Browsing Tag

yeni yazı

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut yeni yazı

Zehir

Bulutlar yağmur öncesinde içi boş poşet gibi, hırpalanıyorlar. Sirenler acı, geceler tatsız, insanlar tasasız. Herkes gideceği yere geç kaldığı için bekleyen kişiler de beklemeye geç kalıyorlar, dolayısıyla rötarı çıldırmış şehrin geç kalan çocuklarıyız. Zil çaldı, dünya bizi kusacak zamansız bir anda başlayan akşam ezanında, kıyametimiz kopacak. Kafalar dolu, gözler bomboş. Herkes yanındakinin çukurunda yuvarlanıyor. Her şey olması gerektiği gibi oluyormuş gibi, ama aslında hiçte olmaması gereken gibi. Bir cümlede bu kadar çok aynı kelimeyi kullanmak ya ruh sağlıksızlığına ya da bilgisizliğe delalettir. Birincisi olmayı umuyorum. Acı çekmeyi bıraktım, onun yerine şaşırıyormuş gibi yapıyorum, acı gibi uyuşturmuyor ama olsun. Tüm üzerime düşen görevleri yerine getirmiş gibi bir rahatlık hissi, peşinden bir utangaçlık, peşinden bir huzur, huzurundan utanıyor insan, ağlıyor. Her şeyi bırakmış olmanın, gizlice veda etmiş olmanın verdiği huzuru kim bilebilir? Hatırları harcaması kolay olmamıştı oysa küçük parçalara böldüğü, uzaktan bakıldığında çöp odayı andıran hatıralarını kim tanımlayabilir? Nasıl ve kime anlatabilir, her birinin eşsiz şekilde içinde bir yere yerleştiğini, şimdi gitseler bile…

İçindeki zehir dilini kamaştırıyordu, konuşamıyordu. Susmayı tercih edişi belki de bu yüzdendi, yıllar içinde sadece çok mecbur kaldığı zamanda, kısa cümleler kurmaya özen gösteriyordu. Ne zamandır içinde sakladığı zehri bir tek kendisi için kullanacaktı, yine bunu bir tek kendisi biliyordu. Akrep gibi tek başına ama gururundan ölecekti. Sonrası gece yangınlarında sessiz, ambulansların bile sesini duymayacaktı artık, kulakları çınlamayacaktı, birilerinin onu andığına inanmayacaktı. Ne kadar sessizliği tercih ettiyse o kadar çok ses duyuyordu geceleri, cırcır böcekleri gibi hiçbir şey susmuyordu. Gece kâbuslarından saat üç gibi fırlamayacaktı, ter ve korku içinde, kalp gümbürtüsünün sesiyle, vurulan kapının sesini de karıştıramayacaktı. Sabaha karşı hissettiği huzuru da benimseyemeyecekti. Bunu kabullenip, kendini rahatlamak zorunda hissetmeyecekti, en önemlisi içindeki zehri teselli etmek durumunda kalmayacaktı. Varlığı bir tek kendisi için, yalnız kendisine gösterilmiş bir şeydi. Başkalarına açıklamak zorunda kalmayacağı zehrin kalıntıları, kendi kendini yok etmeyi de bilecekti. Herhangi bir çağın teknolojisi de yetişemeyecekti bu kalıntıları bulmaya.

Mektuplar boş sayfa olarak, yalansız ve kelimesiz kalacaklardı. Kalın kitapların karton kapakları kırışmayacaktı, en önemlisi de yatağında artık bir kitap uyumayacaktı, yorgun kapaklarıyla. Belki biraz daha tozlanacaklardı, birkaç asır. Pencerelerin perdesiz oluşu da umurunda olmayacaktı artık, camların açık oluşundan doğan etkiyle tüllerin savruluşu yer değiştirecekti ruhunun pervasızlığıyla. Birlikte düşlenen her şey sadakatsizce tek başına unutulacaktı. Belki yarım şiirlere yazık olacaktı, bir daha yazılmayacak ve bir daha hiçbir hikâyede anılmayacak kişilerin ruhları vardı. Onlar da bu zehirden sonra yok olmaya mahkûmlardı.

Kaldığı gurbetten başka bir şey değildi. Gitmek daha çok sılasıydı. Özlemlerin tutkunu olduğu durakların istasyonsuzluğuydu, kalmak yönsüzlüktü. Kapıları açık bırakabilirdi şimdi sonuna kadar, eşiğinde hayvanlar bekleyebilir, paspasının altına bırakmak zorunda kaldığı anahtarı unutabilirdi. Şimdi her şeyi öylesine, bulmak istemeyeceği şekilde bırakıyordu. Kimseye karşı içinde vicdan azabı beslemiyordu, içinde zaten çok az şey yetiştirmişti, onlar da tüm hayatı boyunca yeterli gelmişti, bütün duygularının kontrolü için kısa ömrüne yetmişti yaşadıkları ya da yaşayamadıkları. Günler fırtınasız geçecekti artık, belki bir rüzgârı bile özleyecekti ama emindi güneşi özlemeyecekti, güneş içini ısıtanlardan değil, canını yakanlardan olmuştu. Kapıları eşiksiz bırakabilirdi. Ellerinin soğuğundan defterleri üşümeyecekti artık, soğukluğu da düşünmeyecek, takmayacak hatta hiç özlemeyecekti. Yalnızlığının içine gizlenen gururdan kendi dâhil hiç kimsenin haberi yoktu, şimdi bu zehrin ardından bir gurur bulutu kaplayabilirdi bu şehri. Haberi olmayacaktı gidişinden arta kalan boşluktan. Bu boşluk varlığını dolduramamış ama aynı zamanda bir semti kaplayacak kadar büyümüştü. Kendisine yetiremediği boşluk şimdi kocaman bir adresi kaplayabilirdi. Boşluğun izahını yoklukla tarif edemezdi.

Şair belki de yazdığı son şiiri, son şiir olduğunu bilemez. Artık bayrak kavgası, gülünç ihtirasları geride bırakmıştır. Önceden severek yaptığı birçok şeyi, hatta kavgaları, sonraları çocukça ve komik bulmuştur. Kelimelerle kavganın bir yararı yoktu, her zaman yazdığı aynı şiiri aynı anlamlara gelen başka kelimelerle döküyordu kâğıdın yüzüne, şiiri bir taneydi. Kitapların arasında kalan eskilerden kalma mistik enerjileri bulabilmesi yetiyordu, hatta hissedebilmesi bile. Hazır şiirin zirvesinde görüyorken kendini, tam doruğundayken o şiiri dalgalara geri verme zamanıydı. Kelimeleri eğip, bükemeyecek, eğemeyecekti artık onları. Köhne imgelerin peşinde gecelerce sabahladığı zamanların nedenini hiçbir zaman bilemeyecekti artık, bundan böyle süslü püslü, bencilce yalnız kendine sakladığı yazıları da neden yazdığını bilemeyeceği gibi. Algılamak, hissetmek, sevdalanmak, zirve, kavga hepsi bomboş şeylerdi artık. Tüm kelimelerin anlamı birbirine karışmıştı. Ama tüm bunların güzelliği de vardı, çocukça hissediyordu kendini, büyüdüğü aklına gelmiyordu. Geriye bir tek vicdan azabı kalacaktı.

Vicdan azabı, insanın iyilik yanına katkı sağlayan bir duygudur. İnsan olduğunu hissettirir. Dünya dengelerini yitirdi, hepimizin de bunda parmağı var. Asıl olan sürekli kötülük dengesinin çoğalması. İyilik de gün gelip yok olacak, ama şimdi dünya tüm kötülüğü ve rutubetiyle çürüyecek. Çürürken kötü kokulara çıkaracak. Bütün yorgunluklarımdan kurtulduğumda geriye pek bir şey kalmıyor, biraz sade sözcükten başka. Ben bunun için mi bu kadar yoruldum? Kendime geldiğimde kıyametin koptuğunu düşünmeye başladım.

Bazen de yazdıklarını, kitabına uydurmak için yaşarsın. İyice kaybolmadan, aklını ve ruhunu henüz kaybetmeden, her şey henüz yalan olmadan, bitmeden yazıyorum. Kendi varlığımın yalanını ortaya çıkarmak için yazıyorum çünkü kimse kimsenin dramında değil, işte bu en büyük dram.

Hayallerim gerçek, gerçeklerim doğru değil. O hayali ilk nerede gördüğümü hatırlamıyorum. İlk nerede nüksetmişti hayatıma, belki bunu bulabilsem, gerçek olmaya biraz daha yaklaşabilirdim.

Bu dünyadan yalnız saçlarımı ve ellerimi bir de dövmelerimi alıp, gideceğim. Herkes kötülükten şikâyet ederken, onlarca kötülük yapıyor, hatta birilerinin zarar görmesine vesile oluyorlar. Bilerek veya bilmeyerek, bilerek olanları Allah affetmesin, ama bilmeden olanları affetmeni isterim Allah’ım. Tonlarca kötülük gördüğüm için gideceğim. Mağlup olduğum için, daha fazla kalmamak için mağlup olmayı, bizzat kendi rızamla tercih ettiğim için gideceğim. Her güz mevsiminde, sararıp, dökülen yapraklar ölümü hatırlattığı için, özlememem gereken şeyleri özlediğim ve bu özlemlerin ruhuma ve bedenime zararı olduğu için gideceğim. Dayanamadığım için ve bunu bir tek kendim bildiğim için gideceğim. İnsan insanın yamyamıdır, bunu bildiğim için, dünya denilen yerde herkes çıldırıp, birbirini yemeye kalktığı için gideceğim. Küçükken kesilen topları ve kolları, kafası kırılan bebekleri unutamadığım için gideceğim. Yaralarımın kendimden ruhuma, ruhumdan yine kendime bulaştığını bildiğim ve bunun ilacının olmadığının idrakinde olduğum için gideceğim. Kendime daha fazla yazık etmemek için ve ruhuma iyi bir şey yapmak için gideceğim.

On Altı Aralık İki Bin On Altı 16 15
Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut yeni yazı

Yoklama

Bir sürü ölümcül hastalık var, benim de var öldüren hastalıklarım, ama en ölümcül olanı şiir. Beni şiir öldürecek ya da şiirsizlik. Ayrıca yalnız kalmış bir akrebin sokmaya değecek kimseyi bulamadığı için kendi kendini zehirlemesi gibi içim.

 

Hâlen yaşıyor olmak, dünyadaki bu oyunun içine, gönüllü olarak dâhil olmaktır. Yalnızca yaşadığımızı zannediyoruz ya da muhtemelen çoktan öldüğümüz hâlde nefes alma taklidi yapmaya çalışıyoruz. Yeterince ağıtımız yakıldıysa artık ölebiliriz.

 

Aniden camdan düşer gibi oldu, ciğerlerinin patladığını duydu ağzında, kalbi de ağzına yakın bir yerde atıyor olmalıydı. Tüm organları sanki birbiriyle yer değiştirmeye başlamıştı, ters döndüğünden olacak, hepsi kafasına yakın yerde birikmişti sanki büyük bir çuvalın dibine doluşmuştu tüm bedeniyle, öyle hissediyordu. Cam kırıkları battı biraz üzerine, küçük anıların büyüttüğü sevinçler geldi, ağzını kıpırdatamadığı hâlde, istemsizce güldü, içinden. Duvardan başka kimse fark edememişti bunu. Büyük acıların bıraktığı küçük izleri de küçümsedi düşerken. Artık hiçbir büyük ya da küçük diye tartıştığı acıların ve anıların bile anlamı kalmamıştı, oysa daha bu sabah camın kenarına kurulmuş fesleğeni sulamaya gitmişti, aklında hiç bunlar yoktu, biraz sonra tüm beyninin boşalacağını hissediyordu ve tüm varlığının. Bu dünyaya ait olan her şeyini benliğiyle birlikte silecekti tek seferde. Acımayacaktı, acı bile yersizdi. Anılar vardı, onlar, o gittikten sonra bile hâlâ dünya üzerinde varlıklarını sürdürecekti. Bencildi anılar. En iyisi anıları yeni anılarla kirletmek gerekirdi, bu en masumuydu. Ama o anıların yerine koyacağı yenileri nasıl aynıları olabilirdi, nasıl onların yerlerini alabilirdi ki? Bencildi işte anılar. Kusurluk dünyada o kadar çok insana “kusura bakma” demişti ki,  kırgınlıkları vardı, ölümün bile çözemeyeceği. Durabilmek için ancak bir şeye çarpması gerekiyordu, o şeyin daha fazla yara yapacağını hesaba katamamıştı. O anlık içinde bulunduğu zor bir durumu atlatır gibi düşünmüştü, atlatacakmış gibi, ama atlamıştı işte, güneşsiz bir günde, yağmurlu bir sabahı, gamzelerinde kuş sesleri barındırarak…

 

Her gün yoklama alır gibi yazıyorum, yazıp, biraz da kurtulmak amacım. Düşüncelerimi yoklarken bulduğum kayıplar, bildiklerimle aynı yerde değil. Hayatım daha çok yetişkinlerin izleyebileceği çizgi film trajedisi gibi. Çizgileri bozulmuş, uzaklara dengesiz şekilde uzanan rahatsız çizgiler. Hepimiz kurguyuz, başkalarının kurgusu olmasak da, kendimizin kurgusuyuz. Özlemlerimiz bile belli şartlara, koşullara bağlı ve kurgusal.

 

Kalmak, hiçbir şeyin değişmeyeceğini kabullenmektir. Bundan sonra her şeyin tekdüze olacağına inanmaktır. Kalmak, yapacağın bir işinin olmadığıdır, boyun eğmek, rıza göstermek, her şeyi olduğuna ya da olacağına bırakmaktır. Yaşamla aramda hayat denilen bir parazit var. İkisi aynı gibi görünse de aynı değiller. Günler birbirinin aynısı gibi geçmeye devam ediyorsa, dünle bugünün tek farkı gün adıysa, artık hiçbir şey hissedemiyorsun demektir. Oysa rüzgârın bile şiddetini duyabilir insan hissedebiliyorsa, tüm bu uyuşukluk sessizce kabulleniştir, hatta sessizliği bile. Farkında değildir artık bir şeyin.

 

Özlemek değil de üşümek neden gelir ki aklımıza hem de bu mevsimde? Herhalde üşümeye çare bulabileceğimizden.

 

Saçlar vardı, sonra saçlar çoğu zaman yoklar. Yoklamada es geçtiğim saçlarım, diğer hücrelerimin kırılganlığının yerini alıyordu, her şey büyük bir itinayla kırılıyordu. Menfaatlerinin ters yöne gittiğinde neleri yapabileceğini hastane odamdaki, en yakın arkadaşımdan öğrendim, hem de acı çekerken. Üstelik ona en çok ihtiyacım olduğunda, ilk kırılışımdı hemcinsim tarafından. İnancımdan dolayı ilk acı çekişim. Şimdi bana güvenden bahsetmeyin. Önceden dibe vurduğum zamanları bile özler oldum sonraları, meğer hiç dibe vurmamışım, sahte bir düşmeymiş onlar. Düşermişim gibi yapmışım ama ayakta tutan bir şeyler varmış, henüz dünyaya tamamen veda edebilecek kadar yitirmemişim her şeyimi. Bağlandığım şeyler varmış.

 

Her gün hava raporu verir gibi konuşuyoruz, havadan sudan. Sevgisizlikten geçiyor bu umursamazlık, bu boşvermişlik, bu duygusuzluk. Gelecek yüzyılın hastalığı şiirsizlik olacak. O yüzden yazamıyorsanız bol bol şiir çalın, istifleyin. Yeni kelimelerden doğacaksın belki de yeni kelimeler doğuracaksın. Ama artık gideceğin bir yer yok, hazır bunca hayalin ihanetine uğramışken ve hazır düşlerin seni düşürmemek için hiç çabalamamışken… Bir kuşun kanadına inanıp, uzaklara gitmeye meyillisin, bunun için mi rüzgârın üflemesinden medet umuyorsun, bence en yakın havalimanına git ve ilk uçağa bin, bir kez ve son kez de bu uçağın seni düşürmesine izin ver ama uçağa hiçbir şey olmasın, içindekilere de… Yalnızca sevdiğin bir şehre düş yeniden, bu defa ve son defa gerçekten düş, bu da senin yerküreye vedan olsun, eşsiz kelimelerinin sonunda, yalın ve ayaksız, uzaydaki boşluğu özlüyor gibi gözlerin, bakıyorsun.

 

İnsan hızlı koştukça kaderini geçtiği zannedip, nasıl da yanılıyor, oysa önüne geçemiyor hiçbir zaman yaşayacaklarının. Kader köşe başında kahkahayla gülüyor. Son kez olmayan her şeyin tekrarı oluyor, sıkılıyorum ben bu tekrarlardan, hiçbir şeyden emin olamamaktan. Ne yapmalı ki her şey sonsuza dek sussun… Oturduğum yerden, yürüdüğüm sokaklardan, beğenerek geçtiğim o evin önünden kendimi silmek istiyorum, leke temizler gibi, arınır gibi… Damarlarım kadar silik ve küskün bir iz bırakmak istiyorum sahilde, bir tek o şeyin fark edebileceği bir iz, biraz bencillik, biraz da acımasızlık. İşte bunlardan biraz olsa yine de böyle olur muydu? Nabzımı tuttuğum eli bırakmak istiyorum, kendi nabzımı tutan şeyi terk etmek, kendini tam da burada bırakmak.

 

Kalbini çıkarıp, sessizce soğuk camlara yaslamak, her yağmur yağdığında, soğur zannediyorsun kalbin soğur diye bekliyorsun, ne çok acı var ne çok, her acının ne çok katili ve maktulü var. Birbirimizin her yönden mağduruyuz. Kalp atışlarınla derdin vardı, parmak uçlarınla ve tırnaklarınla, tırnaksız duramadığın zamanlarda ellerini yerdin. Hakikatin incitmesine izin vermediğinden yalanlara inanmak kolayına geldi. Şimdi yalan kanın ve sahte damarlarınla mutluluğa uçtuğunu zannediyorsun. Yerkürede, yerçekimini kaldırmak gibi özlemlerin var. Kulaklarındaki uğultunun arasında kendi sesini arıyor, bulamıyorsun. Sağır diye tanımlıyorlar seni, oysa duymana kimse izin vermiyor. Kulakların yalana alışıyor, dudakların soğuğa ve yalnızlığa. Kelimelerini hafifleştirerek, ruhunu ağırlaştırmaya çalışıyorsun. En önemli kavgaları yaparken bile verecek basit kelimelerinden başka bir şeyin yoktu. Hayatı önemsemediğin buradan belliydi, durup dururken birilerine kızabilirdin ama bunu dile getiremezdin. Giderken tüm gücünü ortaya koyan herkeste, ya yalvarma ya da çirkeflik olurdu ama bu sende yoktu, sessizce birkaç kelime dökülürdü dudaklarından, senin kavgan böyleydi işte, ağırlığın gibi hafifti, belki de hayat bu yüzden hafife aldı seni, kavga etmeyi, çirkefleşmeyi ve kötüleşmeyi bilmiyordun, beceremiyordun. Olmadı, olamayacaktı, kitap okurken dalıp gittiğin koltukta dalacağın hafif uykularda, ağırlıklarından kurtulmayı düşlüyordun, oysa sen yoktun, belki de hiç olmayacaktın. Bir tek kişinin seni düşünmesi, varlığını kanıtlamaya yetmiyordu, yetmeyecekti.

 

Okuruna göre ziyan olmuş bir romanım. Talihsiz şairlerin diline düşmüş şiir, yazılamamış hikâye, kurgulanamamış hayat. Yapraklarını mevsimin ilk başında döken talihsiz ve çıplak ağaç, en sevdiği oyuncağını kaybeden çocuk, esaretine esirlik yapamayan tutku, karanlığını yitirmiş ışık, güneşe göre kör, aya göre gecesiz. Sokaksız şehir, köpeğini kaybetmiş kulübe, zamanını yitirmiş saat. Tesadüfen hayatı kaçırmış bir ölü. Yaşamak belki de hiç doğmamaktaydı.

 

 

Yirmi Dokuz Kasım İki Bin On Altı 12 00

Nevin Akbulut

blog dergi edebiyat Genel nevinakbulut yeni yazı

Altyazıların Aynaları

Altyazılarımın aynaları, bana kendimi daha deli hissettiriyor, insanlığın son gösterimi de çok sattı, vurulduk, öldük, eksildik, zaten eksiktik. Kucağımda bir kedi uyuyor, bundan şefkatli bir şey var mı bilmiyorum. Sormak da huyum değil, bilemeyince fazladan birkaç gülümseme daha ekliyorum, anlamadığım, anlamını bilemediğim ya da algılayamadığım her şeye… Vazgeçtim uğurlu sayımdan ve günümden, vazgeçince tüm günler birbirinin devamı gibi oldu, uğurlu günlerin bile uğursuzluk getirdiği zamanlar oldu, yazık oldu, yine günsüz kaldım, güneş tepemdeyken. Bir karınca kadar bile fark edilmeyeceğim belki, bir toz kadar yerim olmayacak çölleşmiş dünyada, belki de kayboldum başka büyük tozların içinde, çöle sormak lazım ya da çölün sahibine. Avucuma bir şiir sığsın istedim, çocuklara masallar anlatayım istedim ama hiç masal bilmiyordum, hiç masalım olmadı çocukken ya da hiç masal anlatılmadı küçüklüğüme. Önceki hayatım, zamanlarım yokmuş da sanki şimdi her şeyin dehşetle farkına varmış gibiyim, yaşamak eziyetinin yolcusuyum. Bir şiir istedim avuçlarıma sığacak kadar, yalnızca bir şiir, adının geçeceği, şehrimin içinde olacağı, satır arasına kendimi de iliştireceğim, bir şiir. Ellerimi açıp, dua ederken Allah’a gösterecektim. Olmadı, bir şiir sızıp, kalmadı avucumda, oysa kalbimin her odasına yüzlerce şiir sıkıştırmıştım, ellerim o kadar küçük müydü?

Hiçbir şey yokmuş gibi yapınca hiçbir şey olmuyor, insan sadece buna inanıyor, bir şey olmadığına, olmayacağına. Kimi zaman iyi gelen kötü şeyler var, kimin uydurması, neyin tedavisi? İyileşmek her zaman iyi gelmez. Hayallerimi kimsenin un ufak edip, ezip, yemeye hakkı yok. İçim kurudu huzursuzluktan, huzursuz yaşamaya alışınca insan içini çürütüyor. Buzdolabı değil bunun çaresi. Yenilmişlik hissi, insanın neden burada olduğunu sorgulatıyor, yenilmişlik aldanmak hissiyle aynı.

Korkuların da koktuğu zamanlar olmuştu, üzerinde aynı hırkayla günler geçiren adamlar, onun için en önemli birinden gelen bir hediye, unutmamak için giyiniyordu, gerçekliğini kendine ispatlamak için belki de. Aynı elbiseyle sabahladığım geceleri unutmak istedim, elbiseler hatırlattı. Bir elbisenin giyinmek dışında başka anlamları da vardı ve beni o anlamlar hırpalıyordu.

Şu yazın gelişinde bile saçma sapan umutlu bir şey var, geçmişe özlem var ama her gününe değil. Varlığımda daha önce yaşanmışların dejavu hâli var, ayaklarım tedirgin, ellerim titrek, sesim hep çatallı ve yorgun, ruhum dingin, beni huzursuz eden asıl kalbim. Beni kaçıncı kez delirttiler, hem de hiç fikrimi sormadan, defalarca sinir ettiler, iki kez aldattılar, yüzlerce gece ağlattılar, binlerce kez hasta ettiler, beş kez kestiler, bir sürü kanadım. Kurumuş yapraklar, dudaklarımı iyi tanır, çiçekliğimi iyi bilir koca çınarlar ve bir tek onlar bilir. Defalarca aldandım, bulanık sularda yüzümü aradım, aynalar gizli satırlardan başka bir şey değildi, gözümün kalemiyle alnımın yarısını karaladım. Üç satırlık yazgıma yer bıraktım. İçimdeki tanımını yapamadığım şeyler belirginleşmeye başladıkça, ben silikleşiyorum. Üstelik azalıp, ölüyorum, azap gibi bir şey. Kalbim yalnız açılmayan pencerelere açık, ağzım akmayan musluklara, susuzluk gibi bir şey şu zamanlar, açarken kalbimi biraz daha yeniliyorum, azalıyor kalbimin odaları, beni sıkan şey kalbimin hiçbir yere sığamaması.

Akşamın oluşunda tanıdık tedirginliklerim var, yanındaki sandalyeye endişeyi de oturtuyorum. Huzursuzluk gecenin boyunu aşıyor, pencere açmak istiyorum ama dışarıdan daha çok korkuyorum, dışarının güvenliği, içerinin güvensizliğinden daha güvenli değil, tek başıma yürümeyi biliyorum, yokuş çıkmayı da, hatta yokuş inmeyi çok seviyorum, semtlerden başka semtlere, şehirlerden başka şehirlere gitmesini de biliyorum ama en çok kaybolmasını biliyorum. Camın kenarında beklerken, umut kusan içimle, hayatın karmakarışık kardığı kartları düşünüyordum, gelmediğinde bir daha karmaya çalıştığım günleri, sonrasında geçmiş günlerle gelecektekiler birbirine karıştı, yaşamadığım günler bile yaşanmış oldu. Leyla sanki bir çöl ismiydi, şefkat en çok anne ellerine yakışırdı, bütün çamaşır asan kadınlar sanki merhametliydi, kader en yakın kardeşleri gibi sokak lambasının direğinin altında bekliyordu akşam olunca. Ardından keder geliyordu, kapının altından, anahtar deliğinden selamsız giriyordu içeriye. Adım uzak bir ülkede ıslak bir semt ismi gibiydi.

Sabahın erken saatinde sahile inen insanların genellikle kimseleri yoktur, ikide bir elleri telefona gitmez, hatta o kadar zaman geçmiştir ki kimse aramayalı, telefonun varlığı bile unutulmuştur, çoğu zaman cepte olması gereken telefon muhtemelen mutfak tezgâhının üzerinde, masanın bir köşesinde ya da kitaplığın önünde unutulmuştur. Dalgaların ıslattığı sulara basarak geçiyorum, yalılara, köşklere tur düzenliyorlar, şehrimin zenginliklerini göstermek için, yalnız uzaktan bakmak şartıyla. Böyle bir eğlence anlayışında benim kafam hiç eğlenmiyor. Biz ancak o güzel yalılara demir parmaklıklar ardından bakabiliriz ya da bazı ışıltılı, pahalı romanlarda rastlayabiliriz, belki hâlimizi o anlık unutarak, hatta umut etmeye cüret ederek, kafası karışık hayaller kurabiliriz. Ne denizlerine girebilir, ne havuzunda yüzebiliriz. Oysa bir zamanlar bir masala inanmıştım, ömür boyu deniz kokacaktım, çok yüzecektim, tuzlu tenim dalgalarla yarışacaktı. Masal olacak kadar da uzak bir zaman değildi. Bazı şeylerin masal olması için ninemin zamanında olması gerekmiyordu, inanmak yeterliydi.

Şimdi yalnız sulara basabiliyor ayaklarım, her bastığım yerde ufak, ıslak izler bırakıyorum, sesimin izini bulaştıramadığım semtlere. El izimden, gözümün renginden değil de hüznümden teşhis edin beni.

Ufacık bir şeyden dolayı, hayattan bir kez daha soğudum, bir anda hem de. Soğurken ne kadar haklı olduğumu bir kez daha tekrarladım kendime. İnsanların umutlu yüzleri, gülen, sarmaş dolaş halleri vıcık vıcık yapıştı yüzüme. İğrenç ve gereksizdi bunca umutlu ve kahkahalı olmak, onlardan olamadığım için de onlar beni özürlü olarak görüyor, ben de kendimi yetersiz olarak tanımlıyorum, sanırım ikisi de aynı şey, aynı anlama gelemeyen…

Çay bardağındaki küçük çiçek büyüdü, salındı, saçlarını kısacık kesti, her gün yanmayan kaloriferin üzerinde, camdan sızan güneşte güneşleniyor, pencerenin kenarından gelen rüzgârla serinliyor, saçlarını bir kez daha kısa kestirdi, artık yaz geldi, çiçek büyüdü, sigaraya başladı.

Bir semazen gibi durmadan, dönüyorum, dönünce unuturum zannediyorum çünkü dönünce düşünmeye fırsatı olmuyor insanın, zaman da izin vermiyor buna. Fırtınanın en gerisinde yapayalnız dolaşırken görüyorum kendimi, döndükçe gülüyorum, döndükçe rüzgârgülü oluyorum.

Başkalarının hikâyesindeki gölge gibiyim yazarken, olmayanı oldurmaya, olanı olduğu gibi kabullenmemeye eğilimim var. Öyle ya, bizim hikâyenin kurgusu başka yazarların eline geçmişti, bundan sonra ne yazsam inanamazdım.

On Yeni Haziran İki Bin On Altı 17 40
Nevin Akbulut