Monthly Archives:

Aralık 2025

blog

Bulutsu Bir Buğu

Hiçbir şey hissetmedim, sadece sonsuz bir düşme, sonsuza kadar yuvarlanma, üstelik hem aşağı hem yukarı. Tüm ezilmeleri bile unutturan damarlarımdan gelip, içimi dağlayan o ateşti sanki. Tahammül edilemeyen bu hararetti. Ağrıya, acıya bile bir yere kadar dayanabiliyordu insan, düşmeye, yuvarlanmaya, boşluğa. İçimi kavuran, dışımı yakan sanki büyük, önüne geçilemez o ateşli, kasırga kadar güçlü bir esinti, nereden geldiğini çözemediğim. Cehennemin yedinci katı gibi, biri oranın camını, penceresini açık bırakmıştı galiba. Kendi kanında da yanabiliyormuş insan, kendi tenine kendi batabiliyormuş, kendine dokunmak bile acıtabiliyormuş bu cehennemde. Kaynıyordum, aynı zamanda donuyordum. Esinti ile ateş arasında kalmış, arafta sayıklıyordum. Bir yana gitsem, her şey dursa, son bulsa istiyordum, hiçbir şeyin devamına artık tahammülüm yoktu. En iyisi bile olsa.

Her şey geçsin ama yerine hiçbir şey başlamasın istiyordum. Terstim, onlara göre sakatlıktı bu. Herkesten farklı olunca ya da hissedince, seni kusurlu olarak görüyorlar, bunu yüzüne vurmakta hiçbir beis görmüyorlardı. Yine de buna rağmen böyle olmayı istedim, benim rahatsızlığım kimseye benzememekti, onlara göre lanet bana göre mükafattı. İçimden gelen buydu. Hayat onların tapulu mülkü, benim ise hiçbir şeyimdi, herkesin koşturması vardı, benimse yuvarlanmalarım. Hiçbir şeyi olmayanın da aidiyeti kalmıyordu dünyada, her şeyimizi almışlardı belki de; doymayanlar, koşanlar, acelesi olanlar, sabırsızlar ve benciller. Duran birinin her şeyi daha iyi gördüğünü, bir şeyi gözden kaçırmayacağını biliyorlardı belki de, kalana, durana, bitene anlayışları yoktu, biten her şeyi yok etmek istiyorlardı çünkü onların hep aciliyeti vardı. Benim bir acelem yoktu, öyle bekliyordum, bahanem yoktu, gitmelerim yoktu, onu bile çalmışlardı, bahanesiz olmak meğer ne kötüymüş. Bahanesi olmayanın ayakları bile bir yere gidemiyormuş, bahaneyle gitmenin hep bir alakası, birbirine bağlılığı olduğunu düşündüm sonraları, biri olmadan diğeri olamıyordu. Halbuki eski mutlu olduğum o anlarda yemin edebileceğim bir zaman diliminde ne kadar da hülyalı ve dünyalıydım. Yadırganamaz, anlaşılmaz bile olsam bunu içime dert etmeyecek kadar ilerideydim, belki de asıl o zaman olgundum, şimdiki tahammül seviyeme bakılırsa, insan tahammül edebileceği kadarıyla olgundur bana göre. Kendime bile tahammülsüzlüğümden anlıyorum bunu ne zamandır. Masal gibi geçtim sokaklardan, bazen durakladım, bazen bekledim, bazen zamanı boşladım, ne güzelmiş boş verdiğin o zamanlar. Şimdi hiçbir şeyi boş veremediğin hâlde boşa geçen zamanları daha da boşlayıp, bir an önce sonlandırmak için uğraşıyorum sanki. Hayallerim yetmedi bu dünyaya tutunmaya, hayal ile rüya arasında, kâbus gibi gerçeklerle boğuşma çabasıydı insan olmak. Yakalandım, belki de ondan bir diğerinde kalamadım, hayal ya da rüya olamadım. Kendi rüyalarımdan kaçtım, kâbusla rüya karıştı sonra birbirine, ben de ayırt edemedim, o kadar tecrübem yoktu. Herkes kendi ezberinin yalancısıyken, ben yalan söylemeyi beceremiyordum çünkü onlar inanıyorlardı o ezberlere, ben inanmıyordum. Bu yüzden beynimin içi başka, tuhaf şeylerin ezberiyle doluyordu. İçimdeki çatlaktan dünyaya sızıyordum, ait olmadığım zamana. Kimse görmesin, bilmesin isterken başkalaşıyordum, kendime bile. Bir gün kendimi de tanıyamayacak hâle geldiğimde işte o zaman noktalanmış olacaktı her şey, en azından kendim için. Beni o zaman diledikleri gibi yok edebilirlerdi çünkü onlardan önce kaybetmiş olurdum kendimi.

Bir bulut tabakasındaki buğu kadar kaldım dünyada, yoğunluğum, bu kadarcık ağırlığımdaki yaşam denilen o kabarcıktı, tek bir nefeslik düşmüştü payıma ve tükenmişti, hızla. Dünyanın hızına o da ayak uydurmuş, tüm benliğiyle, tüketmek isteyenlerin eline düşmüş ve tükenmişti. Bana bir şey söylemediler, bana konuşmadılar, susmadılar, hiçbir şey olmadı. Her hücremle ağlarken sanki tek hücremden damlıyordum. Ya bir yerlerde bir tıkanıklık vardı ya da ben ziyadesiyle uyuşuktum artık. Canım balkonlar çekiyordu, olmuyordu, bulutsu özlemlerime gitmek istiyordum, hep düşüyordum, canım yukarıları çektikçe yukarıya düşüyordum, boşluk o buğuyu kaplayan havaydı ama içinde hava yoktu, adı sadece havaydı, o da yukarıda kalmama yarayan sadece. Ne güzel inkâr ediyorlardı bilmediklerini, ben bildiklerime bile inanmazken, bilmediklerimden emindim neredeyse. Düşmekten değil ama düzlükte düşmekten korkuyordum, her şeyin de üzerime düşeceği, yıkılacağı hissi ve kurtulma şansımın olmayacağını biliyordum, fazla bir şey yaşamasam bile o kadarını anlamıştım. Ben ağır şeylerden korkuyordum, uçanlardan, gürültüden. Tümünün karışımından yola çıktı içimdeki bir cenaze, böyle güzelleşti ölümüm, sessiz, yağmursuz ve matemsiz bir ölüm. İçim dertleşti kendimle, içim içsizleşti, içim yalnızlaştı ve dertsizdi artık içim en azından bir süre, yeniden bir şeyleri öldürecek kadar dert edene kadar.

Kimsenin merhametine sığınmadan kendi merhametine de küsmek, kimseye yapamadıklarını içinden bilmek, içini kabartmak ve hep oraya yüklenmek ne fenadır. Uzun bir yolculuk düşlerken ömrünün içinde bir kaya parçasına takılmak, orada kalmak ne bedbahtlıktır. Kimsenin ağlamadığı yaslar tutarsın, kimsenin bilmediklerine inanır, onlara ağlarsın. Merhametsizlikle yüzsüzlük arasında çırpınır, kendine yeni bir duygu bulamazsın. Bulduklarınla yetinemezsin, belki de gerçekten yetmezler, neyin yetip, yetmeyeceğini bile artık hesaplayamazsın, kimseden soramayacağın hesapların suallerini içinde biriktirir, bir cinnet ânında kendine çevirirsin tüm okları. Hiç hayal kırıklığına uğramayanların korkusuyla sınandım. Artık hayal kırıklığına uğramayacak olmanın rahatlığı, kurulmayan bir şeyin yıkılamayacağını bilmenin güveni. Ay’ın kaybolduğu gecelerde, sessizce geçip giden bir görünüp, bir kaybolan o beyaz bulutum işte, tüm eskimiş yorgunluğumla birlikte… Yitirilen çocukluğun kalbin içinde kalan o şekerimsi tortusuna en hüzünlü şarkıları gönderiyorum, çoktan biraz daha fazla alacaklı gideceğim, bunu kırılan heveslerimden biliyorum-ki, kırılmakla çok ünlüydü heveslerim, ünsüz, sessiz, harfsiz olan yine bendim. Parlayan her şeye inatla, silindikçe silindim, nereye yazılıyor, çiziliyor, tamamlanıyordum bilmiyorum. Bir şeyler eksikse bir yerlerde fazlasıyla tamam olması gerekirdi, öyle biliyordum. Eksik biliyormuşum.

Renkten renge girmiş bir kayboluş, kendine renk bulamamış, beğendirememiş, bu yüzden daha da koyu. Hiç bitmeyen şeylerin sonuna eklenen o sonsuz yalnızlık döngüsü gibi. Hiçbir şeyin tadının olmadığı, gözyaşındaki tuzun bile lezzetinin kaçtığı o boşluğun dibi. Gözyaşının tek başına bir yol bulup, durmadan, sormadan akması, bir yerde durmaması, dudaklarına bile geldiğinde hâlâ kararla gideceği yeri bilmediği hâlde gitmesidir, bu kabullenmeyi orada keşfedersin, olmayacağının kabulündeki keşif. Olmayacak olanı beklemenin çaresizliğiyle kıvranırken, bildiğin hâlde beklemek gibi kendine yeni ümitler uydurman, zamanın da yerin de dışına düşmek bu. Olmayan şeyde tökezleyip kalınca, dışarıda olan ya da olmayan hiçbir şeyin artık seni hiç ilgilendirmemesi. İnsan yalnızlığına kendi karar verir belki ama bu kararı vermesinde o kadar çok iz, bavullar dolusu kelime vardır ki… Söylenmemişler, olmamışlar, birikmişler, bitmişler dolusu gri bir küskünlük. Senin için olan şeyin aslında olmayışıdır. O olmuyorsa hiçbir önemi yoktur diğer olan her şeyin. Senden bağımsız sürüp gittiğini bilirsin artık hayatın, kabullenirsin.

Kaybolmuş tüm tatların içinde, en çok gözyaşının tadını ararsın, sonsuz boşluğa fırlatıldığın o anda sadece bir şimşeğin gürültüsünü duyarsın, bulutlar dağılır, kendi buğunun içinde donar, kalırsın. Sen gitmezsin belki ama dünyan değişir, kendiliğinden olur her şey, zaten başka türlüsüne de mecalin kalmamıştır.

03.12.2025 13:00
Nevin Akbulut

blog

Bu Sondu Dediğim Her Şeyden Sonra

Tamamlanmış değil ama, sonlanmış hissediyordum.

Hep yenildiğim yerden yıkılmaya aradığım bahaneler diziliyor önüme, özellikle cumartesi günleri. Yaşamak içindeki boşluktan sızıp, başka boşlukları buldu çoktandır. Bıkkınlığımız yetmiyormuş gibi bir de yaşıyormuş gibi yapıyoruz. Üzüldük geçti, üzüldük geçmedi, peki gelecek günlerin günahı neydi? Nerede sabahlıyor, günü hangi badirelerden koparıp, geliyorduk, neşe hep başka evlerde mi yatıya kalacaktı? İçimi çevirip, sahile, rüzgâra bırakmayı denedim kaç kere, o bile tersten esti, içim kendini buldu, yine rüzgârlı bir gecede. Oyalandım sonra zamana göre çokça, kitabın sonunu değil, her ayrıntısını okudum, hiç ölmeyecekmiş gibi, hiç günler bitmeyecek, hiç sabah olmayacakmış gibi. Yaşamak huysuzca bekledi, çırpındı sızdığı o çukurda, ellerim varmadı, yüreğim hoplamadı, içim coşmadı. Kalanların yası sahnelendi her gece siyah perdede, çocukluğum kaçtı oyunlardan, dizleri yaralı, medeniyetime uymayan şeyler, beni de medeniyetten uzaklaştırdı, insan görerek zorba oluyor, bilerek acımasız oluyor, duyarak kötü oluyor. Ama en çok görmek bizi çürütüyor, görmek acı, leke özde, bir sebep bulamadım hâlâ durağanlığımdaki telaşıma. Gözümde küçülen şehirlerde, oyunlar büyüyordu, yetişemediğim için, kendime göre haklı oranları bulup, kaçtım. Bir paragraf kapandı içimde ve artık bundan sonra içime kapandım. Böyle içe doğru kıvrılıyor önce, sonra büyüyordu her şey, kıvrılarak. Yeni bir paranteze bile gerek duymuyorum. Yeni şiirlere de gerek yok, hepsi daha önce yazıldılar. O melodi çalındı ve ayrıldı aramızdan, bir daha icrası olmayacak.

Karanlık bir gecenin içinde kendimi bulduğumda aslında kaybolmuştum. İzbe ve kimsesiz bir odadaydım, odada biraz sen biraz da küf kokuyordu, yüzyıldan önceki zamanlara ait aşk kırıntıları vardı, biraz daha kazsam odayı, geçmiş sayılabilecek ontolojik detaylar bulabilecektim. Gece yarısı bir şeyler içmek için kalktığımda mutfağı bulamadım, lavaboya gitmek istiyordu canım, aynada yüzüme bakmalıydım, bakarsam belki de bir yerden gözüm ısırırdı, kendimi bunca yabancı hissetmezdim. Rutubetten başka bir şey duymuyordum, eski romanlara ait duygularda buldum kendimi, eskimiştim, üstelik eskisi gibi de hissedemiyordum, eskidiğim hâlde. Aynanın karşısına geçip, musluğu açıp, suyu dinlerken bir yandan da her şeyi anlatabilme ihtiyacı duyuyordum. Yanında sayıklamalarım kalmıştı aklımda, evet muhakkak ki kendimde değildim, kendimle senin aranda bir yerdeydim ama neredeydim, bulamıyordum, tek bildiğim eskimiş bir şeydi, eskimiş ama yok olamamış. Yine de bıkmış olmaya çeyrek asır zaman vardı, bıkmamıştım henüz. Gülümsüyordum, kötü bir filmden kalmış gibi aklımdaki sahneler, tam hatırlayamamanın kafa karışıklığı yüzüme yansıyan ama tam olarak hatırlamamanın da verdiği huzur, rahatlık. Hatırlasam eminim hatırlamak istemeyeceğim şeyler yaşamışımdır. Artık bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını, “boş ver” dedikçe yaşlandığımı ve aslında boş veremediğimi ve uzaklarda bir geceye karışmak istediğimi biliyordum artık.

Henüz parçalanmadık ve henüz bir bıçak darbesi denk gelmedi en önemli damarımıza ve aramıza duvarlar henüz örülmedi. Arka sokaklarda seni her görmeyi umduğumda, biraz daha uzaklaştım kendimden, bulamayınca daha da uzaklara gidip, kaybolmaya karar verdim, aslında bu benim değil de içimdeki o eski şeyin kararıydı. Seni görecektim, seni görürken bir sürü kötülük görecektim ve bu kötülükler beni biraz daha büyütecekti. İçimdeki duygulara bir şey olmasın diye, biraz daha iyi olmak için ve dünyaya kendimi kabullendirmek için kötü olmaya ihtiyacım vardı, olamıyordum ama öğreniyordum. Kötü hikâyelere yalınayak girip, çıplak ayaklarımla kırık camların üzerinde yürüdüm bir süre, gülümsemem daha da kırıldı, sarhoşların söylediklerinden ilham damıttım, haksızlığa uğrayanlar adına yeni küfürlerde çığır açtım, mor gözlü kadınların simsiyah bakışlarında dünya biraz daha karardı gözümde. Sokakta kalan bir ateşin etrafında toplanıp, üşüyen çocukların içinde hayat gözümden biraz daha düştü. Kâğıt toplayan yaşlı amcalara ağıtlarımla, sarılmak istedim, izmarit toplayan yüzü kirli çocukları öpmek istedim, tüm protestoculara hak verip, elimde uzun soluklu şiirlerle, pankartlarımı alıp, gitmek istedim. Yazarak anlatamadıklarımın çığlıklarında dinlenmek, dinmek, durmak ve sızmak istedim.

Yanarken de yaşamayı öğrendim, nefes alamazken de, acırken de nefes almayı ezberledim. Sızlarken, sızmayı öğrendim en çok, kendi acısından sarhoş olma hâli, başka türlü ağrı kesicilerin bile geçiremediği o sızılarla. İnsanlar bambaşka merhametli de olabilirlerdi, bunca sığlık neden? Araba çarpan arkadaşının yanından ayrılmayan köpekten öğrenmeliyiz belki de merhameti. İçimdeki tereddüde roman yazılır çünkü tereddüt değerli ve asil bir duygudur, her şeyden önce samimiyet içerir, rol kaldırmaz. Ama genellikle roman yazmak yerine bir kuytunun dibine çekiliriz. Herkesin olması gerektiği o çukur ya da gökyüzü kader değil, sadece ince bir kederdir. Çoğalmasa da yetecek kadar kederim var kendime, hem de bir ömür, ağır aksak boğazımdan geçmeye çalışan kelimeler düğümlere takıldı, o hüzün, o göz doluluğu başka hiçbir şeyle açıklayamazdım, acıttıkları olmasa. Oysa bir kedi yavrusunun hüznüne tabiydim ben, korkudan tırnaklarını geçirmiş, minik dişleri yeni çıkmaya başlamış ya da rüyasında korkup, sayıklayan bir kedinin…

Bu sonda bir son bile yoktu, başlangıcı olmayan şeylerin sonu da olmuyordu, geri dönüp, o başlangıca müdahalede de bulunamıyorduk. Yakınında olmadığım öfkelerinin, mesafesinde kaldı bu rastlantı. Kısacık anları sonsuzlukla ölçmüşüm, hangisinin daha fazla olduğunu bile bilmiyorum. İnanmıyorum sonlara, hem son olsa şimdiye kadar sonu olmaz mıydı bunca olanların? Pişman olmak için geç kalınan her şey hırçın bir öfkede birikirken, çölü bulup, çölden kaçmayı, denizlere ulaşmaya serapları… Herkese uzak olmakla, kimseye yakın olmamak arasında fark gibiydi, saçlarımı kestirdiğimde fark edilmemek. Her şeyin ortasında, birçok şeyin hafızasında ve kayıp bir kalabalığın suskunluğundaydım. Unutmalar yakınımda, karşıma çıkan denk gelişleri bulamıyorum zihnimde, neyi nereden, hangi delikten, hangi raftan çıkaracağımı bilemiyorum artık. Unuttuysam bir nedeni vardı muhakkak ve tabi ki haklı bir nedeni. Unutmak hafıza zayıflığı değil de yaşama güçlüğüne bir kolaylık sağlamaktı aklımda. Boğazımı sıkan acı düğümlerden, savrulurken, kayıp imgenin peşi sıra ulaşabileceğim dürtüsü, içimde yeşeren inanç otları yeniden, durduğum yerde kayboluyorum yine, bulunamayacak olmamı, bir imgenin peşindeki o kayıptan biliyorum. Sular durmuyorsa, içim bulanıyor. İçinde unutulanı bilir herkes, içinde çürüyenin izidir gözlerindeki zehir. Unuttuklarımı rahat bıraktım, hatırlamak rahatsızlık vericiydi, hem hiçbir şeyi yerinden oynatamazdım artık, bu gölü, bu güneşi, bu ağaçları, zaten bulanmış suları. Çürüyüp, birbirine karışana kadar, herkes biraz uzaktır kendisine. Birinde anlayamazsın belki kendini ama en az bir diğerinde tanırsın kendini, anlamak bunca yitim sonrası biraz fazladan beklenti olur. Sırlarımı yıldızlara bıraktım, seni de kendine. Kendimin nerede olduğunu bilsem, ona da makul bir yer bulurdum elbet.

Sırtımı döndüğüm yüzüm, göğsüme bıraktığım düşüncelerimdi.
Anlattıkça azaldım, bildikçe çoğaldın.

 

19.11.2025 Çarşamba 09:30
Nevin Akbulut

blog

Dönüşsüz

Her sabah birilerinin daha önce gördüğü düşleri yüklenmiş bir tasarı gibi uyanıyorum.

Aramızda gerçekler var, farklı hikâyelere ait olan. Cümleleri yan yana getirsek bile bizi birleştirmeyecek şeyler var. Bazen o çok beklediğin şey olmayınca, bundan sonra ne olursa olsun, seni hiç ilgilendirmiyor gibi oluyor artık. Bu hikâye bile bizi ilgilendirmiyor, kendi içinde donup kaldı, buzlandı, taşlandı ya da başka denizlere aktı gitti ama burası hiç mühim değil.

Yalnızca benimsediğin bir dünyada olmak, kafesini tanımak, dahası buna alışmak. Kafesin dışındaki hayatı yok saymak. Her şeyi olduğu gibi anlatacağım diye, bazı harfleri yutmuş, birazını da evde unutmuşum sana gelirken. Yanlış anlaşılmaya ben böyle hazırlandım işte, doğrusunu söylemek gerekirse dünden razıydım, düşünsene sen bir de her şeyi dosdoğru anlayacaksın. Aklını kaçırırdı insan. Kelimelerin yetememesi değil, asıl bazı hikâyelerin eksikliğiydi içimdeki yangını savuran, kül gibi bir şey olurduk hikâyemizdeki uzantılar birleşseydi, yaşanır, tükenir, biterdi, kolayca, kimse nefes almak için bu kadar uğraşmazdı. Çağrıldıkça sana kendimi tutamadım, tanıyamadım, adımdaki boşluktan, bir yol bulur giderim zannettim, çıkılamaz olduğunu unutup bu dünyanın, bu yolun, ancak düşülebilir, yuvarlanılabilir olduğunu umursamadan… Yazdığım her şey çirkin bir gölge gibi düşerken üzerime, yetememek, sende çoğaldıkça içime sol yanımdan çarpan. Birbirini unutamayan harfler var hâlâ bu şehirlerde, yine de tamamlanmış sayıyorum bu hikâyeyi, çocuk saydım anlamayışlarımı. Tam olabilmiş olsaydık, bu kadar ayak izi olmazdı, yollar gidişlere kapalı olur, sadece parmak izleri olurdu. Buradan anladığımı say, içime sorma, içimin bilmediğine inandı aklım ne zamandır. Daha iyi sloganım yoktu ellerinden başka, hangi örgüte mensuplardı bilmeden, neye dokunduklarını görmeden, neyi sevdiklerini umursamadan. Ellerimi tuttuğunda nasıl da saftı zaman, en az bırakıldığındaki masumiyet kadar.

Sessizliğinde gizli kalan o yorgunluk artık hiçbir şey anlatmıyordu. Ölümünün yorgunluğu vardı omuzlarında, bu da gayet yeterli bir nedendi gitmek için. Kendini anlatamadığından şu zamanda, uğurlama vaktin gelmişti belki de çoktan, kendini kapılardan, camlardan ve sokaklardan. Tüm kapıları itinayla itip, kendi ardından kendini, bundan sonra olabilecekler ya da olmayacaklarla uzaktan ve yakından, içinden ya da dışından hiçbir ilginin olmadığının açık ve net bir biçimde, biçimlenirken yokluğunda, incinmelerini dindirecek yer de bulamadığından, hem hayat biricikti en az herkesinki kadar… Birkaç hayat varmış da yeniden gelecekmişiz gibi bunca hırpalanmaya gerek var mıydı? Herkesin kendine soramadığı sorular birikiyordu sanki zihnimde ya cevaplarım yoktu ya da gerçekten sorular cevaplara göre orantısızdı. Olduramadığım her durumun, neticesi yoluma taş koyuyordu. Taşları ezemiyordum… Şu aslı, astarı olmayan, sentetik harikalar diyarınız… Nemli bir depresyondan içime fırt diye çektiğim, tek hamleyle yutkunduğum, tanıdık ama çabuk sızan rutubetli ve azap dolu bir şeydi yaşamak; eskimiş, kekremsi ve köhnemiş. Geriye yanına yaklaşılamayacak kadar sızı dolu bir çürümüşlük kalmıştı, o an, zamanın içinde bir yerde artık koktuğunu bilmiyordu, an kokmuştu kendi içinde, haberi yoktu, yaşamın içine karışınca kokuşmuşluğu fark edilmeyecek, yaşadığını zannedecekti, durduğu yerde çürürken.

Adımda şapka koyabileceğim bir harf yok, o yüzden kelimelerimin üstü açık hep. Bir ara devrik cümleleri seviyordum, onca anlamsızlıklarına rağmen bir anlam bulmaya çalışıyor, anlamı yoksa da mana yakıştırıyordum. İçi boş neyi bulsam böyle yapardım, belki senin de için bu kadar boştu, tıpkı o devrik cümlelerdeki gibi. Anlam bulup, yerleştirmek bana kalmıştı sanki, üzerime elzemmiş gibi. Bunca vasatlığın içinde, gizli bir anlam yakalamaya çalışacak kadar saçma şekilde umutluydum. Çok yoruldum sonra, içimdekilerle birlikte.

Bir zaman geldi sonra. Şiirimin ortasından geçen ahlar bıçak gibi kesti şiiri, bir tarafı bilinmez bir diyara, tüm kaybolmayı bekleyenlerin istediği yere, diğer tarafı da düştü, ustura gibi kesti harfleri, şimdi kimse şiirden anlamıyorsa belki de bundandır, geriye kalan şu anlamsız sayıklamalar, kelimeler hiçbir anlama gelmiyor artık, bir hikâye etmediği gibi… Eski kelimelerden konuşuyor gibiyiz, birbirimizi anlayamayacağımızın en yalın kanıtı bu. Böyle bağlandım manasızlığa, içindeymişim gibi, içindeymişim gibi oldu, bileklerimizi kesip, kanı birbirimizin kanına karıştırmak gibi bir bağ. Yollar istedim, ruhumla birleşen yollar, burnunun dikine giden yollar, sonsuzluğa uzanan yolculuklar. Kalpleri olmadan nereye varabilirdi insanlar? Hayaletleri atabilsem bir sonraki istasyonda ve peşimden gelmeseler artık… Korktuğumdan değil de, hoş görsünler ama taşıyamayışımdan, ben onları uzun zamandır hoş karşılayamıyorum çünkü. Her hayalet kendi içinde bir hikâyeye sahipse zaten, başını, kalbini, omzunu, ellerini alıp gitsin bilemediğim yollardan. O zaman belki bilinir olur her şey, görünür olur, yoksa kilometrelerce uzanan yollar neye yarar? Bu kadarcık aklımla ve çokça sızıyla nereye gidebilirim? Varmak neresidir nasıl bileyim…

Ne çok seviyoruz bol siyahlı şiirleri, üzerimize bol gelen elbiseler gibi, içimizi saklıyoruz belki her bir mısraının içine, yoka bu keder yiyip, bitirmez miydi insanın içini? Hak verdiğim şeyler var, boyumu bir nehir gibi aşan özlemlerle, yoluma gidemez oluyorum ayaklarıma dolanan kapkara mecburiyetler. Uyuttum içimde, unutmaya çalıştığım ne varsa, iyilikleri, yapmacık melek yüzleri ve kapkara kalpleriyle derin ve uzun bir uykuya bıraktım hepsini. Bende kalmasın, gidecekse giden, zamanın acımasızca parçaladığı yanımı sana bıraksam, içimi tutan şeylerin baygınlığıyla, elimi tutan kalemin bırakmamasıyla, dilimin tutulması ve gözlerimde kaybolan sözcüklerle anlatamamak, kederin garip bir oyunu bu. Gittiğimde kış olacaktı, hiç kış bırakmadım henüz sana, hissedecek başka da bir şey bırakmadığım gibi, simsiyah bir anın içinde, bir daha hiç, tüm hissedilemeyeceklerle beraber bilinmezliğin zehrini tattık, tadı siyahtı ve bu başka bir hiçti. Parçalandık ama bölünmedik, bu da ölmek gibi bir şeydi, zehri atamayınca, hasarlı bölgeden kurtulamayınca, hastalıklı o yaradan kurtulamayınca. Reddedemeyeceğim şeyler vardı içimde, onaramayacağım kıpkırmızı kesikler, baktıkça iyileşmiyor, ilgilenmeyince büyüyordu. Kendimi içimden atmama ramak kalmıştı, kalbimin bir hayali daha kaldıracak durumu yoktu çünkü renkler değişmiyordu, kesikler geçmiyordu, anlayamadığım şeyleri anlamamakta ısrarlıydı aklım çünkü aklımın da içi almıyordu. Kimsenin yardımı olmadan kendimi yakabilecek kadar kıvılcım birikmişti içimde, dokunulmazlığım bundandı, bunca yağmurlu gözyaşına rağmen içim yangın yeriydi, her katlanamadığımda hatıralarımı içine attığım, küllenmesini beklediğim ve izlediğim, bir sonraki dayanılmaz buhranıma kadar, içimdeki bu hançer tetikte bekleyecekti, tehdit gibi.

Üstelik günler geçmeye devam ederken, bizli ya da bizsiz, senli ya da sensiz ya da bensiz.

10.10.2025 16:00
Nevin Akbulut