Browsing Tag

yeni yazı

blog

Kaç Rüyadır Uyuyamıyorum

Kimseye benzemediğin anlarda, kim oluyorsun?

Acının içinde yok yere zevki arayıp, durmuşuz. Yanan bir şiirin külleriyim, yeniden doğmayacağım. Yeniden yazılamadan öleceğim. Yanan ağaçların kaderiydi bu şiir, yazgısının dışına çıkamayan bir k/ağıt, ters bir sıralama olmuş benimkisi, tutuşmadan önce küle benzemişim. Yatışmayan bir nefesin tutuşmaya mecali kalmış mıydı derseniz, dertlenen o yalnız ağacın içini karıştırın biraz daha derdim. Karıştıkça aklı bulanacak, bulandıkça örselenecek, örselendikçe farkına varacaktı, önce tutuşmayı, sonra yanmayı ve sonra külü. Yanmaya geceden başlayanların, yazmaya önceki ömürden arta kalanlarla başlayanların eksik öyküsüydü bu şiir…

Her gün gördüklerimden içime soğuk bir kış aktı, karsızdı, ayazı bol, zehri çok. Gözleri karanlık bir kuyuydu, içine çeken, adresini bilmediğim kayıplara böyle adım atmıştım. Beni bu karanlığın içinde yalnız, kış mevsiminin yanlış zamanında mı yine çiçeklerimi açmıştım? Açmadan duramıyordum, kışa dayanamadığı hâlde, yaza da katlanamadığı için kalbim. Derin bir zamanım yoktu, derin anlamları da geçen yüzyılda bırakmıştık. Hanilerim vardı, yinelerim vardı ama yenilerim yoktu. Çatlarken zaman ortasında kalmıştım her şeyin, yitip, gidememek bile bir teselli değildi artık, aramızda kimsenin bilmediği bir dil vardı, senin bile anlamadığın, iki kişiden bile yokluk doğabilirmiş anladım ama bunu sana anlatamadım, kendime anlatmak da yetmedi, zihnimin ezberindeki ilk sıralardaydı halbuki. Buralarda her şey yetersizlikle besleniyordu. Olmayan hayallerin içimizde tepelerce donmasını aşamadım, sürekli yükselen bir yer var, varamadığım. Sustum sonra, denizlerce, dalgalarca, çığların altında kalmış gibi sustum ve dondum.

Yüklediğim anlamlara benzedim sonra, bazendim, galibaydım, mütemadiyen olamıyordum ama her şeyden birazdım, biraz eksik, biraz acı, biraz yarım, biraz zamansızlık.

Dil sanki anlaşmak değil de ne kadar ayrışabiliriz diye kullanılıyordu. Kavramlar sanki bir diğerinin kavramaması şeklinde ortaya sürülüyordu. Ölçüler, şartlar eşit değil, uzlaşmak manasız, farklılık esas, kendine göre haklılığın şarttı, sebepsiz ya da manasız. Her an yeni bir çatlaklığın oluşacağı bir andı bu zaman, çatlakların içinden bir sürü şey sızabilirdi yerli yersiz. Bu kopuştan payımıza ve karşımıza sayısız, apayrı, bambaşka cümleler düşüyordu, kimsenin ortayı bulamadığı. Anlaşmak bile sanki çekinilecek bir şey, anlaşmazlıktı esas olan, anlaşırsak sanki kendimize ayıp etmiş olacaktık. Bu çağ eşitliğin sadece ayrıcalık zannedildiği bir zamandı artık. Aynı kelimelerin farklı manaya gelen bir sürü anlamları vardı ve herkes bunu ancak kendi lisanına göre algılıyordu. Doğru olan tek değil, bu durumda yanlış diye kabullendiklerimiz de bir değildi, yanlışlığın bile bir sürü yolu, çeşidi vardı, açıklayabildiğimiz kadarıyla. Herkes kendi yavan kelimesinin infazında alıyor şeklini.

Kimse kimsenin şiiri değildi artık, olsa olsa anlamsız ya da dramatik bir hikâyesiydi bu zamanda. Serin bir trajediydi bu avuçlarında, bıraktığım ıslak ve karmakarışık hikâyem. Isıtmayan, yakmayan, ateşlemeyen, yine de kendi başına bir anlam ifade edebilir umuduyla tamamlanmaya çalışmıştı, yolsuz, izsiz ve çarpık cümlelerle. Yosun tutmuş o yaşlı taşın anlatacağı çok şey vardır, karasından geçen eski gemileri, hemen yanında uykuya dalan iskeletleri, zamana nasıl da direndiğini, yittiğini ama gidemediğini, ruhunun serkeşliğini ama yerleşikliğini, kimsenin aslında yerinden oynatamadığını zannettiğini, aslında her şeyin sorunlu bir düzen hâlinde ilerlediğini, hep kıyısından akan suların fısıldadığını, küçücük içine nasıl da yüzyılların sığdığını. Ama en çok kıpırdayamadığı hâlde ne kadar uzaklara daldığını.

Birçok durumda bir şeyler inkâr ediliyorsa ve yaşarken bir neden arayıp, bu nedenlerin yolu yaşamaktan geçtiği için de bu inkâra kalkışılabiliyorsa, ben daha çok inkâr edebilirdim, benim daha çok şeyim yoktu çünkü. Sol göğsüme kimse gömülüp, ağlamadı mesela, kaç yıl öncesinden tenime miras gibi düşen gözyaşları yok mesela, bir yerlerde her gün yüzlerce kelimeler ölüyor, en çok da aşk sözleri, gözlerine yüklediğimiz anlamlara benzer kelimeler ölüyor her gün. En sevdiğim kırmızı düğmeli gömleğim yok, göğsümden geçenleri içime sindiremediğim yerde bıraktım, bildiğim, gittiğim, sevdiğim o şehir yok artık, öldü, önce gözlerimde, sonra da içimde. Herkes en az bir şehri öldürür içinde, önce kentleştirip, sever, anlamlara boğar, sonra yok eder, birden olmaz ama bir dinamit yavaş bir çekimle ne kadar yok edebilirse, o kadar sürede ölür. Ölen şehirde aşkın bile kalmaz geriye, belki de onun yüzünden infilak etmiştir göğsünde patlayan ve seni yok eden her şey, o da ölür, sonra kelimeler, sonra yazdığın küçük ama büyük anlamlar bulduğun o şiirler, en sona anılar kalır, hepsini uğurlayıp, öldürücü darbeli kelimelerden ilmeği en son o boynuna geçirir, içinde bir yerlerde her şey yok olur, o kadar sessiz olur ki, sen hâlâ oradalar zannedersin, yok olduklarını bile bilmezsin, unutursun sırayla. İçinde kurduğun düzene uygun bir unutma rehberi olur, verdiğin en yanlış kararlardan başlarsın silmeye.

Yaşam ile anlam arasında bir geçiş yoktur, olsa olsa anlamsızlık ve boşluk vardır. Ben hacmimi yitirdim, ondan bu kadar boşluktayım, gölgemi kaybettim.

Belki yine acıyacak, yine yaralanacağız ama başka türlüsü de mümkün değil gibi olacak. Acıdan kaçmayı değil, onunla yüzleşmedikçe içimizde bir şeyler eksilir, yapay bir dinginlik havası var olur ama bu bizi tamamlamaz, aksine yarımlaştırır. Başka biri gibi hisseder, olmadığımız kişi gibi oluruz. Modern dünyanın sterilize ettiği sahte mutluluk alanları bizim yaralarımızı saramadığı gibi, boşluk yaratmaktan başka bir işe de yaramaz. İçimizin boşluğundan beslenir bu suni zaman. Hep daha fazla boşluk daha yoğun yalnızlık. Dışarıdan kusursuz görünüp, içerimizde cansız bir varlık gibi kalırız. Üstelik her gittiğimiz yere onu da içimizde taşırız. Sevmek sadece sevmek değil, sevmenin ötesinde birbirlerinin yaralarına bakabilme, acılarına dokunabilme cesaretidir. Karşıt çekimler bazen de parçalar, dağıtır, öteler, belki bu bile bir tür dengedir. Dengesizliğin dengesi, yarımın diğeri. Kimse kimseyi tamamlayamaz aslında, bir diğerinde belki de eksiklerimizi görürüz, buna rağmen severiz, bu yarım hâlden kurtulma ümididir bizdeki merak, çekim. Bu karşılaşmalar, kendimizle de karşılaşma çoğu zaman yıkıcıdır ama, belki de tek anlam budur. Sonsuza kadar mutlu olabileceğini düşünmek sadece bir yanılsamadan ibarettir. Olmayan bir kelimenin, eş anlamlarını arayıp, derdimizi demeye niyetleniriz. Yapay bir sağırlık, sahte bir körlük karşımızdaki. Bizim de zaten kelimelerimiz tükeneli nereden baksan yüz yıl olmuştur.

Sızımı kimseye dökmedim, açmadım, göstermedim. Bir şey fark edip, yalandan sormaya çalışanlara da yarım ağız, yarım kalbimle, yarım yamalak kelimelerle hikâyeler anlattım, iğreti bir ifade, çarpık bir gülümseme, ödünç bir bakış ile. Asılsız bir hayreti, ödünç alınmış bir umursamayışla yüklenip, boca ettim üzerlerine. Zaten kimsenin sonrasını bilmeyi istemediğini, meraklarının bile sahte ve geçici olduğunu, gerçeğini de araştırmayacaklarını çok önceleri öğrenmiştim. Şimdi yaratıcılıktan uzak öykümü, birilerinin öykünmeyeceğini bilerek, ezberlenmiş, doğal olmayan bir gülümseme ile seriyorum önlerine. Sadece kendilerine ait olduğunu zannettikleri yollardan geçiyorum. Bu bir yol hikâyesi değildi ama yola çıkma hikâyesi olabilirdi, gerçek bir hikâye.

Kırıldığım yerleri biliyordum artık, hangi cümleler beni boğar biliyorum, yasaklı bölge gibi zihnimde kırmızı ile işaretlediğim bir bölge var, o yerlerden geçmiyorum bile artık. Yorulacağım kapılara varmıyorum, hırpalanacağımı hissettiğim yollara çıkmıyorum. Her şey düzelse bile hiç geçmeyecek bir şey var içimde, bunu da kabulleniyorum. Hangi kelimelerin beni hüsrana uğratacağını ezberledim, kanacağım yerleri de biliyorum, o yüzden uzak durmayı da kendime borç biliyorum. İnsan bazen durmalı, daha iyi hissetmek için değil de daha fazla parçalanmamak için.

Nevin Akbulut
13.03.2026 11:00

blog

Sıygı

Birlikte bir ömür düşlediğimiz şiirin, en önemli dizesi silindi.
Artık yoksun
Yeniden yazılamayacaksın
Şimdi şiirler konuşuyor
Biz susalım.

Beklerken kapkara bir sıvı gibi inen gecenin içinden korkularımla birlikte artık bir şey olması gerek gibi beklediğim sabahı, sabahın içinde seni, nasıl olsa sensiz gecelemiştim yine, gelmesen de olurdu gibi parlıyordu sabah önümde. Gözlerimi kapayınca ağırlaşan yapışkan gibi o ağdalı zaman ile, dakikaların saatin üzerine yapışıp kalmış gibi, hiç ama hiç geçmeye niyeti yokmuş gibi, saniyelerin bile sesinin çıkmadığı tüm o zamanla birlikte bekledim. Zihnime hücum edip, geceleyin düşünmeye uygun olmayan şeylerle birlikte, dinlemeye yüreğim yetmediğinden, sıkılmış gibi yapıp, atladığım şarkılarla birlikte bekledim. Halbuki tüm bunların içinde seni benden başka bekleyen bir şey yoktu, ben onları da yanıma katıp, yalnız değilmişim gibi yapıyordum. Bilmiyorum kelimesinin tüm ağırlığı ile, bilmiyorum kelimesinin aslında bildiğin ama diline dökmeye cesaret edemediğin için tam tersini söylediğim şeyler ile bekledim. Bilmediğimi anladım, bildiğimi unuttum. Hata yapmaktan korkarken, düştüğüm tüm hatalarla birlikte bekliyordum, güzel kelimelerin artık ulaşamayacağımız yerlere gittiğini anlıyordum, yine de seviyordum, o kelimeler yasak olsa da orada olduklarını, bir gün mutlaka kullanabileceğimi, ama bu arada kullanmak için hiçbir nedenin de kalmayacağını, içten içe, belki de sevdiklerim nefret ettiklerim olacaktı, belki bu nefrete kelimelerden başlayacaktım, hepsine bir bahane bulacaktım gizlice, onlar bile bilmeyeceklerdi. Anlamlarına başka manalar verecektim, zaten artık hiçbir şey olduğu anlamlara ait değillerdi, zaman böyleydi, her şeyin içi ivedilikle boşalmıştı, belki bu manasızlık bize, bu yoksunluğa ilham olabilirdi. Tüm sabırsızlığımla, sönmekten korktuğum o ateşle, acıyla ve can havli gülümsemesi ile bekliyordum. Bu kadar bekleyince elbette ki manası değişecekti beklemenin, daha derin, daha uzak, daha ruhanî, daha başka bir şey olacaktı, hatta bu beklemedeki anlam beni de aşacaktı, aşacaktı ama sana yine ulaşmayacaktı. İnsan anladığı kadar değil, hissedebildiği kadardı, hissizlikler sırasında ilk ona girerdin sende benim içimde.

Mecalim beni terk etmişti, aşkın da hâli kalmamıştı. Yan yana gelsek bile yan yana olmayacaktık artık. Bu mecalsizlik beni öldürür, seni de uzaklaştırırdı, o yasağın içine, yasak kelimelerden biriymişsin gibi, önümüzdeki bir yüz yıl ismini anmaz, hatırlamaktan kaçar, hatta bunun için aklımın içine beton bile dökerdim. Hiç tanımadığım, hatta tanıyamayacağım biri kadar uzaklarda olurdun zihnimden, nedensizce gülümserdim sonra, nasıl da unuttum seni diye. Zihin unutsa, beden unutur muydu? Ya da iç, neyi ne kadar boş verebilirdi?…

Bu kadar yağmur nereye sığar, nerede birikir, nasıl yağar, kendini nasıl bırakır yeryüzüne diye düşünürdüm bazı günler gökyüzüne bakarken. Görebildiğimiz kadar zannettiğimiz için her şeyi, aklın daha ilerilere gidemeyeceğini ayırt edebildikçe, ileriye de aklımızın ermeyeceğiyle ilgili bir his sadece, gereği böyle olduğu için ve yağmurlar da dâhil aslında bu dünyaya ait olmadığımız için, bunu fark edince tuhaf bir rahatlama geliyordu, saf, bembeyaz bir yalnızlık, gözleri kamaştırandan değil ama. Çiğliği sevmiyorum, çiğ ışıkları, çiğ kelimeleri. Pürüzsüz bir yalnızlık, hani dibi olsa, dibine kadar, dopdolu bir yalnızlık. Görkemli, kimseyi içine alamayacak kadar uzak bir yalnızlık. Artık dökülmeye uygun olmadığım yerlerde bırakmışım gibi renklerimi çünkü kendine ait olmayanı mahveder dünya, beni de sen. Bu kadar romantizme ne gerek var, pişmanım, değmeyeceğini hissedemediğim için, tedirginliklerimin tüm sorunluğunu buna bağladığım için, hiçbir şeyin aslında burada başlamadığı hâlde, kendi ellerimle bile isteye buraya bağladığım için, her tökezlemenin sonunda adını ağzıma almayıp, kalbimde hınçla geçirip, buruşturup, attığım için. Pişmanlığımdan pişmansın, en çok da bu dokunuyor içime. Kendimi kapıp koy veremediğim için, ruhumu bir parça olsun dinlendiremediğim, dinlemediğim ve huzur vermediğim için. İçimden geldiği hâlde sokaklarda haykıramadığım için, ne çok yittiğimin farkına bile varmadığım için en fazla.

Şimdi lüzumsuz bir yerden kalkıp, anlamsız bir zamanın içinde, tüm geç kalmış içtenliğinle, affıma sığınıyorsun, yapma, sığındıracak yerim kalmadı benim, zamanında tüm yanılgılara cömertçe yataklık ettiğimden. Olsaydı kendimi sığdırırdım oraya, bir daha hiç çıkmazdım. Şimdi ben de bunun için senden af diliyorum, en azından o kadarcık yerin vardır senin. Kalmıştır, gelmiştir belki beni azıcık da olsa anlayacağın zamanlar. Ama hevessizim, anla ama dinleme. Anla ama anladığını belli etme artık, bu hikâye başlamadığı gibi bittiği için, bittiği yerden yeniden hortlamasın. Bu yoksunluk hacmimi aştı çünkü. Herkes olması gerektiği kadar vardı aslında, endişelenmeye yer yok, göz ardı ettiğin her şeyin bir gün karşına çıkacağı aşikâr. Başkalaştım, günden güne, en çok senin olmadığın zamanlarda değiştim, daha doğrusu içim değişti, yabancılaştı, ben bile bazen tanıyamadım onu. Ötekileştirmedim ama ne kadar öteye itersem o kadar iyi olur diye düşündüm. Söz geçiremediğim de oldu tabi, aynı şarkıyı birlikte dinlesek bile farklı şeyler hissedeceğimizi kabullenmem zaman aldı. Bu zaman içinde kendimi ne kadar koparabilirsem senden, o kadar kendime kalırım diye düşündüm. Koparırken bir yerlerimin parçalanacağı ya da eksileceğimi hesaplayamamışım, bu da beni aştı, diğer aşan her şey gibi.

O kadar da anlaşılmak istemiyordum aslında, ama sen dünyadaki herkesten daha fazla anladığını ima etmiştin bir kere. Halbuki akıl var, izan var, kalp var, ruh var, aynı ahengi bulabilmemiz mümkün müydü aynı seste, aynı melodide, aynı sözde? Kendimize söylediğimiz yalanların birincisi buydu belki de. Bu yalanların gizemine kapılmış, kendi ahengini bulmuş, dünyadaki diğer yalanlardan ayrılmıştık, sade bir ritimdi bu, hayatta kalmak için birbirimizi bahane ettiğimiz. Ölmeye uğraşmaya gerek yoktu hiç kuşkusuz ama yaşamak öyle değildi, uğraş isterdi, emek isterdi, bahane beklerdi. Hayal etmediğim için belki de her şeyin bunca kolay olmasına şaşırmıştım, ummadım, ama bir kere umunca ömür boyu bekliyor insan, ıstıraplar içinde, hatta o kadar ileri gidiyor ki, olmayacağı kesinleşen şeyleri bile beklemekten kendini alamıyor. Sıradan, doğal akışına bırakamadım o yüzden beklemeyi de. Bir kere ummak zehri zerk olmuştu damarlarıma. Sen olunca daha kolay uğraşırım, daha güzel baş ederim, mücadele edebilirim zannettim, zannettim kelimesinin de ahengine sarılıyorum şu günlerde, oysa ne acıklı bir kelimedir zannetmek, en hüzünlü kısmından damlayan bir damla gözyaşı gibi, içten. Bu bilmişliği içimden geldiği gibi birçok kelimede deniyorum yine de karşıma çıktıkça, geziniyorum. Bir olunca öyle güç falan da gelmiyormuş, aksine gücünü alıyormuş, takatinden de oluyormuşsun. Ummalarla gelip, masallarla uyuyup, efsanelerle koptuk biz. Her insanın kendine göre derdi, sevinçleri, birikimi vardı, benimkileri sen biriktirdin, yine benim içimde, kendi içini katmadan, buna katlanmadan. Art niyetsiz yaklaştığım her şeyin içinden bir aksak yan çıktı, tekinsiz gecelerin günlere karıştığı, kâbus dolu bir bekleyişti.

Sorular doğruydu ama cevaplar yerli yerinde değildi, biz milimetre ile ıskaladık birbirimizi. Üzerimizden zaman aktı ama ters yönlere, teğet bize hayattan bir mirastı, güzelce konduk tüm cehaletimizle, reddedemedik. Sorular soru hâlindeydi ama cevapları önceden içindeki o bilmiş, mağrur ifadeyle çarpıyordu yüzümüze. Gözlerinin gözlerimden isteği ruhumu çıkartmamdı, ruhsuz kalınca hiçbir şey olacak, karşılıklı acılarımızı birbirimize karıştırabilecektik, ruh yoktu ama yürek vardı bunu yapmaya. İçime yayıldın hesapsızca, aklımı kilitledin, kafama dağıldın. Dumanı tüttü ruhumun, keşke orada olsaydım da orada olduğumu fark edebilseydim, sarhoşluğun bilmem kaçıncı boyutuydu gözlerinden süzülüşüm, bilemedim, boyutlar arası gidip, gelirken, ortada kaldım. Ne gidebilir ne gelebilirdim artık, tıpkı hiçbir şey kazanıp da kaybetmediğim gibi. Sorgusuz ve sorunsuz. Sonrası kimsenin varlığına dönüşemeyecek bir yalnızlıktı benimkisi. Ortak bir çıkış kapısı bulamadık bu boyutta, başka boyutta kendi yalnızlığımla kalmıştım üstelik, sen geçerken bile uğramadın. Bir şey olduğunda aklım değil de kalbim dağılıyor artık, ikisini bir arada tutamıyorum. Gönülden ırak yerlerde deniyorum hüzünlerime gem vurmayı, önce gözümden uzaklaştırıyorum, sonra da gönlümden, bu da belki hataların en şahanesi olur.

Nevin Akbulut
23.02.2026 16:00

blog

Sonrasızlık

Hayata katlanabilmek için bu kadar çok rüya görüyorduk, gerçeklerimize bir tür tatlandırıcı, bir şirinlik gibi ilave olarak geliyordu rüyalar bize. Hep rüyada kalsak olmaz mıydı sanki? Belki bir yerlerde rüyalarına girip, bir daha çıkmayanlar da vardır, belki bir gün biz de gideriz oralara…

Acayip şeyleri neden bu kadar merak edip, seviyorduk? Belki de rüyalarımızdaki o saf yerden tanıyorduk onları, içimize yakın buluyor, önemsiyorduk. Hep durmadan akan bir zaman ne kadar da yorucuydu, herkesin en az bir müddet durmaya, kalmaya, ara vermeye ve soluklanmaya ihtiyacı vardı. Durdukça zamandan uzaklaşıyor, kendime bir alan yer etmiş oluyordum. Zamanın ayarı bizim fark edemediğimiz anlarda, bir yerlerde kesin bozuluyordu, yoksa bu kadar hızlı akmasının ve bazı anlarda hiç ama hiç geçmemesinin bir açıklaması olabilir miydi? Her şeye hem uzak hem de yakın olabiliyordum, belirsizlikti belki beni durduran ve kendime bağlayan. Her şeyin konuşması demek, sessizliğin yokluğu demek değildi burada. Şehrin ortasındaki şu hiç dinmeyen gürültünün içinde bile bir sessizlik vardı, yalnızca içimizin bildiği. İnsan bir sürü sesin içinden kendine göre en güzel olanını da çekip, alabilirdi, pekâlâ istemediği sesleri duymamayı öğrenebilirdi tıpkı görmek istemediklerini görmeyeceği gibi. Kaldığın hâlde sürüp, giden şeyler vardı, kokular mesela, bulutların havada asılı kalışı, zaman. Deniz dalgalarının kıpırtısı, derin uykuların mahmurluğu, güzel bir şey yaşadıktan sonraki o tatlı sersemlik, geçici olsa bile kalıcı bir hisle karışık, sızı bırakanından. Tüm bunlardan sıyrıldığını bildiğin hâlde hâlâ devam eden o rüya hâli.

Uyku belki de de bizi büyütmek için vardı, uyurken olduğumuz hâl uyandığımızda olmuyordu, hiçbir şey yapmadan bile değişebiliyor, başkalaşabiliyor, büyüyebiliyorduk. Gövdemize artık sınırlar yetmiyordu, ondan bu kadar rüya görüyorduk. Ruhumuz çürüyor, yenileniyor, eskiyordu, tıpkı bedenimiz gibi, içle dış birbiriyle bağlantılı, kendi içimizde yarattıklarımızın izinde gidiyor, soluyor, geri dönüyorduk, düşünceler gibi. Kendimizi doğuruyor, yaşam denilen şeyle boğuyor ve öldürüyorduk her defasında. Önceliklerimiz bir zaman sonra en sonrakilerimiz oldu, öncesizliklerimiz varsa, sonrasızlıklarımız da muhakkak olacaktı, yine de merkezde değildik hiçbir zaman. Bizim merkezimiz bize ait olmayan bir zamanda başkaları tarafından alınmıştı ve o günden beri kendi hayatımızda bile yoktuk sanki, herkes bir diğerinin başrolü, önemlisi, yakınıydı, uzak bildiklerinin bile. Olmayacağını anladığım her şeyden fersahlarca uzaklaşırken duruldum. Belki de bu yorulmayı durulma zannettim, orasını içimle tartışamayacak kadar uzağım artık içimdeki o yere. Ruhumuzdaki açlıktı bizi irileştiren, hep isteyen, alamayan, sonrasızlık. Kırgın ve küskündük, özlediğimiz zamanlarda dahi. Sürekli yeni umutlarla oluşturmaya çalıştığımız benliğimiz birileri tarafından kolayca sürekli parçalandı ya da biz kendi içimizde katlettik onu. Masumiyet öldüğünde artık biz de yaşamıyorduk, sadece zamana karışı koymaya çalışırken çürüyorduk, buna da olgunluk diyorduk. Oysa doluyorduk sürekli yaşadıklarımızla, yaşamayacaklarımızla, benliğimizdeki dehlizlerle, ruhumuzdaki onulmaz yaralar ve yuvarlandığımız anlardan çukurlarla. Durduğum anda düşmeyi ezberledim, iki ayağım yetmiyordu ayakta durmaya, öyle çok rüzgâr esiyordu ki her yandan, hangisinden kendimi savunacağımı, kendimi nereye saklayacağımı artık bilemiyordum, bilemeyince çocuk gözlerim çukurlaşıyordu. Başka gözlerle kendimize bakabilsek, bu bakışla gölgelenip, sönerdik. Bunu anlayınca görmeyi bıraktım. Görmeyince görülmemeye de alışıyordu insan.

Büyüdükçe rüyalarımız küçüldü, hayallerimiz ve cesaretimiz gibi, bilmek anlamının içinde yaşlanmak demekti. Böylece dünyaya saçıldık, saçıldıkça saçmaladık. Zamanın katmanları ne kadar kasvetliydi, her zamanın kendine özel bir kaosu vardı sanki içinde, o da kendini kusuyordu, biz tüm kusursuzluğuyla bu zamanı grisiyle yaşıyorduk, aslında yaşamıyor, emiyorduk, üzerimize bulaşıyordu kederden örtüler, yorgun saatler ve karmakarışık yüzler, suskun ifadeler. Her şeyin tercümesi yoktu, her hissin içimizde yeri olsa da açıklanabilecek diye bir şey yoktu, çeviriler anlamsızdı, çevirdiğinde illaki başkalaşıyordu o duygu o an, anlatabildiğin kadar yoktun, anlatamadıklarınla da vardın. Başka bir evrenden bakabilsek kendimize belki görebilirdik tüm içimizi. Saflığın kırılganlığını, hayallerin yapmacıklığını, çocukluğunu, şımarıklığını. Başka yerden bakamayınca duruyordu insan, kalıyordu, gitse bile hiçbir yere varamıyordu, bu soluklanmalar boşuna, bu yorgunluk, bu gözlerdeki fer. İçindeki güzellikler bitince büyür insan en çok, içindeki saflığı yitirince değişir, zaman içinden çıkamadığımız bir ıslak, siyah bir nehir. Sürüklendiğimiz ama bir türlü boğulamadığımız, kaybolduğumuz ama gidemediğimiz, sindiremediğimiz bir yolculuktayız dünyanın midesine giden, hatırlayışlarımız bile hasarlı, bozuk, yarım.

Kimsenin duymayacağı bir söz söylenmiş olur mu? Bazen o kadar kayıptır ki insan, kendi hikâyesini bile tanıyamaz, bir başkası yaşıyor hikâyesini diye düşünür ve burada artık ona yer kalmadığını hisseder. Sürekli içine çeken bir şey var bizi, ruhumuza saplanan, koyu bir karanlık, renklerinin öneminin olmadığı bir yer, karanlık ne renkti düşünemediğin bir zaman dilimi. İçi merak dolu, kasvet ve ağırlık yüklü, içi soğuk, ıslak bir rüzgâr her yandan gelen yalanlarla, ne yapacağını bilmeden büzüşüp kaldığın, ama bu uydurmalara uyacağın bir zamanın geleceğini bildiğin, bir yol çizmen ve bu karanlıkta daha da parlayan inkârcı fasıllarla en azından birine inanman gereken bir mevzi. Bu yerkürede olmak, üstelik bu zaman diliminin içinde uyuya kalmak böyle bir şeydi.

Kimsenin öğrenmeye uğraşmayacağı bilinmez zamanlardan, öğrenerek geldiğimi zannetmişim, bir sahrada, bol zamanlı, dar vakitli anların ötesinde, koşmak isterken dizginlemiş kupkuru kumlar beni. Zaman yoktu burada, olsa da aleyhimize işlerdi, sadece hatırlananlar vardı, yaşanıldığından bile şüpheye düştüğüm. Sadece senin hissettiğin bir şüphe yine de şüphe sayılır mıydı? Kimse saymasa da sana sayılırdı. İçimi sızlatan şeylerin hep günah olduğuna inanmıştım, unutacağım en güzel günah olacaktın sende, hafızamdan atabildiğim anda silmiş olacaktım günahımı kendi ellerimle. Rüya olması için çabaladığım her şeyin kâbus yığınları hâlinde üzerime düşmelerinden sonra, yakalanmışım yine kaçarken, tüm kâbuslardaki gibi, rüyalar değişiyor, değişebilir de ama kâbusların hep aynı olduğu o dönülmez ama sürekli dönen dünyada. Kısırdöngünün gerçekten de kısır olduğunun kanıtı gibi. Kurtulsam ölecektim belki de… Ondan mı kurtulamıyordum? Huzur o şeyin içindeydi, habersizce, duruyordu, gitsem bile hep aynı yerde durduğum gibi. Koyu bir şarabın köpüğünde uydurduğum masallara bir adım bile yaklaşamazken, senden uzaklaştığım her anda, çile gibi kendimden de kaçarken, hiçbir yere varamamanın döngüsü içimde, saçlarımda, bileklerimde, deliliklerimde… bunu susturmayı beceremedim, içimin çığlığını da terbiye edemedim, düzenleyemedim, düzeltemedim hiçbir şeyi. Dağınıklığın düzenine sığındım yerle bir olurken her şey, düzeltemeyeceğime göre biraz daha dağıtmakta ne sakınca olabilirdi ki hem?…

Yine de biz o kadar da tükenmedik ama harika olan her şey, o anıların içinde kaldı ve kapandı orası, o güzel zamanlar buralara gelemiyor artık, biz de gidemiyoruz. Hayat bizi uzaklaştırdı tüm tatlılıklardan. Biliyorduk artık, bilirken büyüyorduk, sevdikçe insanın korkuları artıyordu, depreşiyorduk, ürkekleşiyorduk durduk yere. Korkumuzu kimsenin görmediği yerlerde çıkarıp karşımıza kuruyor, ayna gibi kolluyorduk onu. İkilemde kalmanın sonrasızlığı ve bu sınırsızlığın içinde bulunduğun hikâyenin masal kahramanının kayıp oluşu. Kurtaracak kimseyi beklemediğindeki o dik duruş, masalları da aratmadı hiç.

Nevin Akbulut
06.02.2026 13:00

blog

Yangı

Bazı tereddütler yaradan beterdir, o yangıyı aratır.

Hayaller hayalîliklerinin gereğini yapıp, çokça kırılıyorlardı, yeryüzüne lanet gibi çökmüştü bu sanrı. Onların huyuydu kırılmak, bizim içgüdümüz ise inanmaktı Ortada kazanan yoktu, savaş da yoktu, her yanımıza batan sayısız kırıklıklar vardı yakından ya da uzaktan isabet eden. Sonrasında içinden geçen soğuk bir ürpertiyle karışık; ya hiçbir şey olmamış gibi olursak bir gün… Olacaktı, bir gün her şey, hiçbir şey olmamış gibi olacaktı. O güne kadar kırıklarımıza sahip çıkmaya, daha fazla acının denk gelmemesini dileyerek ve onarabildiğimiz kadar her şeyi, olduğuyla birlikte sevmeye çalışarak zamanı geçirmeye bakıyorduk.

Kayıp olduğum zamanlarımı bilmiyorsun, içimden kaybolduğumu, kendime yittiğimi, içimden tükendiğimi, sessizce, hiçbir yitiriliş emaresi göstermeden. Farkına varmıyorsun, tüm dillerde öksüzlüğümü yüzüme vuruyor bu farkına varamayışlar, kendi içimde kendimi yalanlıyorum buldukça, varlığımı en çok gözlerinden alıp, gidiyorum, tüm dinlerde inkâr ediyorum sendeki yokluğumu. Hiçbir yere sığdıramadığım kalbimi, sefasını süremediğim tüm zamanlarımın içinde, seni de içinde gizlediğimi, kendime bile söyleyemediğim tüm dillerde susuyorum. Başkalık diye başladığımız her yolun saçma bir çıkmaz sokağa çıktığında, sevinmelerimin yerini hep devinmelerim aldığında, içinden düşüyorum, o kadar sessiz oluyor ki her şey, başka bir yere taşındığımı bile göremiyorsun, o kadar güzel bitiyor ki her şey, hiç bitmemiş gibi oluyor, hangi yönden bakarsan bak, hep oradayım gibi oluyor, kendimde yok saydığımı sende itiraf eylemi geveliyor dudaklarım, suskunluğa bulandığım için göremiyorsun.

Artık bir daha inanamayacağını öğrendiğin yerde başlıyorsun ölmeye. Belki uzay boşluğunda bir şekilde denk gelir birbirimize içimizden geçirdiğimiz cümleler. Herkes kendi başına zaten geldiği için fark edemediği bir hile gibi şu zamanda olanlar, en yakındakini göremez ya insan, önce kendini göremiyor, görülmeyenlerin ilk sırasında bizzat kendi yer alıyor. Rastgele olmuş ya da dizilmiş olamaz bunca saçmalık, düzen ve hileyle alakalıydı belki de her şey ya da görülmenin bile bu kadar bildiremediği, anlatamadığı…

İçimden sana yakıştırdığım isimleri bilsen ne çok sevinirdin. Nilüfer gibi suya her indiğimde saçlarımla ruhum arasında o kadar çok hiç birikiyordu ki zihnimde, seni tüm hiçlerden artırıp, içime, hep içinde yeni bir iç doğuran başka bir için de içine gizlediğimi sular bile bilmiyordu. Yüzdükçe balık, uçtukça kuş gibi zannediyordum yüreğimi, heves diye bir şey gelip, çörekleniyordu içime, az daha ayağım kayacak, yine düşecektim, kanmayı bıraktığımı unutup, az daha inanacaktım. İçimde içler tükenirken, içimde yeni içler doğuyordu, her iç başka bir için içinde hiç oluyordu. İçim içimi yiyordu yine her zamanki gibi, içim içime sığmıyordu. İçten konuşmalar yiyip, bitirecekti beni bu gidişle. İçle dış birbirinin yancısı, yara ile kan birbirinin gizlisi, yanmak ile kül birbirinin yarası, başlamak ile bitiş bir diğerinin hikâyesiydi, başlamak ve bitmek birbirinin aynı gibi ya da sadece bitişler vardı, başlayan her şeyin bittiğine dair gerçekler ömrümü törpülüyordu. Gül gibi güldüm, kül oldu gülüşlerim, bir daha böyle gülemeyeceğim zannettim, sonra zannım gerçeğe dönüştü.

Seni zamanın bir yerinde beklemişim, beklediğimden habersiz. Zaten sınırlı olan o zamandan sonsuzluk dilemişim, uyumuşum kâbus dolu gecelerin kollarında, sarılmışım yağmur seslerine, uyuyunca geçer zannetmişim, yeni kâbuslardan habersiz. Dönüp, devrilince bir şeyler düzelir zannetmişim, alt üst olsun, bu defa olsun, bu sefer denk gelir, denk düşeriz hayatın bir yerinde bir tesadüfün içinde, tamamlanmayacak şeylerin hatırına biteriz zannetmişim bu defa. Donmuş, öylece kalmış her şeyin içinden sıyrılıp, kuş sesleri susmasın istemişim, sağırlığımı unutup. Hep dilemişim içten içe, içeriliğimden, rüyalarımda yalvarmışım, zamanın simsiyah, buğulu bir boşluğun içinde olduğumu bilmeden, hiçbir yere uygun değil, hiçbir zamana ait değildim oysa, beni vermeyecektin o uzaklara, içimi bırakmayacaktın, tüm yaz yanan içimi, kışın hiçbir şey olmamış gibi dirilen içimi, hiçbir âna uymayan varlığımı. Şimdi dondu dilim, ellerim gibi, hareketsiz, varlığımı kanıtlayamadım, yokluğumu anlatamadım. Seni dileyemedim.

Varmışız, olmuşuz, dolmuşuz gibi yapmaktan başka neyiz şu gezegende? Zaman israfı, onu bile beceremiyoruz, oysa sıkılmalı insan dediğin, canı çok sıkılmalı, sıkılmıyormuş gibi yapıp, zaten bölünen zamanı daha da parçalara ayırıyoruz, tek bir parçası bile kalmayıncaya dek.

Mucize olsa ne olur, yazının dışına çıkamadıktan sonra, kendini sığdıramadığın dünyada, kendi içine sığmaların olmasa. Seni saklayacak hiçbir kucak, hiçbir kalp henüz hayatın sahnesinde gösterime girmedi, ya da bizi körleştirdi zaman, içinden çıkamadıkça. Bu filmden sokakta kaldık, şehirler almadı, gündüzler almadı, kâbuslu gecelere sığınırız zannettik, ant içtik, inandık olurlara, olacaklara, olacak her şeyin içinde bir tutsak gibi kaldık, yenildik, yenileniriz diye inandık, yeni hiçbir şeyin olmayacağını içten bildiğimiz hâlde. Bekledik adımlarımızı yollarda, biz gittik, onlar gelmediler, yakınlarımıza uzaktık, sustuk, uzakları yakın yapabiliriz zannettik, bu denklem böyle yürümüyor muydu? Denklemler mi yanılıyordu, biz mi aldanıyorduk daha fazla? Neden bu kadar üşüdük kalabalığın içinde? İki satır diye çıktığım yolda, sayfalarca konuşsan ne olur, kelime israfından başka, hangi kitapta yazılırdı bunca sessizlik, sürekli konuşulduğu hâlde?…

Çünkü ikimizin yanlışlarının toplamı çok ağır geliyor artık bu dünyaya. Biz bir arada oldukça çarpanlarına ayrılıp, bölünüyor tüm hikâyeler. Bizi bağlamıyor hayat, bağlasa bile bir yerde koparıyor, biz biraz daha ayrılmış, bir miktar daha kopuk oluyoruz. Birleşemeyeceğimiz bir hayatın kaldırımlarında yürüyoruz, üstelik başka sokaklara, bambaşka evlere, evlerin içine, uzak gözlerin de içine. Bizi mahveden artık hissedilmeyen şeylerdi, varlığı sabit ama bilinmeyen, görülmeyen, bilinmek istenmeyen, o kayıtsızlık, değişmiş olmanın inancı ve yok olmuşluk. Bizi bitiren bakılmamak değil, görülmemekti. Nefret bile değildi bizi ayıran, eksiklik, birimizin diğerinden eksilişi, silinişi sessizce, diğerinin her şeyden artmış gibi kalması yeryüzünde. Hayal ile olanlar arasında dağlar vardır bazen ve sen o dağları da yenebileceğini düşünürsün, buna inandığın anda başına gelen hayatın hep katı bir oyunudur, dağlar gerçekten yıkılabilir. Belirsizlik dediğin, senin sen olmadığını anladığımdı, artık kendimin de ben olmayacağımla baş başa kalmıştım. İki belirsiz bir araya gelince bile beliremeyecek şeyler vardı, çarpı işleminin sanki tersine işlemesi gibi, biraz daha yokluktu içimizi kaplayan. Biraz daha hayal, biraz daha uzak, biraz daha silinmek, defterden silmek gibi değil, hayatın bizi silkmesi gibi, birden yok olup, zaten hep yokmuş da bir gece rüya görmüşsün gibi silinmesi.

Nevin Akbulut
14.01.2026 11:00

blog

İçimin Başına Bir Şey Geldi

Bazen yazdıklarım bana da sürpriz oluyor.

Saklasam kendimi her şeyden, senden, belki kendimden. Çok istediğin bir şeyi yaparken sakatlanacak gibi bir his, hep yarım, hep başka, hep o an. İçten, kimsenin göremediği o kırıklar yüzünden, görünen bir yerim kırılsın istedim belki de biraz. Görmediğine inanamıyor insan, çok derinde olduğu için kanadığıma da inanmıyor kimse, belki de yüzüm içim kadar ağlayamadığı için. Herkesin sıradan, ezbere, kolaylıkla yaptığı şeyler, bana gelince olamıyor, içimin başına bir şey geliyor, tüm ışıklar sönmüş gibi, kör gibi kalbim, hiç kimsenin fark edemediği bir hayvanın başına gelenler gibi sanki içime bir şey oluyor. Kimsenin yardım edemeyeceği şeyler, tutup, çıkaramayacağın türden, üstelik çağıracak kimsem yok, elimi uzattığımda tutacak hiçbir el yok.

Her el biraz yalnızdır, her rüya kendini görür, tüm her sabah gibi. Herkesin, her sabah uyandığı, rüyalardan sonrası gibi. Hayatın saçma sapan bir yerinde yoruldum. Asıl yorulmam gereken durumlarda bir güç geldi, beklenmeyen, katlandım, dağılmadım, tuttum, tutundum içime, ama sonra hiç olmayacak bir anda yerle bir oldu içimde her şey. Saçmalıklar yordu, anlamsızlıklar kırdı, yoruldukça saçmaladım, saçmaladıkça yoruldum.

Ben değil, içimdeki delik ya da delilik çekiyordu seni. Önce kirpiklerimi kaybettim, sonra da içimdeki deliliği yitirdim. Deli olunacak şeyleri artık bulamıyordum. Aslı olmayan bir ihbar gibi çökmüştün içime, kalbim bu dağınıklıktan tüm sinyalleri yanlış yorumladığı bir andaydı. Terk edildiğim tüm odalarda kendimi unuttum. Unutulmuşsam iyi olmuştu bana, aydınlık pencereler bile bazen bir tercüme olmuyordu zihnime, içinde karanlık bırakılmış bir yer varsa, tüm ışıklar bile yetmez bazen o sanrıyı çözmeye. Zihnimdeki deliğin tedavisi yok, hatırı yok, hatırlaması yok, üzerinden sihirbaz gibi atladığım zamanlar var, içinde kendimin kaybolduğu, az daha baş dönmesi, biraz daha unutmak, biraz daha sallantı dünyadaki yerim üzerinden, sonrası geri dönüşü olmayan bir an. Asırlar öncesinin gürültüleri çınlıyor kulaklarımda, bazen bir vazo patlıyor, bazen bir düşme sesi, bazen bir hıçkırık. Gecenin uyutmadığı sesler, sezgili ve korkak bir hayvan gibi sinmiş, içimde patlayacak sesleri bekliyorum, şifası olmayacak sesleri. Her an hücuma hazırlanan bir savaş içimde, neyi dövmek istiyorum, neyin, kimle savaşı bilmeden, karanlıkta bulunamayan yağmacı, boşluktan mı çıkıp gelecekti karşıma, bunu bilemeyecek olmayı bilmenin rehaveti. İçimde çatıştığım her şeyi gömdüğüm yeri unuttum, unuttukça kayboluyor insan, ben böyle kayboldum, hayat nerede başladı, nerede bitmedi, niye bitmedi anlamadan. Her şey iç içeyken bu kadar, bu labirent dışa açılan kapısız bir blok. Dönüp, dolaşıp aynı yere gelmeyi hiç istemediğim anlarda tam da başladığım yerde yeniden olan biten, olmayacak, olacak şeylere başlamak, bir yerde muhakkak bir eksiklik vardı, bizim göremediğimiz, yoksa bunca yanlışın bir açıklaması olamazdı hayatta.

Yalnızlık kendi içinde durduğun hâlde bitmeyen bir sürgündü. Aylaklık, avarelikti. Pencere önünde gecenin bir yarısı kalkıp, hayal kurma çabasıydı inanmadığın hâlde. Yalnızlık herkeste yok olmak, ama en çok da kendi içinde kaybolmaktı. Varlığını inkâr edemediğin, yokluğunu kanıtlayamadığın bir şeydi. Kalbinin maziyi kendi dilinde pişirip yeniden taşırmasıydı. Sen buna yorgun gözlerle ancak tekrar bu diyebilirdin. Hep uçmaya yeni çabalayan bir serçenin gözlerindeki nemdi, ama o uçacağını biliyordu, sen emindin uçamayacağından. Birinin sende kaybolmasından çok, senin kendinde kaybolmandı. İkimiz de kayıptık inkâr edemeyecek kadar.

Bir yosun dibinde buluşur elbet sularımız, buhar olup karışırsak denize ne ala. Uzak güneş, yakın dağlar özlediğimiz, dalgalarıyla kıyılarımızda var olma beceriksizliği, özlem bilmezliği, bir yetim suskunluğu aramızdaki. Bir çöl, bir rüzgâr dileğimiz, bir susuş, bir vaha arzumuz. Bu kir, pasın içinde, beni böyle yalnız, rutubet dolu şehirlerde, beni böyle amansız, kendi sürgünün de benim omuzlarımda, orada güneş açmış, burada sabahlar oluyormuş bana ne. Beklediğin gemi çoktan battı, içinde kendimi de kaybettim, kaybolmak daha zordu batmaktan çünkü ben kaybolmayı özledim. Acizliğimdeki boş vermişliğin, artık bir daha gelmeyeceğinin bilinciydi dalgalardaki köpükleri boylu boyuna yitiren, boynunu uyuttuğum, boynumu avuttuğum. Beni korkutan boy kadar dalgalar değil, beni korkutan her yanı kaplayan köpükler de değil, oraya buraya hesapsızca çarpan sanrılar da değil. Beni ürküten bunca insanın içindeki acı, kendime bulamadığım o avunç. Bu boş veriş, bu başkalık niye var, hiçbir yere varılamıyorsa giderek bile, bunca köprü niye var? Bunca tren hep başkalarını mı götürür? Bizi susturan şey erdemlerimizdi, içindeki sabırdı burada tutan şey. Belki de yanlış bir zamanda kaldı en doğru hikâyelerimiz. Şimdi biz buradaki zamanda yanlış anıları biriktiriyoruz. Yanlış seviyor, yanlış anlıyor, yanlış biliyoruz.

Sessiz sedasız kimsenin izlemeyeceği bir film gibi geçtim, kendi hayatımın sahnesinden. Oynamadım, geçtim, dünyanın çukuruydu beyaz perde, kirlenmişti. Yüzümü bulamadım, kamçılayan arzuların gerisinde, hücrelerimi kanatan hüzünlere karıştım. Kendi hayatında kendi sözünün geçmediği herkes için biraz yağacak onca şeyin arasında gözyaşlarına boğuldum. İçimdeki kudret felaketlere dönüştü bu yağmurda, göz nurumla sunduğum aşkım, kaza süsüne dönüştü, sen ruhunun kenarına atıp, kenar süsü yapmadan önce. Eğretiydim tüm zamanlarda, kendi perdesinden kendini çıkarabilse, ne kalırsa geriye, o kadar olanımla olmaya çalıştığım hayat sahnesinde, bir anlık şimşek çakımı etkisiydi karşılaşmak ruhumda. İhanet kokan cinayetlerin ardında, her ölü şeyden biraz kalanlarla birlikte içime işlediğim, gövdeme resmettiğim, resmi olmayan kayıtlara göre pek de sağlıklı olmayan içimle, hiçliğime yağacak tüm yağmurları beklerken, susamışlığımı bir kenara bırakıp, sularda boğulmuşum. Elbette çocuk olduğumu bilmiyordu henüz hiçbir doğa olayı, heyelanlarda kayıyor, gözlerinde yerin dibine giriyordum. Deprem gibi bir şeydi, yine de hayatta kalıyorduk, hayat denilirse buna. Şarampolümdün, uçurumun başında kendime yeni uçurumlar bulurken, gözlerime batan kum taneleri, görüş alanım ne kadar kaybolabilirse, o kadar yitirdim kendimi yaşadıklarımızda. Yaşayamadıklarımı bir kasisin gerisinde noktaladım, ağır bir merasimle. Hep sabote edilen, yenik bir kalple nereye varabilir ki insan, yenilesen bile tüm zamanlarını… en kötü ameliyat gözlerinden düşmekti, sıvı olduğumu henüz kabullenmemiştim, bakışlarımı sabitleyebilseydim keşke, bu neticeyle, böyle güzel yalnızlıkla, bir tutam acıyla tüm zamanların en kıdemli uzaklığına doğru yola çıkmıştım. Olmayışların bile yok edemediği bir şey vardı sanki aramızda.

Yetmekle bitmesi gereken yeri bilmiyorum ben galiba. İkisinin arasındaki o çizginin durduğu yeri bulamıyorum, hesaplayamıyorum ya da yanlış hesapların kaleminde tükeniyorum. Gitme sızısı ile çıktığın yolda, varma ümitsizliği ile bulma endişesi arasındaki o yol. Tüm bunlardan ayrı, hiçbirini düşünmeden, evden çıkıp bir sabaha karşı, kimsenin bilmediği o yere, içimde kalan sonsuz özlemlerimle birlikte, belki kalmaya, belki olmaya, biraz da ölmeye bekli. Benim fırtınam senin yağmurlarına denk gelmedi, belki bu yüzden, ne dindi, duruldu, ne de bildi, bilindi, sadece kendi kendine söndü. Bir bitiş hiç böyle sonsuzca tükenmemişti. Bir şeyin bitmesi için tükenmesine de gerek yoktu, durup dururken bile yok olan şeyleri biliyorum ben. Sanki bugün yok olup gitsek, her şey yeniden doğabilecekmiş gibi, dünyamı taşıyamam ama içime bir şey olan yerinden uzaklaştırabilirim, en azından şimdilik. Bir yerlerden yine geçerim, sahaftan alınmış elimde eski bir kitap ile bilmediğim sokaklardan, unuttuğum yollardan, en fazla buralardan, tanıdık hiçbir şeye artık rastlayamayacak olmanın o çekingen rahatlığı ile.

26 Aralık 2025 (Yılın son yazısı)
Nevin Akbulut

blog

Bulutsu Bir Buğu

Hiçbir şey hissetmedim, sadece sonsuz bir düşme, sonsuza kadar yuvarlanma, üstelik hem aşağı hem yukarı. Tüm ezilmeleri bile unutturan damarlarımdan gelip, içimi dağlayan o ateşti sanki. Tahammül edilemeyen bu hararetti. Ağrıya, acıya bile bir yere kadar dayanabiliyordu insan, düşmeye, yuvarlanmaya, boşluğa. İçimi kavuran, dışımı yakan sanki büyük, önüne geçilemez o ateşli, kasırga kadar güçlü bir esinti, nereden geldiğini çözemediğim. Cehennemin yedinci katı gibi, biri oranın camını, penceresini açık bırakmıştı galiba. Kendi kanında da yanabiliyormuş insan, kendi tenine kendi batabiliyormuş, kendine dokunmak bile acıtabiliyormuş bu cehennemde. Kaynıyordum, aynı zamanda donuyordum. Esinti ile ateş arasında kalmış, arafta sayıklıyordum. Bir yana gitsem, her şey dursa, son bulsa istiyordum, hiçbir şeyin devamına artık tahammülüm yoktu. En iyisi bile olsa.

Her şey geçsin ama yerine hiçbir şey başlamasın istiyordum. Terstim, onlara göre sakatlıktı bu. Herkesten farklı olunca ya da hissedince, seni kusurlu olarak görüyorlar, bunu yüzüne vurmakta hiçbir beis görmüyorlardı. Yine de buna rağmen böyle olmayı istedim, benim rahatsızlığım kimseye benzememekti, onlara göre lanet bana göre mükafattı. İçimden gelen buydu. Hayat onların tapulu mülkü, benim ise hiçbir şeyimdi, herkesin koşturması vardı, benimse yuvarlanmalarım. Hiçbir şeyi olmayanın da aidiyeti kalmıyordu dünyada, her şeyimizi almışlardı belki de; doymayanlar, koşanlar, acelesi olanlar, sabırsızlar ve benciller. Duran birinin her şeyi daha iyi gördüğünü, bir şeyi gözden kaçırmayacağını biliyorlardı belki de, kalana, durana, bitene anlayışları yoktu, biten her şeyi yok etmek istiyorlardı çünkü onların hep aciliyeti vardı. Benim bir acelem yoktu, öyle bekliyordum, bahanem yoktu, gitmelerim yoktu, onu bile çalmışlardı, bahanesiz olmak meğer ne kötüymüş. Bahanesi olmayanın ayakları bile bir yere gidemiyormuş, bahaneyle gitmenin hep bir alakası, birbirine bağlılığı olduğunu düşündüm sonraları, biri olmadan diğeri olamıyordu. Halbuki eski mutlu olduğum o anlarda yemin edebileceğim bir zaman diliminde ne kadar da hülyalı ve dünyalıydım. Yadırganamaz, anlaşılmaz bile olsam bunu içime dert etmeyecek kadar ilerideydim, belki de asıl o zaman olgundum, şimdiki tahammül seviyeme bakılırsa, insan tahammül edebileceği kadarıyla olgundur bana göre. Kendime bile tahammülsüzlüğümden anlıyorum bunu ne zamandır. Masal gibi geçtim sokaklardan, bazen durakladım, bazen bekledim, bazen zamanı boşladım, ne güzelmiş boş verdiğin o zamanlar. Şimdi hiçbir şeyi boş veremediğin hâlde boşa geçen zamanları daha da boşlayıp, bir an önce sonlandırmak için uğraşıyorum sanki. Hayallerim yetmedi bu dünyaya tutunmaya, hayal ile rüya arasında, kâbus gibi gerçeklerle boğuşma çabasıydı insan olmak. Yakalandım, belki de ondan bir diğerinde kalamadım, hayal ya da rüya olamadım. Kendi rüyalarımdan kaçtım, kâbusla rüya karıştı sonra birbirine, ben de ayırt edemedim, o kadar tecrübem yoktu. Herkes kendi ezberinin yalancısıyken, ben yalan söylemeyi beceremiyordum çünkü onlar inanıyorlardı o ezberlere, ben inanmıyordum. Bu yüzden beynimin içi başka, tuhaf şeylerin ezberiyle doluyordu. İçimdeki çatlaktan dünyaya sızıyordum, ait olmadığım zamana. Kimse görmesin, bilmesin isterken başkalaşıyordum, kendime bile. Bir gün kendimi de tanıyamayacak hâle geldiğimde işte o zaman noktalanmış olacaktı her şey, en azından kendim için. Beni o zaman diledikleri gibi yok edebilirlerdi çünkü onlardan önce kaybetmiş olurdum kendimi.

Bir bulut tabakasındaki buğu kadar kaldım dünyada, yoğunluğum, bu kadarcık ağırlığımdaki yaşam denilen o kabarcıktı, tek bir nefeslik düşmüştü payıma ve tükenmişti, hızla. Dünyanın hızına o da ayak uydurmuş, tüm benliğiyle, tüketmek isteyenlerin eline düşmüş ve tükenmişti. Bana bir şey söylemediler, bana konuşmadılar, susmadılar, hiçbir şey olmadı. Her hücremle ağlarken sanki tek hücremden damlıyordum. Ya bir yerlerde bir tıkanıklık vardı ya da ben ziyadesiyle uyuşuktum artık. Canım balkonlar çekiyordu, olmuyordu, bulutsu özlemlerime gitmek istiyordum, hep düşüyordum, canım yukarıları çektikçe yukarıya düşüyordum, boşluk o buğuyu kaplayan havaydı ama içinde hava yoktu, adı sadece havaydı, o da yukarıda kalmama yarayan sadece. Ne güzel inkâr ediyorlardı bilmediklerini, ben bildiklerime bile inanmazken, bilmediklerimden emindim neredeyse. Düşmekten değil ama düzlükte düşmekten korkuyordum, her şeyin de üzerime düşeceği, yıkılacağı hissi ve kurtulma şansımın olmayacağını biliyordum, fazla bir şey yaşamasam bile o kadarını anlamıştım. Ben ağır şeylerden korkuyordum, uçanlardan, gürültüden. Tümünün karışımından yola çıktı içimdeki bir cenaze, böyle güzelleşti ölümüm, sessiz, yağmursuz ve matemsiz bir ölüm. İçim dertleşti kendimle, içim içsizleşti, içim yalnızlaştı ve dertsizdi artık içim en azından bir süre, yeniden bir şeyleri öldürecek kadar dert edene kadar.

Kimsenin merhametine sığınmadan kendi merhametine de küsmek, kimseye yapamadıklarını içinden bilmek, içini kabartmak ve hep oraya yüklenmek ne fenadır. Uzun bir yolculuk düşlerken ömrünün içinde bir kaya parçasına takılmak, orada kalmak ne bedbahtlıktır. Kimsenin ağlamadığı yaslar tutarsın, kimsenin bilmediklerine inanır, onlara ağlarsın. Merhametsizlikle yüzsüzlük arasında çırpınır, kendine yeni bir duygu bulamazsın. Bulduklarınla yetinemezsin, belki de gerçekten yetmezler, neyin yetip, yetmeyeceğini bile artık hesaplayamazsın, kimseden soramayacağın hesapların suallerini içinde biriktirir, bir cinnet ânında kendine çevirirsin tüm okları. Hiç hayal kırıklığına uğramayanların korkusuyla sınandım. Artık hayal kırıklığına uğramayacak olmanın rahatlığı, kurulmayan bir şeyin yıkılamayacağını bilmenin güveni. Ay’ın kaybolduğu gecelerde, sessizce geçip giden bir görünüp, bir kaybolan o beyaz bulutum işte, tüm eskimiş yorgunluğumla birlikte… Yitirilen çocukluğun kalbin içinde kalan o şekerimsi tortusuna en hüzünlü şarkıları gönderiyorum, çoktan biraz daha fazla alacaklı gideceğim, bunu kırılan heveslerimden biliyorum-ki, kırılmakla çok ünlüydü heveslerim, ünsüz, sessiz, harfsiz olan yine bendim. Parlayan her şeye inatla, silindikçe silindim, nereye yazılıyor, çiziliyor, tamamlanıyordum bilmiyorum. Bir şeyler eksikse bir yerlerde fazlasıyla tamam olması gerekirdi, öyle biliyordum. Eksik biliyormuşum.

Renkten renge girmiş bir kayboluş, kendine renk bulamamış, beğendirememiş, bu yüzden daha da koyu. Hiç bitmeyen şeylerin sonuna eklenen o sonsuz yalnızlık döngüsü gibi. Hiçbir şeyin tadının olmadığı, gözyaşındaki tuzun bile lezzetinin kaçtığı o boşluğun dibi. Gözyaşının tek başına bir yol bulup, durmadan, sormadan akması, bir yerde durmaması, dudaklarına bile geldiğinde hâlâ kararla gideceği yeri bilmediği hâlde gitmesidir, bu kabullenmeyi orada keşfedersin, olmayacağının kabulündeki keşif. Olmayacak olanı beklemenin çaresizliğiyle kıvranırken, bildiğin hâlde beklemek gibi kendine yeni ümitler uydurman, zamanın da yerin de dışına düşmek bu. Olmayan şeyde tökezleyip kalınca, dışarıda olan ya da olmayan hiçbir şeyin artık seni hiç ilgilendirmemesi. İnsan yalnızlığına kendi karar verir belki ama bu kararı vermesinde o kadar çok iz, bavullar dolusu kelime vardır ki… Söylenmemişler, olmamışlar, birikmişler, bitmişler dolusu gri bir küskünlük. Senin için olan şeyin aslında olmayışıdır. O olmuyorsa hiçbir önemi yoktur diğer olan her şeyin. Senden bağımsız sürüp gittiğini bilirsin artık hayatın, kabullenirsin.

Kaybolmuş tüm tatların içinde, en çok gözyaşının tadını ararsın, sonsuz boşluğa fırlatıldığın o anda sadece bir şimşeğin gürültüsünü duyarsın, bulutlar dağılır, kendi buğunun içinde donar, kalırsın. Sen gitmezsin belki ama dünyan değişir, kendiliğinden olur her şey, zaten başka türlüsüne de mecalin kalmamıştır.

03.12.2025 13:00
Nevin Akbulut

blog

Dönüşsüz

Her sabah birilerinin daha önce gördüğü düşleri yüklenmiş bir tasarı gibi uyanıyorum.

Aramızda gerçekler var, farklı hikâyelere ait olan. Cümleleri yan yana getirsek bile bizi birleştirmeyecek şeyler var. Bazen o çok beklediğin şey olmayınca, bundan sonra ne olursa olsun, seni hiç ilgilendirmiyor gibi oluyor artık. Bu hikâye bile bizi ilgilendirmiyor, kendi içinde donup kaldı, buzlandı, taşlandı ya da başka denizlere aktı gitti ama burası hiç mühim değil.

Yalnızca benimsediğin bir dünyada olmak, kafesini tanımak, dahası buna alışmak. Kafesin dışındaki hayatı yok saymak. Her şeyi olduğu gibi anlatacağım diye, bazı harfleri yutmuş, birazını da evde unutmuşum sana gelirken. Yanlış anlaşılmaya ben böyle hazırlandım işte, doğrusunu söylemek gerekirse dünden razıydım, düşünsene sen bir de her şeyi dosdoğru anlayacaksın. Aklını kaçırırdı insan. Kelimelerin yetememesi değil, asıl bazı hikâyelerin eksikliğiydi içimdeki yangını savuran, kül gibi bir şey olurduk hikâyemizdeki uzantılar birleşseydi, yaşanır, tükenir, biterdi, kolayca, kimse nefes almak için bu kadar uğraşmazdı. Çağrıldıkça sana kendimi tutamadım, tanıyamadım, adımdaki boşluktan, bir yol bulur giderim zannettim, çıkılamaz olduğunu unutup bu dünyanın, bu yolun, ancak düşülebilir, yuvarlanılabilir olduğunu umursamadan… Yazdığım her şey çirkin bir gölge gibi düşerken üzerime, yetememek, sende çoğaldıkça içime sol yanımdan çarpan. Birbirini unutamayan harfler var hâlâ bu şehirlerde, yine de tamamlanmış sayıyorum bu hikâyeyi, çocuk saydım anlamayışlarımı. Tam olabilmiş olsaydık, bu kadar ayak izi olmazdı, yollar gidişlere kapalı olur, sadece parmak izleri olurdu. Buradan anladığımı say, içime sorma, içimin bilmediğine inandı aklım ne zamandır. Daha iyi sloganım yoktu ellerinden başka, hangi örgüte mensuplardı bilmeden, neye dokunduklarını görmeden, neyi sevdiklerini umursamadan. Ellerimi tuttuğunda nasıl da saftı zaman, en az bırakıldığındaki masumiyet kadar.

Sessizliğinde gizli kalan o yorgunluk artık hiçbir şey anlatmıyordu. Ölümünün yorgunluğu vardı omuzlarında, bu da gayet yeterli bir nedendi gitmek için. Kendini anlatamadığından şu zamanda, uğurlama vaktin gelmişti belki de çoktan, kendini kapılardan, camlardan ve sokaklardan. Tüm kapıları itinayla itip, kendi ardından kendini, bundan sonra olabilecekler ya da olmayacaklarla uzaktan ve yakından, içinden ya da dışından hiçbir ilginin olmadığının açık ve net bir biçimde, biçimlenirken yokluğunda, incinmelerini dindirecek yer de bulamadığından, hem hayat biricikti en az herkesinki kadar… Birkaç hayat varmış da yeniden gelecekmişiz gibi bunca hırpalanmaya gerek var mıydı? Herkesin kendine soramadığı sorular birikiyordu sanki zihnimde ya cevaplarım yoktu ya da gerçekten sorular cevaplara göre orantısızdı. Olduramadığım her durumun, neticesi yoluma taş koyuyordu. Taşları ezemiyordum… Şu aslı, astarı olmayan, sentetik harikalar diyarınız… Nemli bir depresyondan içime fırt diye çektiğim, tek hamleyle yutkunduğum, tanıdık ama çabuk sızan rutubetli ve azap dolu bir şeydi yaşamak; eskimiş, kekremsi ve köhnemiş. Geriye yanına yaklaşılamayacak kadar sızı dolu bir çürümüşlük kalmıştı, o an, zamanın içinde bir yerde artık koktuğunu bilmiyordu, an kokmuştu kendi içinde, haberi yoktu, yaşamın içine karışınca kokuşmuşluğu fark edilmeyecek, yaşadığını zannedecekti, durduğu yerde çürürken.

Adımda şapka koyabileceğim bir harf yok, o yüzden kelimelerimin üstü açık hep. Bir ara devrik cümleleri seviyordum, onca anlamsızlıklarına rağmen bir anlam bulmaya çalışıyor, anlamı yoksa da mana yakıştırıyordum. İçi boş neyi bulsam böyle yapardım, belki senin de için bu kadar boştu, tıpkı o devrik cümlelerdeki gibi. Anlam bulup, yerleştirmek bana kalmıştı sanki, üzerime elzemmiş gibi. Bunca vasatlığın içinde, gizli bir anlam yakalamaya çalışacak kadar saçma şekilde umutluydum. Çok yoruldum sonra, içimdekilerle birlikte.

Bir zaman geldi sonra. Şiirimin ortasından geçen ahlar bıçak gibi kesti şiiri, bir tarafı bilinmez bir diyara, tüm kaybolmayı bekleyenlerin istediği yere, diğer tarafı da düştü, ustura gibi kesti harfleri, şimdi kimse şiirden anlamıyorsa belki de bundandır, geriye kalan şu anlamsız sayıklamalar, kelimeler hiçbir anlama gelmiyor artık, bir hikâye etmediği gibi… Eski kelimelerden konuşuyor gibiyiz, birbirimizi anlayamayacağımızın en yalın kanıtı bu. Böyle bağlandım manasızlığa, içindeymişim gibi, içindeymişim gibi oldu, bileklerimizi kesip, kanı birbirimizin kanına karıştırmak gibi bir bağ. Yollar istedim, ruhumla birleşen yollar, burnunun dikine giden yollar, sonsuzluğa uzanan yolculuklar. Kalpleri olmadan nereye varabilirdi insanlar? Hayaletleri atabilsem bir sonraki istasyonda ve peşimden gelmeseler artık… Korktuğumdan değil de, hoş görsünler ama taşıyamayışımdan, ben onları uzun zamandır hoş karşılayamıyorum çünkü. Her hayalet kendi içinde bir hikâyeye sahipse zaten, başını, kalbini, omzunu, ellerini alıp gitsin bilemediğim yollardan. O zaman belki bilinir olur her şey, görünür olur, yoksa kilometrelerce uzanan yollar neye yarar? Bu kadarcık aklımla ve çokça sızıyla nereye gidebilirim? Varmak neresidir nasıl bileyim…

Ne çok seviyoruz bol siyahlı şiirleri, üzerimize bol gelen elbiseler gibi, içimizi saklıyoruz belki her bir mısraının içine, yoka bu keder yiyip, bitirmez miydi insanın içini? Hak verdiğim şeyler var, boyumu bir nehir gibi aşan özlemlerle, yoluma gidemez oluyorum ayaklarıma dolanan kapkara mecburiyetler. Uyuttum içimde, unutmaya çalıştığım ne varsa, iyilikleri, yapmacık melek yüzleri ve kapkara kalpleriyle derin ve uzun bir uykuya bıraktım hepsini. Bende kalmasın, gidecekse giden, zamanın acımasızca parçaladığı yanımı sana bıraksam, içimi tutan şeylerin baygınlığıyla, elimi tutan kalemin bırakmamasıyla, dilimin tutulması ve gözlerimde kaybolan sözcüklerle anlatamamak, kederin garip bir oyunu bu. Gittiğimde kış olacaktı, hiç kış bırakmadım henüz sana, hissedecek başka da bir şey bırakmadığım gibi, simsiyah bir anın içinde, bir daha hiç, tüm hissedilemeyeceklerle beraber bilinmezliğin zehrini tattık, tadı siyahtı ve bu başka bir hiçti. Parçalandık ama bölünmedik, bu da ölmek gibi bir şeydi, zehri atamayınca, hasarlı bölgeden kurtulamayınca, hastalıklı o yaradan kurtulamayınca. Reddedemeyeceğim şeyler vardı içimde, onaramayacağım kıpkırmızı kesikler, baktıkça iyileşmiyor, ilgilenmeyince büyüyordu. Kendimi içimden atmama ramak kalmıştı, kalbimin bir hayali daha kaldıracak durumu yoktu çünkü renkler değişmiyordu, kesikler geçmiyordu, anlayamadığım şeyleri anlamamakta ısrarlıydı aklım çünkü aklımın da içi almıyordu. Kimsenin yardımı olmadan kendimi yakabilecek kadar kıvılcım birikmişti içimde, dokunulmazlığım bundandı, bunca yağmurlu gözyaşına rağmen içim yangın yeriydi, her katlanamadığımda hatıralarımı içine attığım, küllenmesini beklediğim ve izlediğim, bir sonraki dayanılmaz buhranıma kadar, içimdeki bu hançer tetikte bekleyecekti, tehdit gibi.

Üstelik günler geçmeye devam ederken, bizli ya da bizsiz, senli ya da sensiz ya da bensiz.

10.10.2025 16:00
Nevin Akbulut

blog

Beyhude

Dünya denilen şu labirentten bile çıkmanın bir yolunu bulmuştu sezgileriyle. Bir türlü unutamıyordu zihninde, kaybolmak istediğini. Sezgiler belki de başa belaydı. Kapatıldığı alanın büyüklük ya da küçüklüğü önemli değildi, mühim olan hep orada olduğunu bilmesiydi ve kaybolamadığını…

Sarılınca geçecek masalları dolanıp, duruyor etrafta ve sarılmak bahanesine belki herkes de inanmış görünüyor. Kendimizle ilgili olmayan bir başkasının hayali üzerinden hayal kuruyor gibiyiz, gerçeklikten uzak ve sanki yine kendimizin olmayan bir hayatı zoraki yürütmeye çalışıyoruz gibiyiz, zaten artık birçok şeyde gibi olmak modası şu zamanın. Kendimizi gördüğümüz aynalar gerçek değil, o gülümsemeler bir başkasından miras kalmış, yaslandığımız sırtımız bir başkasını daha evvel ardında bırakmış, bizden geriye ne kalır ki? Birkaç serseri akşamdan, litrelerce içecekten ve saçma sapan mutlu zannettiğimiz fotoğraflardan başka, ağlamayı kaldıramayanların gözyaşlarının ağırlığı altında ezilirken, ağrımaması, belki de hiç insan olmamamız gerekiyordu.

Artık tesadüflere bile denk gelemeyecek aşklara çıkaralım ağzımızda şiir kokan cümleleri. Kopkoyu zamanların aydınlattığı bir çift gözle bulalım yolumuzu, kaybolursak da ne güzel olur. Kaybolmadan varamayacağımız yerlerimiz var, kendi içimizde krokisini çizdiğimiz, özenle ve küçük bir neşterle, tanıdık bir izi sürer gibi, dikkatlice. Bu yolun bizi nereye götüreceğini düşünemeden hiç. Artık hiçbir şeyin iyi gelmeyeceğine inandığımız gecelere kaldıralım kadehimizi ya da kaldırmadan direk midemizden içeri bırakalım, doymayacak sözlere, yazılmamış şiirlere, yazılsa bile yetemeyeceklere… Hep aynı yerden gülümserken, hayata karşı aynı arsız pozu vermeye çalışmak bir çeşit aslında “yalnız değilim”dir’i sadece bir kelime olarak bilirken… Ama öylesine yalnızdır ki; her kimin yanında olursa olsun, aynı şekilde gülümser, mimikleri aynı şekilde kıvranır, çok sevindiğinde bile gülümsemesinin tosladığı bir duvar vardır sanki oraya gelince durur, bir kilit vardır belki yüreğinde, ne yaparsa yapsın, açılmayacak, bir esaretten başka bir şey değildir belki bedenindeki kas sisteminin hareketleri. Başkalarına anlatmaya çalıştığı şey, kendini inandırmasından geçer, ne kadar anlatırsa o kadar inanmıştır, ne kadar susmuşsa o kadar kendi içini örselemiş ve umursamamıştır ve en çok da böyle olduğuna inanmış gibi yapar.

Olanaksız şeylerin ilerisine kadar gidebildiğinde gördüğün o şeffaf şeyi ne yapacağını bilmiyorsun, anladıklarını nerede biriktireceğini, söylemen gerekenleri nasıl harcayacağına dair fikirlerin ne zamandır uyuşuk. Asla sana ait olamayacak şeyleri sahiplenişin, hem de bu derece kurabileceğin tüm cümleleri ağzında kurutuyor. Tarifsiz kelimesinin anlamını birkaç cümleden başka yerde görmedim. Her gün aynı şeyleri yaşadığımız hâlde, yeniden öğreniyor gibi acemiyiz ve beklentisiz, tuhaf sorgulamalar geçerken beynimizle kendimiz arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışacak kadar çocuk, ama küçülemeyecek kadar da büyüğüz. Zamanın içine karışan bir şeyler vardı, bunlar aynı gibi görünüyordu ama zamana karıştıkça başkalaşıyordu. Bu yüzden belki de endişemiz, ne zaman nerede ne yapacağımızı bilememek. Kırılan tırnaklarını anında ısırma isteğin, içindeki o cız sesi. Yanındayken bulunduğum zamana bir türlü dönememek, o korku, o his, işte tam da böyle bir şeydi. Boyut değiştirmekten daha derin şeyler vardı aramızda, açıklayamadığımız ve sızlandığımızdaki o tatlı acı. Hayatla arandaki parazit değil de, bir parantez olmak isterdim, ikimizin de içinde olduğu, çıkmak için yeni cümlelere ihtiyaç duyulmayan, sadece içimizin aldığı şeylerin olduğu bir parantez ya da çember, diğer her şeyin dışarıda kaldığı… İçimde kedi olmayan bir şeyler tırmalayıp duruyordu kelimeleri, sırf bu yüzden, sırf adı olsun diye rezilce diyebilirim, boynumu bıçağa döndüğüm o zamandan beri, arkamı dönmeyi beceremediğimden, kalbime denk gelen o kesikler yüzünden dökülen şeyler, yere, her yere saçılan, sırf saçıldı diye saçmalaşan şeyler var içimde. Senin boyunu aşmayan dalgalar, beni sürükleyip götürüyordu, aramızdaki mesafe eşitsizlik değil, ulaşılmazlıktı. Benim saçlarımdan akan suların senin göğsüne bile değmemiş olmasıydı. Senin kalbin sakince nabzının kurallarına uyarken, benim kalbimin kuralları terk etmiş olmasıydı mesele, saniyeleri terk etmesiydi, saliselerle savaşırken, kolayca sekteye uğramasıydı.

Geç kalmadık ama belki de uzak yollara denk geldik, yanlış olduğumuz birçok şeyi düzeltemedik, üzerine yürüdük, içinin yanlışlarından ancak böyle uzaklaşıyordu kalbi uzakta kalanlar. Yanlışlara daha beter yanlışlar, olmazlar, yalanlar ekleyip kaçıyordu içinin yokuşlarından. Erken denilen şey, bir söz yitimi, doğrulanan, karşılığını bulan bakışlar, baştan hak etmediğin yaşamı çok sonradan hak etsen dâhi istemiyorsun, hak etmediğine öyle çok alışmışsın ki, hem herkesin de işine gelmiş bu, senin hak etmediğine inanmış olman. Yaşadığına inanmak için önce kabullenmek lazım, doğrular içimizi yaktı, uzaktılar, yaşam doğrulardan uzaktı, ben senden uzaktım, neye yakın olsam varabilirdim yanına, bilmiyordum. Yaraları tuzlamakla, geceleri saçmalıkla, sabahları yorgunlukla, içimi yemekle, bütün randevulara düzenli olarak geç kalmakla geçiriyordum. Herkes biraz kendine göreydi, biraz birilerine göre ya da zamana göre. Hiçbir yere göre, hiçbir kimseye göre değildim, kendime bile değildim, zamanın içine bir türlü akamamıştım.

Acımasız ve katı yüreklilerin içinde, bir tutam hayat suyu arıyor gibiyiz. Çoğu zamanda ne aradığımızı bilmeden susuyoruz, herhangi bir zehirden medet umarak, gırtlağımızdan süzülen her şeyin biraz daha bizi öldürmesini dileyerek, etrafına kör ama yolu bilerek, hep durmadan giderek, gırtlağından birden dökülen acıların tınısından yarattığın sözcüklere yine sığınarak, bu nefessizlik, milyon kerelerce, küçük ölümlerine nörolojik isimler uydurarak. Beynindeki sonsuzlukta yuvarlanırken, dışarısı sessiz ama içinde kopan gürültülerle, teşhis edemediğin sızılarla kıpırdayamayışlarına neden bulamayarak. Kirli aynalarda tertemiz yüzümü ararken, kaybetmek en çok hüznünü, ufalan yüzünü, bir cam parçasının keskin tarafına sığdırdığın kendini…

Neyi neden gizlediğini aslında hiç öğrenemeden gizlemişti nasıl sevdiğini… Eğer gizlemezse emindi başına çok daha kötü bir şey gelecekti. Çektiği tüm bu zorluklardan daha beteri ve kıyaslanamayan yanı vardı, biliyordu. Yokluğuyla bile varlığını ezip, geçmiş, tüm zamanını, aklını, kalbini doldurmuştu. Ne istese verebilirdi, lafta değil tabi, “ölelim” dese düğün, bayram olacaktı. Tüm bunları söyleyememenin eşiğinde kıvranırken, kendine yeni hastalıklar icat etmek zorunda kalmıştı, onun değerini başka hiçbir değerle ölçemeyeceğini anlayınca yaşadığı o ağır hüzünle sarsıldı, hiç savaşa girmeden kaybettiği bir şeydi onun varlığı. Bundan sonrası tüm söyleyeceklerini susmak ve anlatamama yeteneksizliğinin ardına saklanmaktı, zaten konuşmayı da pek sevmezdi, etrafına sürekli bu mesajı verirdi. Ama bir yerden sonra nasıl dayanacaktı tüm bu susmalara? İçindeki fırtınayı hangi denize savurabilecekti, tüm bunların çaresini hangi şehirde bulacaktı? Bulamayacağından emin, dünya değiştirmenin yollarını ararken, kendini kaybetme derdine düştü. Kaybedemeyince daha da delireceğinden emindi. İçindeki tertemiz duyguları çöpe atmış gibi hissederken, içinde yaşatabildiği tek şey o kokuydu. Onu da hem silmek, yok etmek, hem de hiç unutmamak istiyordu, belki de dünyada geri kalan tüm zamanının en zor ikilemini yaşıyordu.

Nevin Akbulut
06.08.2025 16:00

blog

Galibayım

Nankörlük anına denk gelmiştim zamanın, kolay harcanacak ve tüketilecek bir şeydim içinde.

Yerini yadırgamış rüya gibiyim, görülüp, görülmediğimi bile bilmiyorum. Belki de hiç fark edilmeden o uyku yığının arasında donup kaldım. Var olduğumdan ya da yokluğumdan şüpheye düşen sadece bir kişi var, o da bu rüyayı gördüğünü zannedip, yine her zamanki gibi uyandığında unutacak. Olmasam da olurdu, olmuşla ölmüşe çare yokmuş ya, ne oldum, ne de öldüm. Bu yüzden mi bunca belirsizlik ve gereksizlik? İnsanlar acımasız doğduğumdan beri, sen bile zalim, ben şanssız. Daha ne olsun bu çağda…

Güneş her gün doğup batarken, her şeyin sürekli olacağına olan inancımız duruyor içimizde bir yerde, yeniden, yine aynı hataları, denenmişi denemeyi bu cesaretle yapıyoruz sanırım. Kırıldığın yerden yeniden iyileşeceğini, yeşereceğini zannederken, o kırığın, örselenmenin aslında orada olduğunu hep içimizden bildiğimiz hâlde saf bir umutla, “belki” kelimesine bağlılığımızla çıkıyoruz yine meydana, meydan bizi yeniden incitmek üzere çoktan hazır bekliyordu. Üstelik tüm yaralarımızla, yaranın olduğu yerden iyileşemeyeceğimiz kesinken, nasıl bu kadar inat ve inançla aynı yerden iyileşme umudunu taşıyabiliyoruz bilmiyorum. Herkesin bir belki’si var, olmazsa olmazı, umut gibi tutunduğu bir şey, “belki kırıldım ama iyileşir”, “belki hayal kırıklığına uğrattı ama tamir edebilir”, “belki öyle yapmak, demek istememiştir” gibi… Kimsenin kimseyi onaramayacağı ilk kırgınlıktan belliydi üstelik üzerine yirmi bininci kez aynı saflıkla kırılmaya teşne olmanın bu zamanda karşılığını bulamıyorum.

Bildiğin şeylerde bile emin olamama hâli, hep bir hata keşfetme durumu. Dünya bu, seni de herkes gibi güvensiz birine dönüştürdü. Belki de zaten olduğumuz yerde hiç renk yoktu. Olamaz mı? Belki de biz uydurduk tüm renkleri rüyamızdan ve daha fazlasını. Gri bir ayılış mıydı bizimki? Hangi zamana açılıyor ya da kapanıyorduk, muhtemelen biz aslında sadece renk körüydük… Bu bile yenilebilir bir bahaneydi tüm ruhsuzluğumuzun içinde. Bölünmüştüm, böylece çoğaldığıma ve maddenin üç hâli olarak parçalanıp, dağılacağıma emindim. Korkuyla değişikliğin ihtişamı arasına sıkışıp, kalmıştım. Bir yanım, diğer tarafımdan gizlice, saklı ve tehlikeli işlere kalkışabilir miydi tek başına?

Sisli bir gece yarısı, unutulan fotoğrafları uğurluyoruz, birçoğunu severek, bazısına gülerek ya da ağlayarak. Anılar zamanını yaşayıp, o ânın içinde kalmalı diye düşündük hep. Onları yaşamayı bıraktık, kendi hallerine, çoğalmadı onlar da, azalmadı da ama yine de az değillerdi. Uğurladığım fotoğraflarının içindeki hayalindi, diğer türlüsü katlanılmazdı. Bugünün yarına uğrayacak dermanı yoktu, biz de taşıyacak kadar yürek yememiştik. Buzla buhar arası konuştuklarımız, sustuklarımızı geçer diye iddiaya tutuştuk, biraz buhar, bir miktar duman olduk. Kaybeden yine zamansızlığımız oldu. Ezber bozan alışkanlıklarınla, eskilerden bir hikâyeye mahsuben tutulmaların ve tutunamamalarınla, öyküsüne öykündüğün her yerden kırılıyorsun. Gece susmak demekti, uzaklar suskunluk demekti. En çok bunu özlüyorsun, sessizliği ve puslu geceleri. Yeterince yontulmayınca heykel taş, insan da yeterince sevmeyince hiç olurmuş. Yakamozu denize düşen o gemi resminde, ressamın elinden gelmeyen yansımalar vardı, aramızdaki bulanıklık, belirsizlik, ulaşılmazlık tam da böyle bir şeydi. Bazı şeylerin o anlamlara gelmediğini anlayınca, gerçeğin tam ortasına düşüyorsun, seni tutacak kimse de olmadan.

Bize şarkılar bulduğum akşamları, şarkının içindeki geceyi seviyordum, yıldızlar bu kadar uzak diye onlara tutuluyordum, zaten tutunamadığım her şeye bir miktar tutulurdum. Tersliğimin izahı vardı, makuldü, hatta bana göre biraz makbuldü. Ama serin günlerimin açıklamasını yapamıyordum, suskunluğumu biliyordum, durgunluğumu tanımıyor, anlama kabiliyetimin ağırlığı altında eziliyordum. Hiçbir şeyin sükût hâlinde olabilmesine alışmamıştım. Tüm iyi dileklerim kaçırdığım uzakların yollarında, trenlerin vagonlarında, tanımadığım rüzgâra kapılıp, kaybolmuştu. Hayat bu kadar donuk, insan bu kadar sıkılgan ve ben bu kadar galibayken çaresizlikten ağlamanın da bir şeye yaramayacağını biliyordum artık. Çok şeyler anlatmak istedim zamanında, sesimi bilirim, içimi tanırım, kendimi anlarım zannettim. Hiçbir şeyin hiçbir yere ulaşamayacağını bildiğim hâlde. Senaryonun gereğini yerine getirir gibi, rol icabı doğdum, bu hikâyeyi bitirecektim, her şey birbirine karıştı, kimyadan soğudum.

Çok kişilikli semtlerin, ne kadar az olursa o kadar iyi dünyasından geldim. Sesim, hani’li zamanların hayal kırıklığında kısılıp kaldı. Hâlden anlamaz bir zaman, bir yerdi artık dünya, her şeye rağmen, çıkılmaz sokakların müptezelleriydik. İçimdeki umutlar, dolapta çoktan unutulmuş ve yitirilmeye yüz tutmuş olgun meyveler gibi çürüdü. Kıpırtısızdım, az daha ölecektim. Ölmeden canlanamayacağız belki de. Hayalet gibi o sokaktan yine kaçıncı geçişim unuttum, çantamda ikinci el kitaplarla, içimde çoktan eskimiş ayrılıklarla. Her sabah tüy gibi geçiyorum, kimse bakmıyor, bakan da görmüyor zaten. Zamanın içinde sıkıştırılmış bir ayraç gibi arada, derede nefes almaya çalıştığım için, hiçbir şeyi ayıramadığım gibi birleştiremediğim için ya da düzeltemeyeceğim için görünmez oluyordum. O mağrur gerekçe, izleseler de görünememe mağrurluğu, dilim dönmüyordu gitmelere, telaffuzu olmayan o hüzünlü bekleyiş, içimde kırılan her şeyin melodisiyle birlikte tüm susuşlardan sonra içime dönüyorum, ruhu yontulmuş, kalbi görmekten yorulmuş bir bilge edasıyla… Ve semt isimleri geçiyor aklımdan, tabelalar, sürekli istemeden de okuduğum şeylerin beynimde yer etmesi, anlamlı, anlamsız kelimeler, beğendiklerim, her şey. Bir semt ismi bile bazen ne çok şey hissettirir, için titrer, özlemle dolar, sarılırsın, en yakınına sarılır gibi, sarmalar seni. O anda, o sokağın içinde yaşadıklarındır aradığın, artık bulamayacağın, gidemediğin devrandır gurbetin, gün olup artık devranın dönmeyeceği demdir bu mevsim. Ulaşamazsın o yere bir daha, aynı değildir, hatta hiç değişmese bile, adı bile değişmese başkadır. Bir saniye öncenin yenisidir artık, zaman gibi. Ne çok saat var oysa zamandan kaçılmıyor.

Sussun diye uğultular, çıkmıyorum tepelere. İçimde kendi hayatından kaçmayı isteyen bir çocuk, bu da zaafım, o kadar olsun, belki başka bir hayata ışınlanırım masalları, her zorlukta içimden denediğim. Uçsuz, bucaksızlık hem korkutuyor, hem de içine çekiyor beni. Yılların günler gibi geçtiği bunca zaman sonra artık gelmeyeceğine dair hikâyeler uyduruyorum, içinde bahaneleriyle birlikte. Yine de hem gelmeyeceğini biliyorum hem de bunu aklımdan çıkaramıyorum. Bu durumu hangi mevsimin içine saklarım ya da hangi hikâyeye gömerim, hangi yollara, düşlere, uzaklara savururum bilmiyorum. Tutunamadığım anlarda mucize gibi çıkarsın diye çocukça hayallere kapılmıştım, içimde hep inançlı ve azimli bir çocukla büyüdüm ben, ama o çocuk gitti şimdi. Tutunabiliyorsam iyi kötü, bunun kimseyle uzaktan yakından, sağdan soldan ilgisi yok biliyorum.

Hatırlamadıklarının hiç unutulmayan hikâyesinden geliyorum ben. Adımı değiştirsem, sanımı, zamanımı… Sanrılarımı büyütsem, sancılarım büyür durmadan. Dünyaya açılan balkonlardan hiç bakamadığım gibi, rutubeti bol, muhabbeti az, kahrı çok odalarda tecrit ruhumu, zaman içinde silinen gülüşümü, eksilen diriliğimi, içime hapsettiğim iç çekmelerimi… Ve hatta yaşımı bile değiştirsem, hiç yaşamadığım o yaşlara gelsem, unutabilir miyim tüm kalanları? Tabelalar bile geçip gitmiyor gözlerimin önünden, aklımın içindeki boşluğa yer ediyor hepsi.

Her cümle bir diğerinin takibindeydi, fark edebilen şansız ruhlarda… Dünyanın cefasını çekeceğim bir hatırı kalmadı artık ne de hatırası.

19.06.2025 Perşembe
Nevin Akbulut

blog

Zehirli Karmaşık

Yaşamaya bunca çabalamak, ölmeye de devam etmekti.

Kalbime yapılanlar, kemiğimden ayrılan etim bile yapmamıştı bana. Yan yana durduğunu zannettiğimiz gövdelerimiz içinde birleşen sadece yalnızlıktı. Yalnızlık ne derece birleşip, bütünleşebilirdi ki? Sabahına erdiğimiz soğuk kış günlerinin bıraktığı zehirli karmaşık, öfkeli ve anlayışsız, plastik ve strafordu. Biri diğerine sevmeyi nasıl olsa öğreteceğim diye çabalarken, diğeri hırpalamak için mücadele ediyordu, hayatındaki eksiklik ya da fazlalık her şeyin hıncını ondan çıkarıyordu. Üstünü de gözyaşları ve acıtacağına inandığı kelimelerle tamamlıyordu. Tamamlanamayan şeyler vardı, tam anlayamadığımız, anlatma cüreti, gizli cesaretin içinde tutukluk yapmıştı. Hiç sahip olmadığı bir şeyi kaybedecek gibi ürkekti cümleler, yavan ve yabancı. Birbirinin kanını içmiş, canına kast etmiş gibi sonrasında yıllara yayılan o amansız ve zamansız öfke. Zamanla duruldu, kimse kimseyi arayıp, sormadığı için, o zamanın bir yerinde dondu kaldı her şey. Düşününce var olacağına inandığı yıllar çok geride kaldı, düşünmek şimdilerde hiçbir şeyi yerine getirmiyordu, bunu biliyordu. Bazen kendine azap çektirmek ister gibi delice düşünüyordu. Gelmeyeceğini bilerek ve bunun ardına saklanarak.

Çok zorlanarak inşa ettiğim hayallerimin üzerine birileri, hiç zorlanmadan beton döktüğünden beri keçeleşmiş bir karanlığın içindeyim. Gözlerime bakınca karanlığımdan bir ışık ya da kıvılcım çıkar diye umuyorsunuz ama gözlerim artık karanlığa da alıştı ve bu karanlıkta aslında her şeyi çok daha net görebilme yeteneğine sahip oldum. Kıvılcım yok, ateş yok, ışık yok, her şeyimi kolayca içimden ve ellerimden alan her neyse karanlığımı görüp de söküp, alamayacak içimden. Delirdiğim müzikler sussa bile, kafamın içinde durmadan çalıyor. Çiçeksem eğer, soluşum yakındır, güvence gibi bir teselli bu bana.

Görememek kime göre, neye göre biliyorum artık. İsteyerek görmeyi istemediklerimi kendi hâline bıraktım. Bulutlara bakıp, çok şey düşündüm, bu mevsim çok uygun bunun için. Bir kısmını topak hâlinde aldım gökyüzünden, kıvırdım, kuru yaprak gibi. Her şeye benzetebilirim inancı büyüdü içimde, en çok da uzaklara. Başka bir yer bulup ölene kadar bununla yaşayabilirim, bulma durumu, beklemeyle eşdeğer. Biraz daha kalsam orası da istediğim her şeye benzeyecekti eminim.

Herkesten gizlediği derin bir yası vardı, ayak uyduramıyordu acısına. Dokunulmaz ve dokunulamayacaktı. Ruhundaki bu açlığın neresini doyuracaktı? Saldırdığı gizli tenlerden, karşılığında parçalanmaktan öteye yol var mıydı? Geçmişin yer ettiği bilinçaltı, şimdinin içgüdüsüyüm, belki biraz zaman, zamansızlık. Işıksız tenha o yolda, kalın duvarların önündeki o yakınmadan payımıza düşen duvarları da almıştık, bir ömür kendimizi kapatmak ve taşımak için. O darmadağın tıkanıklıkla boğulma arasında sarf ettiğimiz birkaç kelimeyi bir daha hiçbirimiz kullanmayacaktık, tek kullanımlık, o ânın kelimeleriydi.

Kalbinden çıkan seslerin anlamsızlığından anladım bir yerlerin açık olduğunu ve aklında yeterince kaçıklık olduğunu. Bu sızıntı arasında, sarsıntıyla birlikte, içinden geçen olur olmaz sözler, boşluklardan sızıyor ve hak edilmeyen yerlerde heba oluyordu. Bana da dokunmuştu öyle bir benzeşme sözcüğü. Diğer her şey zamansız akıp gidince, gözlerime çarpmıştı bu sözcük, hunharca. Acıdı mı o an bilemedim, belki çok sonra farkına varacaktım. Çıplaktım ve sızdığım o gecede pencereleri açık kalmıştı içimin, içimin içi görünüyordu, neyin içinde olduğumu bilemeden daha, içimi açmıştım, üstelik içim bunu alır zannetmiştim. Kalbimin gürültüsünden ne niyet okuyabiliyordum, ne aklıma kulak verebiliyordum. İnanç ile inanmamak arasında debelenirken, neye inanmayacağını henüz çözememiş bir ruh gibi çürüyüp, gidiyordum.

O andan sonra gökyüzü sanki hep ağlamaklı, ormanlar ağaçsız, ateşler alevsizdi. Hangi yana yağmur yansa, o yana dönüp yüzümü ağlardım ondan sonra. Bir insan üzerine gelen duvarları göğüslüyorsa tek başına, aşk olmasa da olurdu, olsa da geç kalırdı. Ayışğının gelmediği gecelerde, gökyüzüne teslim oluyordu avuçlarım sabaha kadar. Beyaz kuğuların zarifliği sabahların kalbini deliyordu, yeryüzünde umut; akşamdan kalma masalarda ağız dolusu susuluyordu, beni kendime vermeyip, esir alan zamana bağırıyordum bıçak kesiği sesimle. Bitmiyordu sırlar bu yüzyılda, bir ağacın gölgesinde oturamıyordun rahatça, kıyıya vuran o dalga, ağzında küçücük bir balığı da beraberinde getiriyorsa, yaşamak yine geç kalıyor zamanına. Dalga diniyor, balık ölüyor, akşam oluyor kıyılarda, nereye sığınacağımı bilmiyorum, nereye sığacağımı da. Hiçbir ateş ısıtamıyor nicedir, hiçbir örtü gizleyemiyor bu sancıyı, insan gölgesine ne bırakabilir ki ölümün olduğu yerde…

Zamanın bir yerinde saçım okşanınca kalbim doyar, gözlerim sevilince dudaklarım sevinirdi. Ellerim susmuştu, sanki mahşeri ateşi tutmuş gibi, dokunmuş gibi, almış içine yutmuş gibi. Ağlamak, söndürebilir miydi şimdi bu ateşi bizim buralarda, kim bilecekti? Bu yangını ben başlatmadım, bu ateşin de bana değmemesi gerekirdi, kaç nesil geriden gelen birinin saçlarında başlamıştı alevler, şimdi kendi ayağımızla kendi beşiğimizi salladığımızda kulaklarımıza dolan dua fısıltıları, ateşten koruyamıyordu bizi. Yüreklerimizde koşan atlar, beyaz diye mi ayakları bu kadar kirleniyordu? Haddimizi aştığımız düşünülüp, söylenince, binip, şu güzel atlara gitsek, şu zamanı aşabilir miyiz? En azından bu kısmını… Devirebilir miyiz dünyayı, bir defa daha altüst etme pahasına ama duvarlar var her yerde, yıkılsalar da var, üzerimize örülen ama ruhlarımızın örtüşmediği.

Böyle kalsın, aramızda yalanlar dolansın.

Uzak yazlar yakınımızda artık, tıpkı yıldızsız ve soğuk geceler gibi. Olsaydın belki mutsuz olurduk, diğer her şeyin dışında, mutsuz olduğuma değerdi belki. O yazdıklarım orada kalsın, bu yazamadıklarım burada. Ne kadar güçlü olduğumu; şu hayata ve şartlarına bu kadar uzun ve fazla dayanabildiğimden, yaşadıklarıma katlanabildiğimden anlıyorum artık.

Dağları çıkarsak geriye ne kalırdı dünyadan? Duvarlar daha mı kolay yıkılırdı? Uyuyacak her şey hafifler belki ama bizim üzerimize dağlar geliyordu, bir duvarı sırtladın, bir duvarı da diyelim ki kucakladın, dağlara nasıl gücün yetecekti? Alevdi, suydu, hayaldi, hangisini bilecektin sır diye? Neyin içinde bulup erecektik hakikatin gizine? İçine dokunuyordu içmeler, orman gerçekti, dağlar doğru, kendi rüyandan kaçabilme cüretin tebrike şayandı. Bir kez daldı mı batmadan çıkmıyorduk, yaban otların morundan geçilmiyordu her bucak. Kör noktada boğulmalar, karanlık hırçın, fazla erk, fazla soğuk, yüzyıllardır donuk gibiydi, tanımlayamadığım, tanımaya kalkışmadığım, upuzun sürecek, asla geçmeyecek, öldürmeyecek ama imkânsız bir kahır yiyecekti şah damarımızdan başlayıp gövdemizi. Boşluk buradan başlıyordu, boşluk dağların birbirine küsmesinden, onaramayacağın o bulanıklık, iyileştiremediğin, artık ne renk olduğunu bilemediğin artmış sabahlardan, artık şahlandıramadığın içindeki o suskun attan.

22.05.2025 13:00
Nevin Akbulut