yine de daha ciddi şeyler var düşündüğüm, hissettiğim; gökyüzünün perdesi yırtılmış, pencereleri çarpan rüzgâr da anlamaz ne demek istediğimi.

Hesaba katmadığın şeylerin hesabından yine de yakanı sıyıramıyorsun. Yağmuru severek seyrederken, yıldırım düşüyor misal, en sevdiğin ağacın dibine, evrenin avazının çıktığı kadar kıyameti bağırdığını duyamıyorsun ya da duymak istemiyorsun. Felakete her daim kapalı olan gözlerini rüzgâr yiyor, gözlerini kaybettiğine inanıyorsun o sisli günde, başka bir şey olabileceğini, olduğunu kabullenmiyorsun. Gözünden akan yaşları su zannediyorsun susamayı öğrendiğinden beri, yağmuru tanıyınca anlıyorsun susuzluğun ne olduğunu. Susuyorum, aklımda, kalbimde biriken kelimeler belki de susmamı istiyor. Yanmaktan değil de küllerin içimde birikip, beni çürütmesinden korktum. Gitmeyi göze aldığım yollar, gözümde çürüdü.

Akıl artığı zamanlarımda, aklımı daha da kaçırdığım anlarım oldu, sebeptin diyemeyeceğim, ancak yokluğundan dolayı bir neden olabilirsin. Aşırı iyimser kişiler aynı zamanda da aşırı karamsar kişilerdir ve fazlasıyla hayal kırıklığı yüklüdürler, üstelik kırıklığın sesi de çıkmaz. Bazı kitaplar kahvaltı yapmadan okunmuyor. Gülüp, geçtiğin şeylere ağlayıp, geçemezsin, orada kalırsın. Bir cümle sadece o şekilde söylenildiği için, başka bir yerde bütünü oluşturamaz. Ne güzel ölü doğduydum, düşünsene; birkaç saniye farkla tüm bu yaşanılan ve yaşanacaklardan sorumlu olmayacaktım, gerçekten kurtulacaktım. Ağrı kesicinin de kesemeyeceği ağrılar var.

Senin ruh hezeyanlarından kimsenin haberi yok, kimse senin gibi hissetmiyor ve hissetmeyecek o yüzden tek kişilik heyecanlan. Nirvana grubunun kokaini bırakamadığı gibi hayatta bırakamadığımız şeyler var, eksiğiz çünkü artığız, ihtiyaç duyuyoruz, içimi gıdıklayan sigara közü ve senin gözlerin, sıcaklıkları eşit.

Devamı hiç olmayan, tek hücreli aşkların olduğu zamanlarda büyük şeylerden bahsetmenin yersizliği içinde kıvranıyorum. Gölgem bile tavır almış, sıkılmış benden, kaçmaya yer arıyor. Boynum bunca kesik olmasa, biraz daha başım dik yürüyebilir miydim? Var olan şeyler giderlerdi, önce varlığını kanıtlaman gerekirdi gitmen için, sen o kadar azdın ki… Taşınınca artık o ev olmayan yerin boşluğu ve ruhsuzluğu vardı sende. Bozuk hava gibiydin ve sürekli soğuk havalara denk geliyorduk. Anlamsızlığına yüklediğim anlamların altında kaldım. Kendinle uzlaşabilseydin, iyi olabilirdim yanında, sen içine inanmadın. Kendi kendinin yalancısıydın. İçimdeki kutsalın içine yerleşmiştin ve bunu bir tek ben biliyordum, ağzıma döktüğün sırlardan uzaklaştıkça, kelimeler varlığını yitiriyordu, konuşmadan bilmenin yolunu bulmuştuk. Gündüz gezdiğimiz sokakların geceleri sevimsiz birer taş parçasına dönüştüğünü gördüğümde içimdeki soğukluk buz tuttu. Günlük konuşmaların sıradanlığı bile en değerli kitaptan bahsediyor gibiydi, bu yanılgıya düştüğümde muhtaç kaldım bir virgüle bile. Her şey sabah olması kadar, yağmuru sevmek kadar doğaldı, bir tek bana mı olağanüstü geliyordu? Mucizeye ihtiyacım olduğu için belki de ben uydurdum bu masalı, kendimi yitirdiğim anda.

Ciddi sandığın ağrıların da aslında hiçbir yere varmadığı nankör zamanlardayım, uyuşturucu gülmesi bazıları, yine de diğerlerinden ayırmak için derinlik gerekir. Bıçak sırtındayım, belki de bir köpek balığının dişinin ucunda. Yürürsem ayaklarımın kesileceğine inandığım için, durduğum yerde durup bekliyorum, beklemekten başka bir beklentim yok, yavaşça da olsa eninde sonunda kesileceğimi biliyorum. Tuhaf trajedilerden kurtulamayan hayatıma yeni bir son hazırlamam gerekiyordu ve bunun için ihtiyacım olan son şeydi mecaz. Göz torbalarım oluşana kadar ağlayacağım ve sonra tekrar o torbaları doldurana kadar.

Daha fazla kırmızı olamam ve daha fazla ağlayamam zannediyordum, bayılmanın ötesine geçtiğimde artık yoktum, sadece yere düşerken çıkardığım sesler ve vücudumdaki morluklar vardı. Artık dünya kırmızının şehveti ve güzelliği değil, morun işkencesi ve izleriyle doluydu. Kısacası artık hayat; benim bile rengimi bozabilecek kadar cüretkâr ve kötüydü!

Sadece bir tek şeyi sana kimsenin anlatamayacağı şekilde anlatmak istedim. Gözyaşlarım yoruldu, kirpiklerim bıktı ıslanmaktan, gün geldi, sabah uyanmak istemedim. Gece geldi ölmek istedim. Unutuldum, çabaladığım şeylerin altında kaldım. Dumanların beni çağırdığı yerde kendimi kaybedeceğimden değil de beni bulamayacağından korktum, sanki arıyormuşsun gibi.

Tüm insanları aynı kefeye koymayı bir türlü beceremedim, gözlerine her baktığımda kalplerini görmek istedim, ortalık kan yeriydi oysa görecek pek bir şey yoktu, çoğunda kalp de yoktu. Yine de o saman ve bir dünya yalan yığının arasında bulmayı ümit ediyordum. Senin aklında sabahlayan benim beynimde yankılanan o kırmızı şapkalı kadın en az birkaç kere öldü ama yok olmayı başaramadı. Artık kırmızı şapkamı koyacak yer aramıyorum, beynimde yankılanan şarkılardan da tüylerim diken diken olmuyor. Öyle sıradan bir rüzgâr, tamamen tutkusuz yalayıp, geçiyor sırtımı, ürpermek için bile üşeniyorum. O bile belli başlı bir duygu hazırlığı demek. Kafamdaki saçlar beni en zayıf anımda terk ederken de yoktun ki yanımda, biz neyin varlığını ispatlamaya çalışıyorduk? Tenimden kokum bile gittiğinde yoktun, ilaç kokuyorum diye mi ortalarda gözükmüyordun yoksa kaybolan kilolarıma anlam yükleyip, beni ağırlaştırmaya mı çalışıyordun? Hafifletilmiş nedenlerim vardı benim aslında, kimsenin derdinde olmayan, kimseye dert bile olamayacak kadar incelmiştim, işte bu içimde kalın, ulaşılmaz bir his oluşturmuştu, pes etmek üzereydim yeryüzündeki varlığımdan feragat ederken, bir şeyleri yaşamamış olmanın açgözlü huzursuzluğuydu beni saran… Sonra saracak başka şeyler aradım, kendim kendime yetmedi.

Yine de yaşam denilen şeyi sislerin arasından bir gün yakalayabilirsem, sormak isterdim; yaşanılmayanlara değdi mi? Varlığımın sıfır kadar değeri var mıydı? Canlılığın anlamı tam olarak neydi?

İki Kasım İki Bin On Sekiz 16 00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Hayattan Kopma Provaları

Sahafta birbirine rastlamış iki eski kitaptık, tozluyduk bazı insanlar bunu kir ile karıştırırdı, biz buna yaşanmışlık diyorduk. Bir sürü el dokunmuştu ruhumuza ya da dokunduğunu zannetmişlerdi, yüz yılın özlemiyle sayfalarımı hışırdattım. Yalnızca çokbilmişlerin anlayabileceği bir bilgelikle yaklaştın bana. Uzak bir ülkede, tesadüfen karşılaşmış gibi ve bu iyi bir şeymiş gibi gülümsedik. Son zamanlarda başımıza hiç iyi şey gelmiyordu, dahası artık insanlar kitap sevmiyordu. Yüzümüze bakan yoktu ve hep daha kötü şeylerin olacağına dair hislerden harflerim titriyordu, uzaktan bakan birisi bu durumu mürekkebimizin yayıldığını sanabilirdi ya da ıslandığımızı, gerçi ıslanmıştık evet, yıllar zorlu geçmişti, hiçbir yere gitmeden çok yere gitmiş gibiydik, durup dururken de yaşlanırdı kitaplar hatta dururken daha çok yaşlanırdı.

Kalbimin yerini bulabilseydim eğer, sana içini açacaktım. Açıp gösterecektim, konuştuğum ağaçları, izlediğim kuşları, sustuğum zamanları. Uzun süredir iyice unutkan olmuştum. Suskunluğuma bir de nutkumun tutulması eklenmişti, sayfalarım ağırlaşmıştı, yirmi dört saatin muhtemelen yarısından fazlasını uyuyarak geçiriyordum, ama özel kelimesinin manasını biliyordum; şu rafa geldiğinden beri, sana hiç sıradan biriymişsin gibi bakmadım, bakarsam da sayfalarım yırtılsın, yüreğim yangın yeri, bu cümleyi herhalde bana yakın bir şiirden duymuştum, unuttum. Mühim olan o değildi zaten, güzel olan unutamadığın kadar değerli cümlelerdi. Sabahın köründe kuş cıvıltılarını saklamak isterdim mesela bir sayfamın kenarına, zamana karşı koymak yerine zamanla birlikte sürüklenmeyi istedim. Bazen öyle oluyor ki, hayat bir anda son bulsun istiyorum, gözlerime kadar gelip, değen kötülüklerden dolayı. Şurada bir kibrit olsa çakardım belki de şimdi, bizim de silahımız o, her zaman silahlardan korkulmaz, bazen de kurtuluş gibi görünürler gözüne. Hayattan kopma provaları yaparken ne kadar beceriksiz olduğumu bir kere daha anladım, kendi kendini yiyip bitiremeyenler içindir silah, belki de ihtiyacım olan tek şey tek kullanımlık bir kibrit çöpüydü, ağaç kavuklarına sakladığım hikâyelerimin de üzerine kuşlar yuva yapmıştı. Hem bu hâlde gidemezdim eskimiş hikâyelerin içine. Yeteneksiz olduğum kadar cesaretsizdim de…

Aşkı yitirdiğim sandıkta kendimi kaybetmiştim. Senin bahsettiğin bulutları beynim unutmuştu, ben kendime hâkim olma duyumu yitirmiştim. Bu aşağı yukarı kör olmak gibi bir şeydi. Anla diye anlatıyorum. Kâğıttan kedi resimlerine bakıyorum, arada kulaklarım uğulduyor, muhtemelen beynimdeki tozlanmadan geliyor, insanlar buna belki de tümör diyorlardır. Bazı acılar kanser gibi, bazı ayrılıklar ölüm gibi. Bulanık gözlerimin bildiği bir şey vardı, söz diye kafamı dağıtmak için kelimeden kelimeye koşuyordum, ayaklarım yoruluyordu, kafamın dağınıklığı yine de gitmiyordu. Bazen boşuna kitap olmuşum diyorum, bazen o kadar kitabı boşuna görmüşüm, o şarkıları boşuna dinlemişim diyorum. Sonra da gayet sanki çok uyumluymuşum gibi, böyle olması gerekiyormuş diyorum, tüm korkaklar gibi. Kırgınlığımın nedenini başka yerlerde aradığımdan, neye kızgın olduğumu da bilemiyorum aslında. Arada kızıyorum sanki başka dilde, biliyorum sen bile anlamayacaksın, sussan sustuğunla kalıyorsun, ben çıkardığım gürültülerle kalıyorum.

Tüm bu beklemelerden sonra sıkılıp düştüm, yere serildim, ben buna serpildim diyorum, büyüdüm, olgunlaştım. Sayfalarım da yaşlandı, nemlendi. Tek derdimiz rutubetti, kalbimin yerini kaybettiğimden muhtemelen onun yeri de rutubetlenmişti, bunca nem belki de gözlerimden geliyordu, büyük gözü olanlar büyük ağlıyormuş diye düşünüyorum. Savaşmadığım için yenilmedim de, ama tüm bunları anlatacak kadar hikâyem olmadı. Zamanla başka kitapların hikâyelerinden kopya çekmeye çalıştım kendi hayatıma, demek böyle olunuyordu diye. Olmadı, oturmadı hiçbir hikâye içime, yaşanmayan hayatın hikâyesi de olmazdı doğal olarak. Beni anlamaya yaklaştın sanıyordum, bileceksin diye ödüm kopuyordu içimi, sessizliğime yüzümde bırakıp, kahkahalar attım. Muhtemelen öksürüyorum zannediyorlardı, bunca tozun içinde ancak öksürebilirdim, gülemezdim çünkü. İş arasında aldığım notları da artık karıştırıyorum yazdıklarıma, duygularımı iş bilip, işlerimi boş veriyorum. Birinin dilindeki duaya sığınmış gibi rahatım, cüretim bundandır belki. Acıların uyuşmasının telafisi gibiydi bu. Her şeye alışıyoruz da şiirlerin sahipsizliğine nasıl alışacağız? Neyle teselli edeceğiz kendimizi, şairi ölen şiirleri kim onlar gibi koynunda besleyip, uyutacak, biz unutuyoruz, gittikçe unutuyoruz, gitmesek de unutuyormuşuz meğer bunu henüz bilmediğim için gitme diye tutturmuştum taş duvarın orada. Öyle ya nasıl alışacağız bir daha yazılamayacak dizelere, şairsizliğe, yeteneksizliğe, bu boşluğa…

Dinlerken bile kalbimin çarptığı (-ki o zamanlar kalbimin yerini biliyordum) ve acı çektiğim şarkıları şimdilerde öylesine sıradan buluyordum ki, acıya alışıyordum ve hep daha başka acılar rica ediyoruz yeryüzünden. Bir yerden sonra pencereyi çarpan rüzgâra, yapraklarımın savrulmasına, ahenkli, korkulu rüyalara rağmen uyku basmasına, sigara dumanlarına, duvarlardaki boyalara, tavanın umursamazlığına, asılı biberlerin kurusa bile kokusunun kalmasına, bazı kitapların yüz defa okunsa bile bunca gizemli oluşuna, doğruluğa, vedalara, gidemeyenlere, kalsa bile gitmişlere karşı ehlîleştim, türlerini öğrendim. Doğrunun yakın anlamı yoktu, en yakın anlam belki de yalandı, bunca inanışımızdan belliydi doğruya yakınlığı. Denizde olsaydık eğer, büyük ihtimalle en alabora yerine denk gelirdi bizim hayatımız, bilmenin faydası yok. Hissiz bilgi, hiçbir şeydir. Kimsenin artık sahaflara uğramadığı, uğramadıkları için kepenkleri kapanan eski dükkânların birinde, toz ve gövdemden beslenen böceklerin arasında bulabilirsin beni. Sayfalarımın arasında intihara meyilli bir kibrit çöpü, nemden ıslanmadıysa, demi de kaldıysa biraz ölürüz belki. İyiye gitmeyeceğine her şeyin tam kabullenmişken ve hiçbir umudu bir daha böyle beklemezken, ellerimin içindeki kendi kurumuş kanımdan ve alnımdan damlayan çiy tanesinden vazgeçmiş, kaybolmuşken. Öyle hazırım ki tetiğin çekilmesine, söz can bile çekişmeyeceğim, yapraklarım dünden hazır yanmaya, öyle ıslandım ki… Neyin gerekeceğini ve gerektiğini bilmeden beklediğim tüm zamanları bile affediyorum, sana sığınarak.

***

Kendi kendinin şiiriydi, çirkefti, kötüydü, yokluktu zaman. Şiirlerini yazacak parası yoktu, ellerine yazdı, bileklerinden sızan sıvıyla. Avuçları yeter zannetti gökyüzüne açtığında büyüdüğünden. Çocukluğunun dizlerinden kalan kırık ve yaralı anılarıyla gitmek istedi, dizeleri kırıldı dünya döndükçe, şiir artık eskisi gibi değildi. Şimdi günde birkaç paket sigaraya böldüğü hayatını, ne yapsa geri getiremezdi, hem üstelik o boşalttığı hayatı başka şekilde, başkaları tarafından doldurulmuş ve harcanmıştı. Kuşların insafına kalsaydı keşke bazı şeyler, betonların vicdanına kalmıştı koskoca şehir, insaf denilen şey, ruhsuzluğa ve şatafata yenik düşmüştü. Başka dilde şiir yazabilse belki de yazabilmiş olurdu, yoksa bu elindeki öykülerle şuradan şuraya gidemezdi, gitse de gittiğiyle kalırdı.

On Üç Eylül İki Bin On Sekiz 15:50
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

İçimdeki Ünlü Harflerin Darılışı

Bir çöp tenekesi kadar kirlendiğini hissedersin bazen, hissetmekten çok bilirsin. İçindeki kusmaya çalışan organlarından bilirsin, dışındaki teninin ezilmişliği ve acısından bilirsin, tiksindiğine anlamlar bulmaya çalışırsın, bu daha da iğrenç bir durumdur, tıpkı zamanında anlam yüklediğin, sonra da anlamsız gelen harfler gibi, unutmazsın ama artık o harfin içi boşalır, sessizleşir, yabancılaşır.

Zamansızca, hiç olmaması gereken bir zamanda geçen sene giydiğin hırkanın içinde bulursun eski bir saç telini, eski bir hikâyeyi bulmuş gibi olursun, sarılmakla şaşırmak arasında bir yerde kalırsın, kıpırdayamazsın. Kıpırdasan da hiçbir şey değişmeyecektir, o saç teli bilmeyecektir kendi hikâyesini, kendi saç telin bile olsa, aynı renk, aynı ton bile olsa… Ruhsuzluğu bozmak için en pozitif şarkıları bulmaya çalışırsın, bulduğun seni ağlatmaktan başka bir işe yaramayan, özellikle geceleri dinlediğin birkaç kırık melodidir. Sessizliğini bozunca her şey iyi olacak zannedersin, televizyonda aradığın türde müziği bir türlü bulamazsın. Sonra yine tırnaklarının kenarındaki etlerden alırsın hıncını, yeni manikür yaptırmış olduğun hâlde, yine de koparacak bir şey bulursun, kalbindeki kırıklar gibi, kırılacak yeri kalmadığı hâlde, son kırığı da kutsallaştırıp, rafa kaldırdığın hâlde yine de kırılabilir ve sen yine onları toparlamaya çalışırsın.

Kırıklarınla, erdeminle ve gururunla aynı dünyanın içinde koşturup, durursun, hiç gidecek yerin yokmuş gibi hep aynı yere yeniden gelirsin, dünya biraz da bu yüzden yuvarlak değil midir? Sen hep aynı yere gel -katilin dönüp, dolaşıp, maktulünü öldürdüğü yere gelmesi gibi- tekrarları, aynı acıları, benzer kırıkları yaşa ve asla kaybolma diye değil mi?

Önce kanatıp, sonra cesaretine kadar içini boşaltıp, parçalayıp, harcarsın o çok sevdiğin harfleri çünkü artık hiçbir hikâye yazılmayacağını bilirsin o harflerden, artık hiçbir öyküye merhem olamayacağını bilirsin o kirli harflerin. Hiçbir hikâyede barınasım yok, hepimiz başkalarının karaladığı ya da sahiplenmediği hikâyelerin yalancısıyız. Kendimi yok etme hakkımı kullanmak istiyorum, acı çekerken özgürüz de, ölürken neden özgür olamıyoruz? Büyürken bir sürü sarsıntı geçirdim.

Herhangi bir dâhiliye doktoruna gidip, midendeki reflüden, sancıdan ya da göğsüne kadar tırmanan ve geceleri tırmalayan ağrılardan bahsedebilirsin, beyin cerrahına gidip, beyninde olan, olmayan şeylerden bahsedebilirsin, nöronlardan ya da sinir sistemindeki alt üst olmuş devrelerden yakınabilirsin. Onkoloji uzmanına gidip, kemoterapi sonrası geçirdiğin ataklardan, hücrelerinin sonuna kadar öldüğünden, hâlinin artık bittiğini de anlatabilirsin hatta tüm kas, kemik ve et ağrılarından bahsedebilirsin ama bir ruh doktoruna gittiğinde içinde olup, bitenleri anlatacak kelime bulamazsın sadece kapalı alanda kaldığındaki nefes darlığından, içinin büyüyüp, kendinin daralmasından, paniklerinden, yaşadığın üzüntülü şeylerden, psikolojinin gördüğü şiddetten bahsedebilirsin ve bunları yine sadece bedenindeki şikâyetlerinde anlatabilirsin, ruhunda olup, bitenlerin izahı yoktur, renklerine göre birkaç hap beğenirsin kendine, şimdilik sorununu çözdüğünü zannedip, gidersin…

İçinde biriken saçma bir hikâyeyi anlatamazsın, ölüp, dirildiğin harfleri, kalbinin duvarında yazanları gösteremezsin. Beynindeki zamansız noktaları, hayatındaki araları ve olur olmaz yerde yer etmiş virgülleri izah edemezsin. Sırtındaki kelimelerin ağırlığıyla her gün biraz daha çökerken ve her şey gibi bu ilaçlar da hayal kırıklığına uğrattığında aslında hiçbir şeyin çözümü olamayacağına ve kendi acının hakkını vererek sonsuz boşluğa gitmeyi arzularsın, yerini bilmediğin sızılardan kurtulmak için.

Hayatının anlamını bulduğun o yansıma, bir daha gelmeyecekmiş gibi, sonu da tüketmiş gibisin. Yansımayınca harflerin sesi tümden kesiliyor. Leş gibi ayrılıktan kurtulabilmek için, biraz daha paslı çivileri çıplak ayaklarınla geçmen gerekir, ne kadar kanarsa o derece temizlenecekmişsin gibi, sancılı bir yolda dans etmeye çalışıyoruz. Acıyı yıkayıp, sterilize etmeye çalışıyoruz. Hâlâ acının buruşturduğu yüzüme bakıp, bir anlam bulmaya çalışanlar var, oysa her şeyi tükettim, tüm anlamları, tüm aşkları ve ayrılıkları, kırık dökük bir hikâyeden ve sessiz harflerden başka bir şey kalmadı geriye. Olmayan gücüme inat cüretimle şarap gibi damıttığım o leziz acıyı kendim içemeyecek kadar azaldım. Çoğu zaman birkaç yıl önce uzakta manzaralı bir bahçeye gömülmüş gibiyim, eski yüzler görüyorum, tanımadığım hâlde eskimiş yüzler, kendi hastalıklı katiline son bir fırsat lütfedip, iyileştirmiş, artık anlamsızlığı sahiplenmiş, katilinin öldürmesine muhtaç. Hiç dokunamayacağım yıldızları özlediğim için, hiç gidemeyeceğim yerleri sevdiğim için muhtaç.

Başka bir surette gösterirken kendini, bunca aynı olman şart mıydı herkesle? Aynı sesi çıkarıp, başka görünen harflerden harflerden farkın yoktu senin. Küstahça yakaladığın ruhumu hunharca hırpalarken, diğer bizi üzen şeylerden farkın kalmış mıydı? Adın mıydı değişik? Soyadına kimsede olmayan bir harf mi yerleşmişti? Ruhuma yaklaşarak arınabileceğini zannederken, daha büyük bir hayal kırıklığına uğradık, biraz daha yabancılaştın, kirlettin, farksızlaştın. Şimdi bir unutma mevsimi daha geliyor içimden, içine her şeyi de katarak, yoksa yaşanmaz gibi geliyor, katlanılmaz. Unutarak mı iyi olacaktık? Başımı ikide bir yukarı kaldırmam sadece gözyaşlarımı saklamak için değildi, bir yerlerde birileri artık cezasını çeksin istiyordum yaptıklarının, nefes almaya çabalarken, verdiğim nefesin sonunda bunu diliyordum. Yavaşça herkese benzemeye başlarken, hızlıca kendinden uzaklaştın ve artık tanınmıyorsun, tanışılan o sen değilsin, sevilen, anlaşılan, anlam katılan, özlenen… Ağlamıyorum, saçmalıyorum artık, saçmaladıklarımı ovuyorum, övüyorum biraz da… Yoksa ağlamama anlamlı bir şeyler yüklenecek ve ben bunu taşıyamayacağım. Herkes temizleneceğine inanarak yaklaşıyor bir diğer ruha, sonrasında bu kir o ruha da bulaşırken, daha da kirleniyor ortalık, bulaşıcı virüsler gibiyiz, kimse kimseyi temizleyemiyor, kimsenin kimseyi anlayamadığı gibi.

Huzursuzluğuma yeni bir oda açıldı şimdi. Her şeyin dışında olmayı isterken, istemediğim şeylerin içinde kalakalıyorum. Yaşamak için çırpınırken kimse olmuyor yanında, ama ölmeyi dilediğinde, engel olmak için ellerinden geleni yapıyorlar, hakları var mıydı buna? Marifetliydin, beni yaşamak istemeyen bir şeye dönüştürüverdin. Haklıydın. Belki de yapmak zorundaydın, burası bana göre bir yer değildi. Biraz daha kalsam, daha fazla yaşamış olmayacaktım, acılar beni biraz daha derinleştirecekti. Oysa dibimi görmüştüm, gidecek yerim yoktu.

İki Mayıs İki Bin On Sekiz 16 00
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut psikoloji Uncategorized yeni yazı

Yaş Almak

Her yaşta bir benzerini yaşadığın şeyleri, yaşarken hiç böylesini yaşamamıştım dedirten o unutulmuş, ezberin ardına gizlenmiş, sinsi duygular tarafından sabote ediliyorsun. Belli bir yere gelmiş, olgunlaşmış acılarına “tecrübe” diyorsun, oysa yaşarken aynılarını nasıl da acemisin. Yeni yaşlar alman hiçbir şeyi değiştirmedi, geçen yılların rakamlarından başka, değişen yalnızca her zaman bir arttırarak çoğalan rakamlardı ve iç içe geçen zamanlar. Hangi yaşta olursa olsun, aynı çılgınlığı yapabileceğine inanırdın, ama artık öyle değil. Temkinli davranışlarının tecrübeyle ilgisi yok, sadece yoruldun, bu yorulmanın da yaş almakla ilgisi yoktu. Üzüntülerini dengede tutmayı beceremiyorsun, bu da seni hırçın yapıyor, oysa için öylesine yumuşak ki, bilinmiyor. Utançlarına ayrı bir isim verirken, adlandırmak hiç bu kadar çelimsiz olmamıştı, çekingenliğinin kendi içinde bir şey yüzünden olduğunu anlıyordun, ama bilmiyordun. Bilmek bir bilgiyi gerektirir, oysa bazı şeyleri anlamak için herhangi bir bilgiye ihtiyaç yoktur. Endişe duymaya doymayan yorgun yüreğinle, saflığı en çok yakıştırdığın onunla uzun uzadıya oturuyorsun dünyanın öbür ucunda. Öbür ucu olunca daha güzel bir yermiş gibi oluyor, yakın yerler hep kötü gibi artık. Artık kelimesinin de çaresizliğiyle kıvranıyorsun, endişelerin yerini üzüntüye, üzüntülerin yerini korkuya bırakıyor, onlar da yaşamama isteğine. Hayatında dengesiz ve düzensiz olan her şey tam da bu sırayla düzenli bir şekilde devam ediyor. Yaş alıyorsun, daha çok ağlıyorsun, daha çok seviyorsun, daha çok anlıyorsun, tüm bunlar daha çok acıtıyor ama devamlılığın kıymetini seziyorsun. Oysa bir su canlısı olabilsen her şey çok daha kolay olurdu, su birçok şeyi gizler çünkü…

Gündüz topluma ayırdığın gülümsemeden gece eser yok, tüm gün yorgunlukla harmanlanmış pantolonunla yatağı giriyorsun, yorgunluktan ya da moral bozukluğundan çok duygu bozukluğundan, ellerin üşüyor, hissediyorsun, bir tek ellerine yakınsın, geri her şeye uzak. Özgüvenini bir kenara bırakıp, yitip, giden kahkahalarını seyrediyorsun, zaman ayarlı maskeni uzaklara gönderiyorsun, şimdilik sabaha kadar yalnızsın, doğrusu da bu, böyle savunmasız, gecenin karanlığında. Gülüşünün kıyısında yaşayanlar da birer birer gittiğine göre, artık gülmenin de anlamı yoktu, ama boş kahkahalar kolayca tüketilebilirdi, nasıl olsa o kıyıda artık kimseler yaşamıyordu, kelimelerinden susayan, sen anlattıkça susan kimseler yoktu. Senin için her vakit sabaha daha çok vardı…

Yaralarımdan kurtulacağım diye eşelediğim kabuklardan sonra daha büyük yaralar çıktı, düzeltemedim hiçbir şeyi, iyileştiremedim de. Alışkanlıklarımdan, sarhoş olduğum tümcelerden kurtulamadım, yeni cümle heveslerine de kapılamıyorum artık, her şey bin yıl önce zaten söylenmiş gibi.

Yaş almanın kutlanacak bir tarafını bulamıyorum, arıyorum ama yok. Aklımın kıyısından sessizce geçen cümlelerle başım belada, onları tutup, yazmak istiyorum ama her defasında başka şeyler yazıyorum. Bazı şarkılar bir tek beni böyle etkiler sanıyorum ama bilmiyorum. İçim bulanıyor ağlamaktan. Bazı şeyleri bir tek ben böylesine dert ederim, bir tek ben bu kadar kendimi hırpalarım gibi geliyor, galiba neyi, ne kadar dertleneceğimi bilmiyorum. Aptallıkları ve umursamazlıkları sahiplenenlerin biraz da olsun kederlerine sahip çıkmalarını dilerdim ama kendi sahiplenişimdeki parçalanmalara dayanıyorum, başkalarına kıyamazdım. Özel günlerde herkes birbirine iyi dileklerde bulunuyor, olmayacağını bilerek huzurdan bahsediyorlar, bu işgüzarlığı hazmedemiyorum. Sevinmeyi unutmaya az kaldı, hem nasıl da güç artık kahkaha atmak, tam güleceğin zaman içine yerleşen o acının bağırtısı, işte bu dudaklara yerleşen kasılma, midenden tanıyorsun. Yaş alındıkça olgunlaştığını, katılaştığını düşünüyoruz, öyle olmuyor oysa daha fazla hisleniyorsun, daha fazla sulanıyorsun, acılarından belli. Bir de yalandan dertlenip, sızlananlar var, onların gözyaşları sıcak akmamalı. Unutmamak için yalvardığın şeylerin acısını ezberlemek için bıraktığın izlerden kimsenin haberi yok. Hırkayla saramadığın şeyler var artık, iyileştiremeyeceğin kadar soğuk ellerim, kendi kendime rüyalarıma bulduğum anlamlardan korkuyorum, gözlerimi açıp, başka rüyalara dalmak istiyorum, hep yine yeniden devam ediyor.

Bazı kelimeleri lügatimde himaye altına almak istiyorum, korumak istiyorum çocuğum gibi, ama ellerim yara bere içinde, bileklerim acı içinde, saklayamıyorum. Bazı kelimelerin modası hiç geçmemeli, geçse bile yüklediğimiz anlamlar yok olmamalı. Zamana bırakılmamalı artık hiçbir şey bu yaşa gelince. Baktık, büyüttük, bu yaşa getirdik dediklerinde çocuktum ben. İşte şimdi belki de o yüzden yaşlanan çocuklara üzülüyorum, yaşlanmasınlar istiyorum, yaş alsınlar ama…

Bazı geceler korkuyla sıçradığın rüyalarından sonra, uyandığına sevinmediklerin bile olurdu, üstelik neye benzediğini bilemezdin böyle vakitlerde, birinin senin sen olduğunu teyit etmene ihtiyaç duyardın, böyle birisi yoktu. Seni sen yapabilecek kendinden başka kimse yoktu. Bazen kalbinin niye sızladığını da bilemezsin ama bilmemek daha iyidir, derdinin adını bilince, dermanını da bulman gerekir. Böylesi daha iyi, kalpsiz olmak gibi…

Yeterince bulanıklaşıp, karıştıktan sonra, moru en akraba renk olarak kabullendim. Yere düşen kırmızı şapkamı almaya erinirken, gözlerinde oluşan çizgili filmlerden bir senaryo oluşturdum ama iyi bir hikâye değildi bu. Bir saçmalığın hikâye olması için devamının olması gerekirdi ve bunun için de zaman lazımdı ama o zaman bizde yoktu. Buna ancak kötü kitaplarda rastlayabileceğin yersiz cümle diyebilirdin, hiçbir şeyin aslında eş anlamlısı olmazdı, bu anlamlı zannettiğin şeyler de yalnızlıktan yok olup giderdi.

Dalga olup, düşmeyi düşlüyorum. O zaman fark edilmez yokluğum, nasıl olsa dalgayım. Düşünme hakkımdan feragat edip, öfkemi rehin alıp, acılarımı bir başka bahara miras bırakmak istiyorum, sıcaklığımı unutup, buralarda bir daha görünmeyecek kadar başka çağlara gidip, misafirlik hakkımı sonsuza dek kullanmak istiyorum. Burnumu yakan iyot kokusuyla genzimde uyuya kalmak, aklımdakileri unutacak kadar uyumak istiyorum. Yoksa almaya çalışıp da alamadığım bu nefesler boğacak beni, yoksa üzerime dökülüp, yanıcı şeyler var içimde, taşımaktan yoruldum çünkü yokuştan yukarı çıkarmaya çalıştığım taş gibi kelimeleri taşımaktan. Şimdi okusam şu yazdıklarımı içime sindirmeye çalışacak kadar zamanım yok ama utanmaya her an zaman buluyor insan, utanacağım kendi yazdıklarımın eksikliğinden. Unutunca belki hiç tanımadığım bir kitap gibi alıp, okumaya, anlamaya ve yeniden sorgulamaya başlayacağım. Sona geldiğim yerde başa geldiğimin ezberini bilerek ve ürkerek… Başkalarına göre başka bir şey, ama içinde hep aynı şey olmanın azabıyla sürüneceksin. Deli olduğunu bilerek ama bir delilik yapmaya kalkınca utancından kıpkırmızı kesileceksin, nadir zamanların hariç. Sevdiğin sokaklardan geçerken, özlediğin şehirleri anımsayacaksın. Bu karışıklık seni yiyip, bitirecek. Çaresizliğini bir dalgaya işte tam da bu yüzden karıştırmak istiyorsun, böyle karışıklıklar bir tek dalgaların hakkıdır çünkü. Sakladığın yaralarınla sırlarını başka gezegene taşıma hayalleri kuruyorsun, gidebilecekmişsin gibi geliyor öyle zamanlarda düşününce, cesaretinin ilk defa bir işe yarayacağını umarak… Ama götüreceğin şeyler güzel değil ki, taşıdığın şeyler de güzel değil artık. Sensiz nefes alamam diyen fısıltıların içinde yaşamaya çalışıyorum, her gün biraz daha karalayarak, her gün biraz daha yanarak ve kalbimi karartarak, gözlerim eşlik ediyor yine kalbime, yorulan nefesimin hesabını hiç kimseden sormayacağım. Kelimeler bile rahat olsun artık.

Dokuz Mart İki Bin On Sekiz 16:20
Nevin Akbulut