Browsing Tag

sonrasızlık

blog

Sonrasızlık

Hayata katlanabilmek için bu kadar çok rüya görüyorduk, gerçeklerimize bir tür tatlandırıcı, bir şirinlik gibi ilave olarak geliyordu rüyalar bize. Hep rüyada kalsak olmaz mıydı sanki? Belki bir yerlerde rüyalarına girip, bir daha çıkmayanlar da vardır, belki bir gün biz de gideriz oralara…

Acayip şeyleri neden bu kadar merak edip, seviyorduk? Belki de rüyalarımızdaki o saf yerden tanıyorduk onları, içimize yakın buluyor, önemsiyorduk. Hep durmadan akan bir zaman ne kadar da yorucuydu, herkesin en az bir müddet durmaya, kalmaya, ara vermeye ve soluklanmaya ihtiyacı vardı. Durdukça zamandan uzaklaşıyor, kendime bir alan yer etmiş oluyordum. Zamanın ayarı bizim fark edemediğimiz anlarda, bir yerlerde kesin bozuluyordu, yoksa bu kadar hızlı akmasının ve bazı anlarda hiç ama hiç geçmemesinin bir açıklaması olabilir miydi? Her şeye hem uzak hem de yakın olabiliyordum, belirsizlikti belki beni durduran ve kendime bağlayan. Her şeyin konuşması demek, sessizliğin yokluğu demek değildi burada. Şehrin ortasındaki şu hiç dinmeyen gürültünün içinde bile bir sessizlik vardı, yalnızca içimizin bildiği. İnsan bir sürü sesin içinden kendine göre en güzel olanını da çekip, alabilirdi, pekâlâ istemediği sesleri duymamayı öğrenebilirdi tıpkı görmek istemediklerini görmeyeceği gibi. Kaldığın hâlde sürüp, giden şeyler vardı, kokular mesela, bulutların havada asılı kalışı, zaman. Deniz dalgalarının kıpırtısı, derin uykuların mahmurluğu, güzel bir şey yaşadıktan sonraki o tatlı sersemlik, geçici olsa bile kalıcı bir hisle karışık, sızı bırakanından. Tüm bunlardan sıyrıldığını bildiğin hâlde hâlâ devam eden o rüya hâli.

Uyku belki de de bizi büyütmek için vardı, uyurken olduğumuz hâl uyandığımızda olmuyordu, hiçbir şey yapmadan bile değişebiliyor, başkalaşabiliyor, büyüyebiliyorduk. Gövdemize artık sınırlar yetmiyordu, ondan bu kadar rüya görüyorduk. Ruhumuz çürüyor, yenileniyor, eskiyordu, tıpkı bedenimiz gibi, içle dış birbiriyle bağlantılı, kendi içimizde yarattıklarımızın izinde gidiyor, soluyor, geri dönüyorduk, düşünceler gibi. Kendimizi doğuruyor, yaşam denilen şeyle boğuyor ve öldürüyorduk her defasında. Önceliklerimiz bir zaman sonra en sonrakilerimiz oldu, öncesizliklerimiz varsa, sonrasızlıklarımız da muhakkak olacaktı, yine de merkezde değildik hiçbir zaman. Bizim merkezimiz bize ait olmayan bir zamanda başkaları tarafından alınmıştı ve o günden beri kendi hayatımızda bile yoktuk sanki, herkes bir diğerinin başrolü, önemlisi, yakınıydı, uzak bildiklerinin bile. Olmayacağını anladığım her şeyden fersahlarca uzaklaşırken duruldum. Belki de bu yorulmayı durulma zannettim, orasını içimle tartışamayacak kadar uzağım artık içimdeki o yere. Ruhumuzdaki açlıktı bizi irileştiren, hep isteyen, alamayan, sonrasızlık. Kırgın ve küskündük, özlediğimiz zamanlarda dahi. Sürekli yeni umutlarla oluşturmaya çalıştığımız benliğimiz birileri tarafından kolayca sürekli parçalandı ya da biz kendi içimizde katlettik onu. Masumiyet öldüğünde artık biz de yaşamıyorduk, sadece zamana karışı koymaya çalışırken çürüyorduk, buna da olgunluk diyorduk. Oysa doluyorduk sürekli yaşadıklarımızla, yaşamayacaklarımızla, benliğimizdeki dehlizlerle, ruhumuzdaki onulmaz yaralar ve yuvarlandığımız anlardan çukurlarla. Durduğum anda düşmeyi ezberledim, iki ayağım yetmiyordu ayakta durmaya, öyle çok rüzgâr esiyordu ki her yandan, hangisinden kendimi savunacağımı, kendimi nereye saklayacağımı artık bilemiyordum, bilemeyince çocuk gözlerim çukurlaşıyordu. Başka gözlerle kendimize bakabilsek, bu bakışla gölgelenip, sönerdik. Bunu anlayınca görmeyi bıraktım. Görmeyince görülmemeye de alışıyordu insan.

Büyüdükçe rüyalarımız küçüldü, hayallerimiz ve cesaretimiz gibi, bilmek anlamının içinde yaşlanmak demekti. Böylece dünyaya saçıldık, saçıldıkça saçmaladık. Zamanın katmanları ne kadar kasvetliydi, her zamanın kendine özel bir kaosu vardı sanki içinde, o da kendini kusuyordu, biz tüm kusursuzluğuyla bu zamanı grisiyle yaşıyorduk, aslında yaşamıyor, emiyorduk, üzerimize bulaşıyordu kederden örtüler, yorgun saatler ve karmakarışık yüzler, suskun ifadeler. Her şeyin tercümesi yoktu, her hissin içimizde yeri olsa da açıklanabilecek diye bir şey yoktu, çeviriler anlamsızdı, çevirdiğinde illaki başkalaşıyordu o duygu o an, anlatabildiğin kadar yoktun, anlatamadıklarınla da vardın. Başka bir evrenden bakabilsek kendimize belki görebilirdik tüm içimizi. Saflığın kırılganlığını, hayallerin yapmacıklığını, çocukluğunu, şımarıklığını. Başka yerden bakamayınca duruyordu insan, kalıyordu, gitse bile hiçbir yere varamıyordu, bu soluklanmalar boşuna, bu yorgunluk, bu gözlerdeki fer. İçindeki güzellikler bitince büyür insan en çok, içindeki saflığı yitirince değişir, zaman içinden çıkamadığımız bir ıslak, siyah bir nehir. Sürüklendiğimiz ama bir türlü boğulamadığımız, kaybolduğumuz ama gidemediğimiz, sindiremediğimiz bir yolculuktayız dünyanın midesine giden, hatırlayışlarımız bile hasarlı, bozuk, yarım.

Kimsenin duymayacağı bir söz söylenmiş olur mu? Bazen o kadar kayıptır ki insan, kendi hikâyesini bile tanıyamaz, bir başkası yaşıyor hikâyesini diye düşünür ve burada artık ona yer kalmadığını hisseder. Sürekli içine çeken bir şey var bizi, ruhumuza saplanan, koyu bir karanlık, renklerinin öneminin olmadığı bir yer, karanlık ne renkti düşünemediğin bir zaman dilimi. İçi merak dolu, kasvet ve ağırlık yüklü, içi soğuk, ıslak bir rüzgâr her yandan gelen yalanlarla, ne yapacağını bilmeden büzüşüp kaldığın, ama bu uydurmalara uyacağın bir zamanın geleceğini bildiğin, bir yol çizmen ve bu karanlıkta daha da parlayan inkârcı fasıllarla en azından birine inanman gereken bir mevzi. Bu yerkürede olmak, üstelik bu zaman diliminin içinde uyuya kalmak böyle bir şeydi.

Kimsenin öğrenmeye uğraşmayacağı bilinmez zamanlardan, öğrenerek geldiğimi zannetmişim, bir sahrada, bol zamanlı, dar vakitli anların ötesinde, koşmak isterken dizginlemiş kupkuru kumlar beni. Zaman yoktu burada, olsa da aleyhimize işlerdi, sadece hatırlananlar vardı, yaşanıldığından bile şüpheye düştüğüm. Sadece senin hissettiğin bir şüphe yine de şüphe sayılır mıydı? Kimse saymasa da sana sayılırdı. İçimi sızlatan şeylerin hep günah olduğuna inanmıştım, unutacağım en güzel günah olacaktın sende, hafızamdan atabildiğim anda silmiş olacaktım günahımı kendi ellerimle. Rüya olması için çabaladığım her şeyin kâbus yığınları hâlinde üzerime düşmelerinden sonra, yakalanmışım yine kaçarken, tüm kâbuslardaki gibi, rüyalar değişiyor, değişebilir de ama kâbusların hep aynı olduğu o dönülmez ama sürekli dönen dünyada. Kısırdöngünün gerçekten de kısır olduğunun kanıtı gibi. Kurtulsam ölecektim belki de… Ondan mı kurtulamıyordum? Huzur o şeyin içindeydi, habersizce, duruyordu, gitsem bile hep aynı yerde durduğum gibi. Koyu bir şarabın köpüğünde uydurduğum masallara bir adım bile yaklaşamazken, senden uzaklaştığım her anda, çile gibi kendimden de kaçarken, hiçbir yere varamamanın döngüsü içimde, saçlarımda, bileklerimde, deliliklerimde… bunu susturmayı beceremedim, içimin çığlığını da terbiye edemedim, düzenleyemedim, düzeltemedim hiçbir şeyi. Dağınıklığın düzenine sığındım yerle bir olurken her şey, düzeltemeyeceğime göre biraz daha dağıtmakta ne sakınca olabilirdi ki hem?…

Yine de biz o kadar da tükenmedik ama harika olan her şey, o anıların içinde kaldı ve kapandı orası, o güzel zamanlar buralara gelemiyor artık, biz de gidemiyoruz. Hayat bizi uzaklaştırdı tüm tatlılıklardan. Biliyorduk artık, bilirken büyüyorduk, sevdikçe insanın korkuları artıyordu, depreşiyorduk, ürkekleşiyorduk durduk yere. Korkumuzu kimsenin görmediği yerlerde çıkarıp karşımıza kuruyor, ayna gibi kolluyorduk onu. İkilemde kalmanın sonrasızlığı ve bu sınırsızlığın içinde bulunduğun hikâyenin masal kahramanının kayıp oluşu. Kurtaracak kimseyi beklemediğindeki o dik duruş, masalları da aratmadı hiç.

Nevin Akbulut
06.02.2026 13:00