Monthly Archives:

Şubat 2026

blog

Sıygı

Birlikte bir ömür düşlediğimiz şiirin, en önemli dizesi silindi.
Artık yoksun
Yeniden yazılamayacaksın
Şimdi şiirler konuşuyor
Biz susalım.

Beklerken kapkara bir sıvı gibi inen gecenin içinden korkularımla birlikte artık bir şey olması gerek gibi beklediğim sabahı, sabahın içinde seni, nasıl olsa sensiz gecelemiştim yine, gelmesen de olurdu gibi parlıyordu sabah önümde. Gözlerimi kapayınca ağırlaşan yapışkan gibi o ağdalı zaman ile, dakikaların saatin üzerine yapışıp kalmış gibi, hiç ama hiç geçmeye niyeti yokmuş gibi, saniyelerin bile sesinin çıkmadığı tüm o zamanla birlikte bekledim. Zihnime hücum edip, geceleyin düşünmeye uygun olmayan şeylerle birlikte, dinlemeye yüreğim yetmediğinden, sıkılmış gibi yapıp, atladığım şarkılarla birlikte bekledim. Halbuki tüm bunların içinde seni benden başka bekleyen bir şey yoktu, ben onları da yanıma katıp, yalnız değilmişim gibi yapıyordum. Bilmiyorum kelimesinin tüm ağırlığı ile, bilmiyorum kelimesinin aslında bildiğin ama diline dökmeye cesaret edemediğin için tam tersini söylediğim şeyler ile bekledim. Bilmediğimi anladım, bildiğimi unuttum. Hata yapmaktan korkarken, düştüğüm tüm hatalarla birlikte bekliyordum, güzel kelimelerin artık ulaşamayacağımız yerlere gittiğini anlıyordum, yine de seviyordum, o kelimeler yasak olsa da orada olduklarını, bir gün mutlaka kullanabileceğimi, ama bu arada kullanmak için hiçbir nedenin de kalmayacağını, içten içe, belki de sevdiklerim nefret ettiklerim olacaktı, belki bu nefrete kelimelerden başlayacaktım, hepsine bir bahane bulacaktım gizlice, onlar bile bilmeyeceklerdi. Anlamlarına başka manalar verecektim, zaten artık hiçbir şey olduğu anlamlara ait değillerdi, zaman böyleydi, her şeyin içi ivedilikle boşalmıştı, belki bu manasızlık bize, bu yoksunluğa ilham olabilirdi. Tüm sabırsızlığımla, sönmekten korktuğum o ateşle, acıyla ve can havli gülümsemesi ile bekliyordum. Bu kadar bekleyince elbette ki manası değişecekti beklemenin, daha derin, daha uzak, daha ruhanî, daha başka bir şey olacaktı, hatta bu beklemedeki anlam beni de aşacaktı, aşacaktı ama sana yine ulaşmayacaktı. İnsan anladığı kadar değil, hissedebildiği kadardı, hissizlikler sırasında ilk ona girerdin sende benim içimde.

Mecalim beni terk etmişti, aşkın da hâli kalmamıştı. Yan yana gelsek bile yan yana olmayacaktık artık. Bu mecalsizlik beni öldürür, seni de uzaklaştırırdı, o yasağın içine, yasak kelimelerden biriymişsin gibi, önümüzdeki bir yüz yıl ismini anmaz, hatırlamaktan kaçar, hatta bunun için aklımın içine beton bile dökerdim. Hiç tanımadığım, hatta tanıyamayacağım biri kadar uzaklarda olurdun zihnimden, nedensizce gülümserdim sonra, nasıl da unuttum seni diye. Zihin unutsa, beden unutur muydu? Ya da iç, neyi ne kadar boş verebilirdi?…

Bu kadar yağmur nereye sığar, nerede birikir, nasıl yağar, kendini nasıl bırakır yeryüzüne diye düşünürdüm bazı günler gökyüzüne bakarken. Görebildiğimiz kadar zannettiğimiz için her şeyi, aklın daha ilerilere gidemeyeceğini ayırt edebildikçe, ileriye de aklımızın ermeyeceğiyle ilgili bir his sadece, gereği böyle olduğu için ve yağmurlar da dâhil aslında bu dünyaya ait olmadığımız için, bunu fark edince tuhaf bir rahatlama geliyordu, saf, bembeyaz bir yalnızlık, gözleri kamaştırandan değil ama. Çiğliği sevmiyorum, çiğ ışıkları, çiğ kelimeleri. Pürüzsüz bir yalnızlık, hani dibi olsa, dibine kadar, dopdolu bir yalnızlık. Görkemli, kimseyi içine alamayacak kadar uzak bir yalnızlık. Artık dökülmeye uygun olmadığım yerlerde bırakmışım gibi renklerimi çünkü kendine ait olmayanı mahveder dünya, beni de sen. Bu kadar romantizme ne gerek var, pişmanım, değmeyeceğini hissedemediğim için, tedirginliklerimin tüm sorunluğunu buna bağladığım için, hiçbir şeyin aslında burada başlamadığı hâlde, kendi ellerimle bile isteye buraya bağladığım için, her tökezlemenin sonunda adını ağzıma almayıp, kalbimde hınçla geçirip, buruşturup, attığım için. Pişmanlığımdan pişmansın, en çok da bu dokunuyor içime. Kendimi kapıp koy veremediğim için, ruhumu bir parça olsun dinlendiremediğim, dinlemediğim ve huzur vermediğim için. İçimden geldiği hâlde sokaklarda haykıramadığım için, ne çok yittiğimin farkına bile varmadığım için en fazla.

Şimdi lüzumsuz bir yerden kalkıp, anlamsız bir zamanın içinde, tüm geç kalmış içtenliğinle, affıma sığınıyorsun, yapma, sığındıracak yerim kalmadı benim, zamanında tüm yanılgılara cömertçe yataklık ettiğimden. Olsaydı kendimi sığdırırdım oraya, bir daha hiç çıkmazdım. Şimdi ben de bunun için senden af diliyorum, en azından o kadarcık yerin vardır senin. Kalmıştır, gelmiştir belki beni azıcık da olsa anlayacağın zamanlar. Ama hevessizim, anla ama dinleme. Anla ama anladığını belli etme artık, bu hikâye başlamadığı gibi bittiği için, bittiği yerden yeniden hortlamasın. Bu yoksunluk hacmimi aştı çünkü. Herkes olması gerektiği kadar vardı aslında, endişelenmeye yer yok, göz ardı ettiğin her şeyin bir gün karşına çıkacağı aşikâr. Başkalaştım, günden güne, en çok senin olmadığın zamanlarda değiştim, daha doğrusu içim değişti, yabancılaştı, ben bile bazen tanıyamadım onu. Ötekileştirmedim ama ne kadar öteye itersem o kadar iyi olur diye düşündüm. Söz geçiremediğim de oldu tabi, aynı şarkıyı birlikte dinlesek bile farklı şeyler hissedeceğimizi kabullenmem zaman aldı. Bu zaman içinde kendimi ne kadar koparabilirsem senden, o kadar kendime kalırım diye düşündüm. Koparırken bir yerlerimin parçalanacağı ya da eksileceğimi hesaplayamamışım, bu da beni aştı, diğer aşan her şey gibi.

O kadar da anlaşılmak istemiyordum aslında, ama sen dünyadaki herkesten daha fazla anladığını ima etmiştin bir kere. Halbuki akıl var, izan var, kalp var, ruh var, aynı ahengi bulabilmemiz mümkün müydü aynı seste, aynı melodide, aynı sözde? Kendimize söylediğimiz yalanların birincisi buydu belki de. Bu yalanların gizemine kapılmış, kendi ahengini bulmuş, dünyadaki diğer yalanlardan ayrılmıştık, sade bir ritimdi bu, hayatta kalmak için birbirimizi bahane ettiğimiz. Ölmeye uğraşmaya gerek yoktu hiç kuşkusuz ama yaşamak öyle değildi, uğraş isterdi, emek isterdi, bahane beklerdi. Hayal etmediğim için belki de her şeyin bunca kolay olmasına şaşırmıştım, ummadım, ama bir kere umunca ömür boyu bekliyor insan, ıstıraplar içinde, hatta o kadar ileri gidiyor ki, olmayacağı kesinleşen şeyleri bile beklemekten kendini alamıyor. Sıradan, doğal akışına bırakamadım o yüzden beklemeyi de. Bir kere ummak zehri zerk olmuştu damarlarıma. Sen olunca daha kolay uğraşırım, daha güzel baş ederim, mücadele edebilirim zannettim, zannettim kelimesinin de ahengine sarılıyorum şu günlerde, oysa ne acıklı bir kelimedir zannetmek, en hüzünlü kısmından damlayan bir damla gözyaşı gibi, içten. Bu bilmişliği içimden geldiği gibi birçok kelimede deniyorum yine de karşıma çıktıkça, geziniyorum. Bir olunca öyle güç falan da gelmiyormuş, aksine gücünü alıyormuş, takatinden de oluyormuşsun. Ummalarla gelip, masallarla uyuyup, efsanelerle koptuk biz. Her insanın kendine göre derdi, sevinçleri, birikimi vardı, benimkileri sen biriktirdin, yine benim içimde, kendi içini katmadan, buna katlanmadan. Art niyetsiz yaklaştığım her şeyin içinden bir aksak yan çıktı, tekinsiz gecelerin günlere karıştığı, kâbus dolu bir bekleyişti.

Sorular doğruydu ama cevaplar yerli yerinde değildi, biz milimetre ile ıskaladık birbirimizi. Üzerimizden zaman aktı ama ters yönlere, teğet bize hayattan bir mirastı, güzelce konduk tüm cehaletimizle, reddedemedik. Sorular soru hâlindeydi ama cevapları önceden içindeki o bilmiş, mağrur ifadeyle çarpıyordu yüzümüze. Gözlerinin gözlerimden isteği ruhumu çıkartmamdı, ruhsuz kalınca hiçbir şey olacak, karşılıklı acılarımızı birbirimize karıştırabilecektik, ruh yoktu ama yürek vardı bunu yapmaya. İçime yayıldın hesapsızca, aklımı kilitledin, kafama dağıldın. Dumanı tüttü ruhumun, keşke orada olsaydım da orada olduğumu fark edebilseydim, sarhoşluğun bilmem kaçıncı boyutuydu gözlerinden süzülüşüm, bilemedim, boyutlar arası gidip, gelirken, ortada kaldım. Ne gidebilir ne gelebilirdim artık, tıpkı hiçbir şey kazanıp da kaybetmediğim gibi. Sorgusuz ve sorunsuz. Sonrası kimsenin varlığına dönüşemeyecek bir yalnızlıktı benimkisi. Ortak bir çıkış kapısı bulamadık bu boyutta, başka boyutta kendi yalnızlığımla kalmıştım üstelik, sen geçerken bile uğramadın. Bir şey olduğunda aklım değil de kalbim dağılıyor artık, ikisini bir arada tutamıyorum. Gönülden ırak yerlerde deniyorum hüzünlerime gem vurmayı, önce gözümden uzaklaştırıyorum, sonra da gönlümden, bu da belki hataların en şahanesi olur.

Nevin Akbulut
23.02.2026 16:00

blog

Sonrasızlık

Hayata katlanabilmek için bu kadar çok rüya görüyorduk, gerçeklerimize bir tür tatlandırıcı, bir şirinlik gibi ilave olarak geliyordu rüyalar bize. Hep rüyada kalsak olmaz mıydı sanki? Belki bir yerlerde rüyalarına girip, bir daha çıkmayanlar da vardır, belki bir gün biz de gideriz oralara…

Acayip şeyleri neden bu kadar merak edip, seviyorduk? Belki de rüyalarımızdaki o saf yerden tanıyorduk onları, içimize yakın buluyor, önemsiyorduk. Hep durmadan akan bir zaman ne kadar da yorucuydu, herkesin en az bir müddet durmaya, kalmaya, ara vermeye ve soluklanmaya ihtiyacı vardı. Durdukça zamandan uzaklaşıyor, kendime bir alan yer etmiş oluyordum. Zamanın ayarı bizim fark edemediğimiz anlarda, bir yerlerde kesin bozuluyordu, yoksa bu kadar hızlı akmasının ve bazı anlarda hiç ama hiç geçmemesinin bir açıklaması olabilir miydi? Her şeye hem uzak hem de yakın olabiliyordum, belirsizlikti belki beni durduran ve kendime bağlayan. Her şeyin konuşması demek, sessizliğin yokluğu demek değildi burada. Şehrin ortasındaki şu hiç dinmeyen gürültünün içinde bile bir sessizlik vardı, yalnızca içimizin bildiği. İnsan bir sürü sesin içinden kendine göre en güzel olanını da çekip, alabilirdi, pekâlâ istemediği sesleri duymamayı öğrenebilirdi tıpkı görmek istemediklerini görmeyeceği gibi. Kaldığın hâlde sürüp, giden şeyler vardı, kokular mesela, bulutların havada asılı kalışı, zaman. Deniz dalgalarının kıpırtısı, derin uykuların mahmurluğu, güzel bir şey yaşadıktan sonraki o tatlı sersemlik, geçici olsa bile kalıcı bir hisle karışık, sızı bırakanından. Tüm bunlardan sıyrıldığını bildiğin hâlde hâlâ devam eden o rüya hâli.

Uyku belki de de bizi büyütmek için vardı, uyurken olduğumuz hâl uyandığımızda olmuyordu, hiçbir şey yapmadan bile değişebiliyor, başkalaşabiliyor, büyüyebiliyorduk. Gövdemize artık sınırlar yetmiyordu, ondan bu kadar rüya görüyorduk. Ruhumuz çürüyor, yenileniyor, eskiyordu, tıpkı bedenimiz gibi, içle dış birbiriyle bağlantılı, kendi içimizde yarattıklarımızın izinde gidiyor, soluyor, geri dönüyorduk, düşünceler gibi. Kendimizi doğuruyor, yaşam denilen şeyle boğuyor ve öldürüyorduk her defasında. Önceliklerimiz bir zaman sonra en sonrakilerimiz oldu, öncesizliklerimiz varsa, sonrasızlıklarımız da muhakkak olacaktı, yine de merkezde değildik hiçbir zaman. Bizim merkezimiz bize ait olmayan bir zamanda başkaları tarafından alınmıştı ve o günden beri kendi hayatımızda bile yoktuk sanki, herkes bir diğerinin başrolü, önemlisi, yakınıydı, uzak bildiklerinin bile. Olmayacağını anladığım her şeyden fersahlarca uzaklaşırken duruldum. Belki de bu yorulmayı durulma zannettim, orasını içimle tartışamayacak kadar uzağım artık içimdeki o yere. Ruhumuzdaki açlıktı bizi irileştiren, hep isteyen, alamayan, sonrasızlık. Kırgın ve küskündük, özlediğimiz zamanlarda dahi. Sürekli yeni umutlarla oluşturmaya çalıştığımız benliğimiz birileri tarafından kolayca sürekli parçalandı ya da biz kendi içimizde katlettik onu. Masumiyet öldüğünde artık biz de yaşamıyorduk, sadece zamana karışı koymaya çalışırken çürüyorduk, buna da olgunluk diyorduk. Oysa doluyorduk sürekli yaşadıklarımızla, yaşamayacaklarımızla, benliğimizdeki dehlizlerle, ruhumuzdaki onulmaz yaralar ve yuvarlandığımız anlardan çukurlarla. Durduğum anda düşmeyi ezberledim, iki ayağım yetmiyordu ayakta durmaya, öyle çok rüzgâr esiyordu ki her yandan, hangisinden kendimi savunacağımı, kendimi nereye saklayacağımı artık bilemiyordum, bilemeyince çocuk gözlerim çukurlaşıyordu. Başka gözlerle kendimize bakabilsek, bu bakışla gölgelenip, sönerdik. Bunu anlayınca görmeyi bıraktım. Görmeyince görülmemeye de alışıyordu insan.

Büyüdükçe rüyalarımız küçüldü, hayallerimiz ve cesaretimiz gibi, bilmek anlamının içinde yaşlanmak demekti. Böylece dünyaya saçıldık, saçıldıkça saçmaladık. Zamanın katmanları ne kadar kasvetliydi, her zamanın kendine özel bir kaosu vardı sanki içinde, o da kendini kusuyordu, biz tüm kusursuzluğuyla bu zamanı grisiyle yaşıyorduk, aslında yaşamıyor, emiyorduk, üzerimize bulaşıyordu kederden örtüler, yorgun saatler ve karmakarışık yüzler, suskun ifadeler. Her şeyin tercümesi yoktu, her hissin içimizde yeri olsa da açıklanabilecek diye bir şey yoktu, çeviriler anlamsızdı, çevirdiğinde illaki başkalaşıyordu o duygu o an, anlatabildiğin kadar yoktun, anlatamadıklarınla da vardın. Başka bir evrenden bakabilsek kendimize belki görebilirdik tüm içimizi. Saflığın kırılganlığını, hayallerin yapmacıklığını, çocukluğunu, şımarıklığını. Başka yerden bakamayınca duruyordu insan, kalıyordu, gitse bile hiçbir yere varamıyordu, bu soluklanmalar boşuna, bu yorgunluk, bu gözlerdeki fer. İçindeki güzellikler bitince büyür insan en çok, içindeki saflığı yitirince değişir, zaman içinden çıkamadığımız bir ıslak, siyah bir nehir. Sürüklendiğimiz ama bir türlü boğulamadığımız, kaybolduğumuz ama gidemediğimiz, sindiremediğimiz bir yolculuktayız dünyanın midesine giden, hatırlayışlarımız bile hasarlı, bozuk, yarım.

Kimsenin duymayacağı bir söz söylenmiş olur mu? Bazen o kadar kayıptır ki insan, kendi hikâyesini bile tanıyamaz, bir başkası yaşıyor hikâyesini diye düşünür ve burada artık ona yer kalmadığını hisseder. Sürekli içine çeken bir şey var bizi, ruhumuza saplanan, koyu bir karanlık, renklerinin öneminin olmadığı bir yer, karanlık ne renkti düşünemediğin bir zaman dilimi. İçi merak dolu, kasvet ve ağırlık yüklü, içi soğuk, ıslak bir rüzgâr her yandan gelen yalanlarla, ne yapacağını bilmeden büzüşüp kaldığın, ama bu uydurmalara uyacağın bir zamanın geleceğini bildiğin, bir yol çizmen ve bu karanlıkta daha da parlayan inkârcı fasıllarla en azından birine inanman gereken bir mevzi. Bu yerkürede olmak, üstelik bu zaman diliminin içinde uyuya kalmak böyle bir şeydi.

Kimsenin öğrenmeye uğraşmayacağı bilinmez zamanlardan, öğrenerek geldiğimi zannetmişim, bir sahrada, bol zamanlı, dar vakitli anların ötesinde, koşmak isterken dizginlemiş kupkuru kumlar beni. Zaman yoktu burada, olsa da aleyhimize işlerdi, sadece hatırlananlar vardı, yaşanıldığından bile şüpheye düştüğüm. Sadece senin hissettiğin bir şüphe yine de şüphe sayılır mıydı? Kimse saymasa da sana sayılırdı. İçimi sızlatan şeylerin hep günah olduğuna inanmıştım, unutacağım en güzel günah olacaktın sende, hafızamdan atabildiğim anda silmiş olacaktım günahımı kendi ellerimle. Rüya olması için çabaladığım her şeyin kâbus yığınları hâlinde üzerime düşmelerinden sonra, yakalanmışım yine kaçarken, tüm kâbuslardaki gibi, rüyalar değişiyor, değişebilir de ama kâbusların hep aynı olduğu o dönülmez ama sürekli dönen dünyada. Kısırdöngünün gerçekten de kısır olduğunun kanıtı gibi. Kurtulsam ölecektim belki de… Ondan mı kurtulamıyordum? Huzur o şeyin içindeydi, habersizce, duruyordu, gitsem bile hep aynı yerde durduğum gibi. Koyu bir şarabın köpüğünde uydurduğum masallara bir adım bile yaklaşamazken, senden uzaklaştığım her anda, çile gibi kendimden de kaçarken, hiçbir yere varamamanın döngüsü içimde, saçlarımda, bileklerimde, deliliklerimde… bunu susturmayı beceremedim, içimin çığlığını da terbiye edemedim, düzenleyemedim, düzeltemedim hiçbir şeyi. Dağınıklığın düzenine sığındım yerle bir olurken her şey, düzeltemeyeceğime göre biraz daha dağıtmakta ne sakınca olabilirdi ki hem?…

Yine de biz o kadar da tükenmedik ama harika olan her şey, o anıların içinde kaldı ve kapandı orası, o güzel zamanlar buralara gelemiyor artık, biz de gidemiyoruz. Hayat bizi uzaklaştırdı tüm tatlılıklardan. Biliyorduk artık, bilirken büyüyorduk, sevdikçe insanın korkuları artıyordu, depreşiyorduk, ürkekleşiyorduk durduk yere. Korkumuzu kimsenin görmediği yerlerde çıkarıp karşımıza kuruyor, ayna gibi kolluyorduk onu. İkilemde kalmanın sonrasızlığı ve bu sınırsızlığın içinde bulunduğun hikâyenin masal kahramanının kayıp oluşu. Kurtaracak kimseyi beklemediğindeki o dik duruş, masalları da aratmadı hiç.

Nevin Akbulut
06.02.2026 13:00