Monthly Archives:

Ocak 2026

blog

Yangı

Bazı tereddütler yaradan beterdir, o yangıyı aratır.

Hayaller hayalîliklerinin gereğini yapıp, çokça kırılıyorlardı, yeryüzüne lanet gibi çökmüştü bu sanrı. Onların huyuydu kırılmak, bizim içgüdümüz ise inanmaktı Ortada kazanan yoktu, savaş da yoktu, her yanımıza batan sayısız kırıklıklar vardı yakından ya da uzaktan isabet eden. Sonrasında içinden geçen soğuk bir ürpertiyle karışık; ya hiçbir şey olmamış gibi olursak bir gün… Olacaktı, bir gün her şey, hiçbir şey olmamış gibi olacaktı. O güne kadar kırıklarımıza sahip çıkmaya, daha fazla acının denk gelmemesini dileyerek ve onarabildiğimiz kadar her şeyi, olduğuyla birlikte sevmeye çalışarak zamanı geçirmeye bakıyorduk.

Kayıp olduğum zamanlarımı bilmiyorsun, içimden kaybolduğumu, kendime yittiğimi, içimden tükendiğimi, sessizce, hiçbir yitiriliş emaresi göstermeden. Farkına varmıyorsun, tüm dillerde öksüzlüğümü yüzüme vuruyor bu farkına varamayışlar, kendi içimde kendimi yalanlıyorum buldukça, varlığımı en çok gözlerinden alıp, gidiyorum, tüm dinlerde inkâr ediyorum sendeki yokluğumu. Hiçbir yere sığdıramadığım kalbimi, sefasını süremediğim tüm zamanlarımın içinde, seni de içinde gizlediğimi, kendime bile söyleyemediğim tüm dillerde susuyorum. Başkalık diye başladığımız her yolun saçma bir çıkmaz sokağa çıktığında, sevinmelerimin yerini hep devinmelerim aldığında, içinden düşüyorum, o kadar sessiz oluyor ki her şey, başka bir yere taşındığımı bile göremiyorsun, o kadar güzel bitiyor ki her şey, hiç bitmemiş gibi oluyor, hangi yönden bakarsan bak, hep oradayım gibi oluyor, kendimde yok saydığımı sende itiraf eylemi geveliyor dudaklarım, suskunluğa bulandığım için göremiyorsun.

Artık bir daha inanamayacağını öğrendiğin yerde başlıyorsun ölmeye. Belki uzay boşluğunda bir şekilde denk gelir birbirimize içimizden geçirdiğimiz cümleler. Herkes kendi başına zaten geldiği için fark edemediği bir hile gibi şu zamanda olanlar, en yakındakini göremez ya insan, önce kendini göremiyor, görülmeyenlerin ilk sırasında bizzat kendi yer alıyor. Rastgele olmuş ya da dizilmiş olamaz bunca saçmalık, düzen ve hileyle alakalıydı belki de her şey ya da görülmenin bile bu kadar bildiremediği, anlatamadığı…

İçimden sana yakıştırdığım isimleri bilsen ne çok sevinirdin. Nilüfer gibi suya her indiğimde saçlarımla ruhum arasında o kadar çok hiç birikiyordu ki zihnimde, seni tüm hiçlerden artırıp, içime, hep içinde yeni bir iç doğuran başka bir için de içine gizlediğimi sular bile bilmiyordu. Yüzdükçe balık, uçtukça kuş gibi zannediyordum yüreğimi, heves diye bir şey gelip, çörekleniyordu içime, az daha ayağım kayacak, yine düşecektim, kanmayı bıraktığımı unutup, az daha inanacaktım. İçimde içler tükenirken, içimde yeni içler doğuyordu, her iç başka bir için içinde hiç oluyordu. İçim içimi yiyordu yine her zamanki gibi, içim içime sığmıyordu. İçten konuşmalar yiyip, bitirecekti beni bu gidişle. İçle dış birbirinin yancısı, yara ile kan birbirinin gizlisi, yanmak ile kül birbirinin yarası, başlamak ile bitiş bir diğerinin hikâyesiydi, başlamak ve bitmek birbirinin aynı gibi ya da sadece bitişler vardı, başlayan her şeyin bittiğine dair gerçekler ömrümü törpülüyordu. Gül gibi güldüm, kül oldu gülüşlerim, bir daha böyle gülemeyeceğim zannettim, sonra zannım gerçeğe dönüştü.

Seni zamanın bir yerinde beklemişim, beklediğimden habersiz. Zaten sınırlı olan o zamandan sonsuzluk dilemişim, uyumuşum kâbus dolu gecelerin kollarında, sarılmışım yağmur seslerine, uyuyunca geçer zannetmişim, yeni kâbuslardan habersiz. Dönüp, devrilince bir şeyler düzelir zannetmişim, alt üst olsun, bu defa olsun, bu sefer denk gelir, denk düşeriz hayatın bir yerinde bir tesadüfün içinde, tamamlanmayacak şeylerin hatırına biteriz zannetmişim bu defa. Donmuş, öylece kalmış her şeyin içinden sıyrılıp, kuş sesleri susmasın istemişim, sağırlığımı unutup. Hep dilemişim içten içe, içeriliğimden, rüyalarımda yalvarmışım, zamanın simsiyah, buğulu bir boşluğun içinde olduğumu bilmeden, hiçbir yere uygun değil, hiçbir zamana ait değildim oysa, beni vermeyecektin o uzaklara, içimi bırakmayacaktın, tüm yaz yanan içimi, kışın hiçbir şey olmamış gibi dirilen içimi, hiçbir âna uymayan varlığımı. Şimdi dondu dilim, ellerim gibi, hareketsiz, varlığımı kanıtlayamadım, yokluğumu anlatamadım. Seni dileyemedim.

Varmışız, olmuşuz, dolmuşuz gibi yapmaktan başka neyiz şu gezegende? Zaman israfı, onu bile beceremiyoruz, oysa sıkılmalı insan dediğin, canı çok sıkılmalı, sıkılmıyormuş gibi yapıp, zaten bölünen zamanı daha da parçalara ayırıyoruz, tek bir parçası bile kalmayıncaya dek.

Mucize olsa ne olur, yazının dışına çıkamadıktan sonra, kendini sığdıramadığın dünyada, kendi içine sığmaların olmasa. Seni saklayacak hiçbir kucak, hiçbir kalp henüz hayatın sahnesinde gösterime girmedi, ya da bizi körleştirdi zaman, içinden çıkamadıkça. Bu filmden sokakta kaldık, şehirler almadı, gündüzler almadı, kâbuslu gecelere sığınırız zannettik, ant içtik, inandık olurlara, olacaklara, olacak her şeyin içinde bir tutsak gibi kaldık, yenildik, yenileniriz diye inandık, yeni hiçbir şeyin olmayacağını içten bildiğimiz hâlde. Bekledik adımlarımızı yollarda, biz gittik, onlar gelmediler, yakınlarımıza uzaktık, sustuk, uzakları yakın yapabiliriz zannettik, bu denklem böyle yürümüyor muydu? Denklemler mi yanılıyordu, biz mi aldanıyorduk daha fazla? Neden bu kadar üşüdük kalabalığın içinde? İki satır diye çıktığım yolda, sayfalarca konuşsan ne olur, kelime israfından başka, hangi kitapta yazılırdı bunca sessizlik, sürekli konuşulduğu hâlde?…

Çünkü ikimizin yanlışlarının toplamı çok ağır geliyor artık bu dünyaya. Biz bir arada oldukça çarpanlarına ayrılıp, bölünüyor tüm hikâyeler. Bizi bağlamıyor hayat, bağlasa bile bir yerde koparıyor, biz biraz daha ayrılmış, bir miktar daha kopuk oluyoruz. Birleşemeyeceğimiz bir hayatın kaldırımlarında yürüyoruz, üstelik başka sokaklara, bambaşka evlere, evlerin içine, uzak gözlerin de içine. Bizi mahveden artık hissedilmeyen şeylerdi, varlığı sabit ama bilinmeyen, görülmeyen, bilinmek istenmeyen, o kayıtsızlık, değişmiş olmanın inancı ve yok olmuşluk. Bizi bitiren bakılmamak değil, görülmemekti. Nefret bile değildi bizi ayıran, eksiklik, birimizin diğerinden eksilişi, silinişi sessizce, diğerinin her şeyden artmış gibi kalması yeryüzünde. Hayal ile olanlar arasında dağlar vardır bazen ve sen o dağları da yenebileceğini düşünürsün, buna inandığın anda başına gelen hayatın hep katı bir oyunudur, dağlar gerçekten yıkılabilir. Belirsizlik dediğin, senin sen olmadığını anladığımdı, artık kendimin de ben olmayacağımla baş başa kalmıştım. İki belirsiz bir araya gelince bile beliremeyecek şeyler vardı, çarpı işleminin sanki tersine işlemesi gibi, biraz daha yokluktu içimizi kaplayan. Biraz daha hayal, biraz daha uzak, biraz daha silinmek, defterden silmek gibi değil, hayatın bizi silkmesi gibi, birden yok olup, zaten hep yokmuş da bir gece rüya görmüşsün gibi silinmesi.

Nevin Akbulut
14.01.2026 11:00

blog

İçimin Başına Bir Şey Geldi

Bazen yazdıklarım bana da sürpriz oluyor.

Saklasam kendimi her şeyden, senden, belki kendimden. Çok istediğin bir şeyi yaparken sakatlanacak gibi bir his, hep yarım, hep başka, hep o an. İçten, kimsenin göremediği o kırıklar yüzünden, görünen bir yerim kırılsın istedim belki de biraz. Görmediğine inanamıyor insan, çok derinde olduğu için kanadığıma da inanmıyor kimse, belki de yüzüm içim kadar ağlayamadığı için. Herkesin sıradan, ezbere, kolaylıkla yaptığı şeyler, bana gelince olamıyor, içimin başına bir şey geliyor, tüm ışıklar sönmüş gibi, kör gibi kalbim, hiç kimsenin fark edemediği bir hayvanın başına gelenler gibi sanki içime bir şey oluyor. Kimsenin yardım edemeyeceği şeyler, tutup, çıkaramayacağın türden, üstelik çağıracak kimsem yok, elimi uzattığımda tutacak hiçbir el yok.

Her el biraz yalnızdır, her rüya kendini görür, tüm her sabah gibi. Herkesin, her sabah uyandığı, rüyalardan sonrası gibi. Hayatın saçma sapan bir yerinde yoruldum. Asıl yorulmam gereken durumlarda bir güç geldi, beklenmeyen, katlandım, dağılmadım, tuttum, tutundum içime, ama sonra hiç olmayacak bir anda yerle bir oldu içimde her şey. Saçmalıklar yordu, anlamsızlıklar kırdı, yoruldukça saçmaladım, saçmaladıkça yoruldum.

Ben değil, içimdeki delik ya da delilik çekiyordu seni. Önce kirpiklerimi kaybettim, sonra da içimdeki deliliği yitirdim. Deli olunacak şeyleri artık bulamıyordum. Aslı olmayan bir ihbar gibi çökmüştün içime, kalbim bu dağınıklıktan tüm sinyalleri yanlış yorumladığı bir andaydı. Terk edildiğim tüm odalarda kendimi unuttum. Unutulmuşsam iyi olmuştu bana, aydınlık pencereler bile bazen bir tercüme olmuyordu zihnime, içinde karanlık bırakılmış bir yer varsa, tüm ışıklar bile yetmez bazen o sanrıyı çözmeye. Zihnimdeki deliğin tedavisi yok, hatırı yok, hatırlaması yok, üzerinden sihirbaz gibi atladığım zamanlar var, içinde kendimin kaybolduğu, az daha baş dönmesi, biraz daha unutmak, biraz daha sallantı dünyadaki yerim üzerinden, sonrası geri dönüşü olmayan bir an. Asırlar öncesinin gürültüleri çınlıyor kulaklarımda, bazen bir vazo patlıyor, bazen bir düşme sesi, bazen bir hıçkırık. Gecenin uyutmadığı sesler, sezgili ve korkak bir hayvan gibi sinmiş, içimde patlayacak sesleri bekliyorum, şifası olmayacak sesleri. Her an hücuma hazırlanan bir savaş içimde, neyi dövmek istiyorum, neyin, kimle savaşı bilmeden, karanlıkta bulunamayan yağmacı, boşluktan mı çıkıp gelecekti karşıma, bunu bilemeyecek olmayı bilmenin rehaveti. İçimde çatıştığım her şeyi gömdüğüm yeri unuttum, unuttukça kayboluyor insan, ben böyle kayboldum, hayat nerede başladı, nerede bitmedi, niye bitmedi anlamadan. Her şey iç içeyken bu kadar, bu labirent dışa açılan kapısız bir blok. Dönüp, dolaşıp aynı yere gelmeyi hiç istemediğim anlarda tam da başladığım yerde yeniden olan biten, olmayacak, olacak şeylere başlamak, bir yerde muhakkak bir eksiklik vardı, bizim göremediğimiz, yoksa bunca yanlışın bir açıklaması olamazdı hayatta.

Yalnızlık kendi içinde durduğun hâlde bitmeyen bir sürgündü. Aylaklık, avarelikti. Pencere önünde gecenin bir yarısı kalkıp, hayal kurma çabasıydı inanmadığın hâlde. Yalnızlık herkeste yok olmak, ama en çok da kendi içinde kaybolmaktı. Varlığını inkâr edemediğin, yokluğunu kanıtlayamadığın bir şeydi. Kalbinin maziyi kendi dilinde pişirip yeniden taşırmasıydı. Sen buna yorgun gözlerle ancak tekrar bu diyebilirdin. Hep uçmaya yeni çabalayan bir serçenin gözlerindeki nemdi, ama o uçacağını biliyordu, sen emindin uçamayacağından. Birinin sende kaybolmasından çok, senin kendinde kaybolmandı. İkimiz de kayıptık inkâr edemeyecek kadar.

Bir yosun dibinde buluşur elbet sularımız, buhar olup karışırsak denize ne ala. Uzak güneş, yakın dağlar özlediğimiz, dalgalarıyla kıyılarımızda var olma beceriksizliği, özlem bilmezliği, bir yetim suskunluğu aramızdaki. Bir çöl, bir rüzgâr dileğimiz, bir susuş, bir vaha arzumuz. Bu kir, pasın içinde, beni böyle yalnız, rutubet dolu şehirlerde, beni böyle amansız, kendi sürgünün de benim omuzlarımda, orada güneş açmış, burada sabahlar oluyormuş bana ne. Beklediğin gemi çoktan battı, içinde kendimi de kaybettim, kaybolmak daha zordu batmaktan çünkü ben kaybolmayı özledim. Acizliğimdeki boş vermişliğin, artık bir daha gelmeyeceğinin bilinciydi dalgalardaki köpükleri boylu boyuna yitiren, boynunu uyuttuğum, boynumu avuttuğum. Beni korkutan boy kadar dalgalar değil, beni korkutan her yanı kaplayan köpükler de değil, oraya buraya hesapsızca çarpan sanrılar da değil. Beni ürküten bunca insanın içindeki acı, kendime bulamadığım o avunç. Bu boş veriş, bu başkalık niye var, hiçbir yere varılamıyorsa giderek bile, bunca köprü niye var? Bunca tren hep başkalarını mı götürür? Bizi susturan şey erdemlerimizdi, içindeki sabırdı burada tutan şey. Belki de yanlış bir zamanda kaldı en doğru hikâyelerimiz. Şimdi biz buradaki zamanda yanlış anıları biriktiriyoruz. Yanlış seviyor, yanlış anlıyor, yanlış biliyoruz.

Sessiz sedasız kimsenin izlemeyeceği bir film gibi geçtim, kendi hayatımın sahnesinden. Oynamadım, geçtim, dünyanın çukuruydu beyaz perde, kirlenmişti. Yüzümü bulamadım, kamçılayan arzuların gerisinde, hücrelerimi kanatan hüzünlere karıştım. Kendi hayatında kendi sözünün geçmediği herkes için biraz yağacak onca şeyin arasında gözyaşlarına boğuldum. İçimdeki kudret felaketlere dönüştü bu yağmurda, göz nurumla sunduğum aşkım, kaza süsüne dönüştü, sen ruhunun kenarına atıp, kenar süsü yapmadan önce. Eğretiydim tüm zamanlarda, kendi perdesinden kendini çıkarabilse, ne kalırsa geriye, o kadar olanımla olmaya çalıştığım hayat sahnesinde, bir anlık şimşek çakımı etkisiydi karşılaşmak ruhumda. İhanet kokan cinayetlerin ardında, her ölü şeyden biraz kalanlarla birlikte içime işlediğim, gövdeme resmettiğim, resmi olmayan kayıtlara göre pek de sağlıklı olmayan içimle, hiçliğime yağacak tüm yağmurları beklerken, susamışlığımı bir kenara bırakıp, sularda boğulmuşum. Elbette çocuk olduğumu bilmiyordu henüz hiçbir doğa olayı, heyelanlarda kayıyor, gözlerinde yerin dibine giriyordum. Deprem gibi bir şeydi, yine de hayatta kalıyorduk, hayat denilirse buna. Şarampolümdün, uçurumun başında kendime yeni uçurumlar bulurken, gözlerime batan kum taneleri, görüş alanım ne kadar kaybolabilirse, o kadar yitirdim kendimi yaşadıklarımızda. Yaşayamadıklarımı bir kasisin gerisinde noktaladım, ağır bir merasimle. Hep sabote edilen, yenik bir kalple nereye varabilir ki insan, yenilesen bile tüm zamanlarını… en kötü ameliyat gözlerinden düşmekti, sıvı olduğumu henüz kabullenmemiştim, bakışlarımı sabitleyebilseydim keşke, bu neticeyle, böyle güzel yalnızlıkla, bir tutam acıyla tüm zamanların en kıdemli uzaklığına doğru yola çıkmıştım. Olmayışların bile yok edemediği bir şey vardı sanki aramızda.

Yetmekle bitmesi gereken yeri bilmiyorum ben galiba. İkisinin arasındaki o çizginin durduğu yeri bulamıyorum, hesaplayamıyorum ya da yanlış hesapların kaleminde tükeniyorum. Gitme sızısı ile çıktığın yolda, varma ümitsizliği ile bulma endişesi arasındaki o yol. Tüm bunlardan ayrı, hiçbirini düşünmeden, evden çıkıp bir sabaha karşı, kimsenin bilmediği o yere, içimde kalan sonsuz özlemlerimle birlikte, belki kalmaya, belki olmaya, biraz da ölmeye bekli. Benim fırtınam senin yağmurlarına denk gelmedi, belki bu yüzden, ne dindi, duruldu, ne de bildi, bilindi, sadece kendi kendine söndü. Bir bitiş hiç böyle sonsuzca tükenmemişti. Bir şeyin bitmesi için tükenmesine de gerek yoktu, durup dururken bile yok olan şeyleri biliyorum ben. Sanki bugün yok olup gitsek, her şey yeniden doğabilecekmiş gibi, dünyamı taşıyamam ama içime bir şey olan yerinden uzaklaştırabilirim, en azından şimdilik. Bir yerlerden yine geçerim, sahaftan alınmış elimde eski bir kitap ile bilmediğim sokaklardan, unuttuğum yollardan, en fazla buralardan, tanıdık hiçbir şeye artık rastlayamayacak olmanın o çekingen rahatlığı ile.

26 Aralık 2025 (Yılın son yazısı)
Nevin Akbulut