Kimseye benzemediğin anlarda, kim oluyorsun?
Acının içinde yok yere zevki arayıp, durmuşuz. Yanan bir şiirin külleriyim, yeniden doğmayacağım. Yeniden yazılamadan öleceğim. Yanan ağaçların kaderiydi bu şiir, yazgısının dışına çıkamayan bir k/ağıt, ters bir sıralama olmuş benimkisi, tutuşmadan önce küle benzemişim. Yatışmayan bir nefesin tutuşmaya mecali kalmış mıydı derseniz, dertlenen o yalnız ağacın içini karıştırın biraz daha derdim. Karıştıkça aklı bulanacak, bulandıkça örselenecek, örselendikçe farkına varacaktı, önce tutuşmayı, sonra yanmayı ve sonra külü. Yanmaya geceden başlayanların, yazmaya önceki ömürden arta kalanlarla başlayanların eksik öyküsüydü bu şiir…
Her gün gördüklerimden içime soğuk bir kış aktı, karsızdı, ayazı bol, zehri çok. Gözleri karanlık bir kuyuydu, içine çeken, adresini bilmediğim kayıplara böyle adım atmıştım. Beni bu karanlığın içinde yalnız, kış mevsiminin yanlış zamanında mı yine çiçeklerimi açmıştım? Açmadan duramıyordum, kışa dayanamadığı hâlde, yaza da katlanamadığı için kalbim. Derin bir zamanım yoktu, derin anlamları da geçen yüzyılda bırakmıştık. Hanilerim vardı, yinelerim vardı ama yenilerim yoktu. Çatlarken zaman ortasında kalmıştım her şeyin, yitip, gidememek bile bir teselli değildi artık, aramızda kimsenin bilmediği bir dil vardı, senin bile anlamadığın, iki kişiden bile yokluk doğabilirmiş anladım ama bunu sana anlatamadım, kendime anlatmak da yetmedi, zihnimin ezberindeki ilk sıralardaydı halbuki. Buralarda her şey yetersizlikle besleniyordu. Olmayan hayallerin içimizde tepelerce donmasını aşamadım, sürekli yükselen bir yer var, varamadığım. Sustum sonra, denizlerce, dalgalarca, çığların altında kalmış gibi sustum ve dondum.
Yüklediğim anlamlara benzedim sonra, bazendim, galibaydım, mütemadiyen olamıyordum ama her şeyden birazdım, biraz eksik, biraz acı, biraz yarım, biraz zamansızlık.
Dil sanki anlaşmak değil de ne kadar ayrışabiliriz diye kullanılıyordu. Kavramlar sanki bir diğerinin kavramaması şeklinde ortaya sürülüyordu. Ölçüler, şartlar eşit değil, uzlaşmak manasız, farklılık esas, kendine göre haklılığın şarttı, sebepsiz ya da manasız. Her an yeni bir çatlaklığın oluşacağı bir andı bu zaman, çatlakların içinden bir sürü şey sızabilirdi yerli yersiz. Bu kopuştan payımıza ve karşımıza sayısız, apayrı, bambaşka cümleler düşüyordu, kimsenin ortayı bulamadığı. Anlaşmak bile sanki çekinilecek bir şey, anlaşmazlıktı esas olan, anlaşırsak sanki kendimize ayıp etmiş olacaktık. Bu çağ eşitliğin sadece ayrıcalık zannedildiği bir zamandı artık. Aynı kelimelerin farklı manaya gelen bir sürü anlamları vardı ve herkes bunu ancak kendi lisanına göre algılıyordu. Doğru olan tek değil, bu durumda yanlış diye kabullendiklerimiz de bir değildi, yanlışlığın bile bir sürü yolu, çeşidi vardı, açıklayabildiğimiz kadarıyla. Herkes kendi yavan kelimesinin infazında alıyor şeklini.
Kimse kimsenin şiiri değildi artık, olsa olsa anlamsız ya da dramatik bir hikâyesiydi bu zamanda. Serin bir trajediydi bu avuçlarında, bıraktığım ıslak ve karmakarışık hikâyem. Isıtmayan, yakmayan, ateşlemeyen, yine de kendi başına bir anlam ifade edebilir umuduyla tamamlanmaya çalışmıştı, yolsuz, izsiz ve çarpık cümlelerle. Yosun tutmuş o yaşlı taşın anlatacağı çok şey vardır, karasından geçen eski gemileri, hemen yanında uykuya dalan iskeletleri, zamana nasıl da direndiğini, yittiğini ama gidemediğini, ruhunun serkeşliğini ama yerleşikliğini, kimsenin aslında yerinden oynatamadığını zannettiğini, aslında her şeyin sorunlu bir düzen hâlinde ilerlediğini, hep kıyısından akan suların fısıldadığını, küçücük içine nasıl da yüzyılların sığdığını. Ama en çok kıpırdayamadığı hâlde ne kadar uzaklara daldığını.
Birçok durumda bir şeyler inkâr ediliyorsa ve yaşarken bir neden arayıp, bu nedenlerin yolu yaşamaktan geçtiği için de bu inkâra kalkışılabiliyorsa, ben daha çok inkâr edebilirdim, benim daha çok şeyim yoktu çünkü. Sol göğsüme kimse gömülüp, ağlamadı mesela, kaç yıl öncesinden tenime miras gibi düşen gözyaşları yok mesela, bir yerlerde her gün yüzlerce kelimeler ölüyor, en çok da aşk sözleri, gözlerine yüklediğimiz anlamlara benzer kelimeler ölüyor her gün. En sevdiğim kırmızı düğmeli gömleğim yok, göğsümden geçenleri içime sindiremediğim yerde bıraktım, bildiğim, gittiğim, sevdiğim o şehir yok artık, öldü, önce gözlerimde, sonra da içimde. Herkes en az bir şehri öldürür içinde, önce kentleştirip, sever, anlamlara boğar, sonra yok eder, birden olmaz ama bir dinamit yavaş bir çekimle ne kadar yok edebilirse, o kadar sürede ölür. Ölen şehirde aşkın bile kalmaz geriye, belki de onun yüzünden infilak etmiştir göğsünde patlayan ve seni yok eden her şey, o da ölür, sonra kelimeler, sonra yazdığın küçük ama büyük anlamlar bulduğun o şiirler, en sona anılar kalır, hepsini uğurlayıp, öldürücü darbeli kelimelerden ilmeği en son o boynuna geçirir, içinde bir yerlerde her şey yok olur, o kadar sessiz olur ki, sen hâlâ oradalar zannedersin, yok olduklarını bile bilmezsin, unutursun sırayla. İçinde kurduğun düzene uygun bir unutma rehberi olur, verdiğin en yanlış kararlardan başlarsın silmeye.
Yaşam ile anlam arasında bir geçiş yoktur, olsa olsa anlamsızlık ve boşluk vardır. Ben hacmimi yitirdim, ondan bu kadar boşluktayım, gölgemi kaybettim.
Belki yine acıyacak, yine yaralanacağız ama başka türlüsü de mümkün değil gibi olacak. Acıdan kaçmayı değil, onunla yüzleşmedikçe içimizde bir şeyler eksilir, yapay bir dinginlik havası var olur ama bu bizi tamamlamaz, aksine yarımlaştırır. Başka biri gibi hisseder, olmadığımız kişi gibi oluruz. Modern dünyanın sterilize ettiği sahte mutluluk alanları bizim yaralarımızı saramadığı gibi, boşluk yaratmaktan başka bir işe de yaramaz. İçimizin boşluğundan beslenir bu suni zaman. Hep daha fazla boşluk daha yoğun yalnızlık. Dışarıdan kusursuz görünüp, içerimizde cansız bir varlık gibi kalırız. Üstelik her gittiğimiz yere onu da içimizde taşırız. Sevmek sadece sevmek değil, sevmenin ötesinde birbirlerinin yaralarına bakabilme, acılarına dokunabilme cesaretidir. Karşıt çekimler bazen de parçalar, dağıtır, öteler, belki bu bile bir tür dengedir. Dengesizliğin dengesi, yarımın diğeri. Kimse kimseyi tamamlayamaz aslında, bir diğerinde belki de eksiklerimizi görürüz, buna rağmen severiz, bu yarım hâlden kurtulma ümididir bizdeki merak, çekim. Bu karşılaşmalar, kendimizle de karşılaşma çoğu zaman yıkıcıdır ama, belki de tek anlam budur. Sonsuza kadar mutlu olabileceğini düşünmek sadece bir yanılsamadan ibarettir. Olmayan bir kelimenin, eş anlamlarını arayıp, derdimizi demeye niyetleniriz. Yapay bir sağırlık, sahte bir körlük karşımızdaki. Bizim de zaten kelimelerimiz tükeneli nereden baksan yüz yıl olmuştur.
Sızımı kimseye dökmedim, açmadım, göstermedim. Bir şey fark edip, yalandan sormaya çalışanlara da yarım ağız, yarım kalbimle, yarım yamalak kelimelerle hikâyeler anlattım, iğreti bir ifade, çarpık bir gülümseme, ödünç bir bakış ile. Asılsız bir hayreti, ödünç alınmış bir umursamayışla yüklenip, boca ettim üzerlerine. Zaten kimsenin sonrasını bilmeyi istemediğini, meraklarının bile sahte ve geçici olduğunu, gerçeğini de araştırmayacaklarını çok önceleri öğrenmiştim. Şimdi yaratıcılıktan uzak öykümü, birilerinin öykünmeyeceğini bilerek, ezberlenmiş, doğal olmayan bir gülümseme ile seriyorum önlerine. Sadece kendilerine ait olduğunu zannettikleri yollardan geçiyorum. Bu bir yol hikâyesi değildi ama yola çıkma hikâyesi olabilirdi, gerçek bir hikâye.
Kırıldığım yerleri biliyordum artık, hangi cümleler beni boğar biliyorum, yasaklı bölge gibi zihnimde kırmızı ile işaretlediğim bir bölge var, o yerlerden geçmiyorum bile artık. Yorulacağım kapılara varmıyorum, hırpalanacağımı hissettiğim yollara çıkmıyorum. Her şey düzelse bile hiç geçmeyecek bir şey var içimde, bunu da kabulleniyorum. Hangi kelimelerin beni hüsrana uğratacağını ezberledim, kanacağım yerleri de biliyorum, o yüzden uzak durmayı da kendime borç biliyorum. İnsan bazen durmalı, daha iyi hissetmek için değil de daha fazla parçalanmamak için.
Nevin Akbulut
13.03.2026 11:00










