Monthly Archives:

Eylül 2025

blog

Dolambaç

İçimde bir bulut
Yağmurunu bırakıp, gitti.

Bazı zamanlara tesadüf etmeyi o kadar isterdim ki, zaman teessüf edip, üzerimden geçmeden önce. İstediğim zamanlara karışınca ne olacak ki sanki hiçbir şey. Yerini yadırgayan herkes biraz şikâyetçidir bulunduğu zamandan, en azından bu normal. “Dünya ne kadar küçükmüş” derdim, beklediğim ya da aradığım şeylerle karşılaşınca, “aslında dünya ne kadar da büyükmüş, bir türlü bulamıyorum” derdim gideceğim yolları, gitmek istediklerimi bulamayınca. Acılarımın dibine dokunup, elektrik verilmiş hissi yaratan bir kitap çarptı kalbime tam bu zamanlarda. Saf acının tefsiri gibiydi ve bu çok tesirli bir zehirdi. Açıklaması bol, meali az, bir o kadar anlamlı ve yeterince de anlamsız, hemen her şey gibi. Galiba artık hastalanmak için sadece kitaplar bile yetiyordu, insanlar yetmiyor çünkü hasta etmeye, kırılmaya bile bağışıklık kazandık. Bu sondu dediğim her şey sanki çıkıp gelmişti hayatıma, yeni, yine ve yeniden, sanki o kitabın içinden çıkıp, sızmışlardı hayatıma. Beni yaratan, kurban olduğum sanki benimle dalga geçiyordu. Sorun belki de herkese yazıklandığım kadar, kendini görememekten geliyordu, bu körlüktü, aynanın kararması, içine eğilip, bir güzel görememekti. Herkesin zararı herkese, benimki yine kendime, kelimeler ziyan oldu tüm bu zamanlarda, acıyorum, acılaşıyorum gittikçe. Anlattığımı zannettiğim her şey bir saçmalık olarak, hayatıma bumerang gibi geri dönüyor, dünyanın bu kadar da yuvarlak olduğuna inanmak istemiyorum artık, bir yerde sivrilip, batmalı bir şeyler, batıp, yok etmeli, silmeli.

Ölüme çelme takıp, sevindiğim zamanlarda, kendi ıstıraplı sonumun acısını çoğalttım yalnızca. Gittikçe çoğalan, sürekli başka bir acı doğuran acı. Doğuran ve sana sormadan büyüyen, üreyen, dağılan ve çoğalan başka sızılar, başka olmaları sana ait olmadıkları anlamına gelmeyen ıstıraplar. Yendiğimi zannettiğim ölüm değil, hayatımmış. Kendi kendime oynamış, kendim kaybetmiş ve kendi kaleme gol atmıştım, kalemi kendi kalbime saplamıştım hem de yaşamakla ödeyerek. Biraz daha her şeyi içine atmak ve dışına etmek için, kaldığı yerden devam ediyormuş düzensiz nefeslerim. Hastalık ve dışkı çuvalı gibi içimiz, çözümü daha çok çürümek, hep ayrışma. Bunca kokuşmanın içinde hiçbir yere varamadan üstelik temiz kalmış her şeyi de kirletmeye devam etmek için soluyoruz. Bunca kirlenmişliğin üzerine bir de paslanıyoruz, durmadan. Umut denen uyuşturucuyu ilk kim bulaştırdı zihnimize, her yanımıza… Geçmeyeceğini bildiğim, boğazıma büyük gelen o yumruyla her gün kavga ediyorum, binlerce kelimeyle içimi dökebilirmişim gibi geliyor, söylediğim bir şey yok, sayıklamalardan ve yazıklanmalardan başka. İçimin hiçbir yere gittiği yok, gitseydi bir şeyler düzelirdi belki, o hep duruyor burada. Yaşadığı yalan hayatın gerçekliğine çarptığında yapabilirdi bunu insan, gidebilirdi, kendini bırakabilirdi, kendini de alıp, gidebilirdi. Sonsuz kayboluşun içinde buldum ben, hikâyem asılı kaldı, ona uydum. Salındım, sallandım, hep daha büyük bir boşluğa yuvarlanıp, duruyorum, dolambaç gibi. Çıkışı olsa bile artık, buranın dışının da içi kadar çekilmez olduğunu biliyorum. Dünyayı dünyadan aşağı atmak istiyorum.

Parmaklarından dökülen sancının nağmesiydi, beyninde çınlayan, artık beyaz şeylerden bahsetmek ne kadar da zordu, bembeyaz şeylerden bahis açmak ise imkânsıza yakındı, içime bulaşan bu zehir, zaten zamanında içimden sızmıştı, kendi sızımın takipçisi, kendi zehrimin panzehriydim, henüz parmaklarımı kontrol edemediğim zamanlarda. Ömrün ortası neresi tam da bilemezken ki şiirler bile yalancı çıkarır insanı, ne zamandır dinlediğim masalın dinmez taraflarında uyudum. İçim dinginleşir, sızım diner, artık bir şeyler söner diye. Kalmak sancısı ile kaybolmak kuşkusu arasında sonsuzluk ile ilgili cümleler kurarken yokluğa vuruldum. Kırmızının ne zaman kırmızı olduğunu bile bilmiyordum, ben mi renklerden bahsedecektim, üstelik herkesle birlikte gördüğüm renklerin aynılığından bile şüpheye düşmüşken…

Şuraya oradan, buradan ya da içimden sızan cümleler, şuan yazdığımın kanıtı olabilir ama yazmayı becerebildiğimin delili değildir. Yaşamak bir hevestir, hem de en geçicisinden. Benim hevesim geçmedi, ben ondan geçtim. O heves bitince dümdüz ölmenin yollarını arıyorsun, sonra için bunu kaldıramayınca, bu mide bulantısı, bu iç kasılmaları bu sızılar, başka çetrefilli yollarını arıyorsun yok olabilmenin, sonuç itibariyle de bu yolu bir şekilde buluyorsun, dünyada o kadar çok neden var ki, nedensizce ölmek için ve bahanelere sığınmak için. Benimle başlamayan şeylerin, benim dileğimle son bulmuyor oluşu, büyük haksızlık, kendin için her şeyin iyisini isteyebilme hakkına sahipsen, en kötüsünü de isteme özgürlüğüne erişmek lazımdı, kendi ellerinle birinin değil de sadece kendinin hayatına son kez bir nokta koyabilmek, en azından bunu yapabilmeliydik. Biz istemediğimiz için başlayan bir şeyin, biz istemiyoruz diye bitmesi gerekirdi. Yerini yadırgayan çiçek gibi rahatsız olup, renkten renge girip, kırılıp, gücenip, solacağına, belki de her şeyin en az en güzel anında bunu sonlandırabilmek, o yürek, o korkaklık, o cesaret ya da her şeyin karışımındaki o topluluk, bütünlüktü bizi paramparça eden.

Kaynağı içinden başka yerde başlayan o cümleler, seni bu sahtekârlığa iten kelimeler, zaman, ait hissedemediğin o varlık, kendi varlığının içinde olmayan bir sıradanlık, sahtelik, geçicilik, heveslerin uçtuğu ama zehrinin kaldığı, hep durduğu o belirsizlik. Gerektiği yerde gerektiğince tekrarlanamayan her şeyin yeri karışıyor ya da değişiyordu, bir zaman sonra ne kadar anlamlı bir cümle kurmaya çalışsan da, ortaya dökülenler anlamdan çok uzaktı, hayatla arandaki o görünmez bağ gibi, görünmüyor diye bilinmiyor zannediliyordu, oysa belki de çok silik olduğu için görünmüyordu bağ. Gizli bir şey ile olmayan bir şey arasında çıkamadığımız o dağlar vardı, aşılamayan, geçilemeyen, gidilemeyen. Boşluğun yeniden boşluğa dönüşmesi ne kadar da kısa zamanda olmuş, bitmişti. Her boşluk kendi içini doldurmadan, yeni başka bir boşluk yaratıyordu, boşlukları içim almıyordu. Her şey sanki bir masal yitimi gibiydi, ama ortada masal da yoktu.

İnsan yenilir ve çokça da yanılır. Kime yanıldığın, nerede yenildiğin, nerenden eksildiğin önemlidir. Bazı kaybedişlerin içinden geçer gidersin, bazılarının içinden çıkamaz, kalırsın. Ama bazıları için pişman olmak için bile artık çok geçtir. Eksikliğini bulduğunu zannettiğinde yanılır insan en çok, eksik varlığıyla bile eksiktir, adı gözlerinin önünde, üzerinde asılı madalyondadır, görmek istemediğin. Gittiğinde daha büyük, boşluğuyla birlikte daha büyük bir eksiklik bırakacaktır. Bulduğun kaybettiğindir, bildiğin yitirdiğin, yanılsamalar kalır geriye ve tükenen inanışların.

Hatırlayamıyorsam o zaman unutmalıydım. Kendine yapacaklarına bile zaman bırakmazlardı insana bu zamanda.

29.08.2025 Cuma 15:00
(Z.)Nevin Akbulut

blog

Beyhude

Dünya denilen şu labirentten bile çıkmanın bir yolunu bulmuştu sezgileriyle. Bir türlü unutamıyordu zihninde, kaybolmak istediğini. Sezgiler belki de başa belaydı. Kapatıldığı alanın büyüklük ya da küçüklüğü önemli değildi, mühim olan hep orada olduğunu bilmesiydi ve kaybolamadığını…

Sarılınca geçecek masalları dolanıp, duruyor etrafta ve sarılmak bahanesine belki herkes de inanmış görünüyor. Kendimizle ilgili olmayan bir başkasının hayali üzerinden hayal kuruyor gibiyiz, gerçeklikten uzak ve sanki yine kendimizin olmayan bir hayatı zoraki yürütmeye çalışıyoruz gibiyiz, zaten artık birçok şeyde gibi olmak modası şu zamanın. Kendimizi gördüğümüz aynalar gerçek değil, o gülümsemeler bir başkasından miras kalmış, yaslandığımız sırtımız bir başkasını daha evvel ardında bırakmış, bizden geriye ne kalır ki? Birkaç serseri akşamdan, litrelerce içecekten ve saçma sapan mutlu zannettiğimiz fotoğraflardan başka, ağlamayı kaldıramayanların gözyaşlarının ağırlığı altında ezilirken, ağrımaması, belki de hiç insan olmamamız gerekiyordu.

Artık tesadüflere bile denk gelemeyecek aşklara çıkaralım ağzımızda şiir kokan cümleleri. Kopkoyu zamanların aydınlattığı bir çift gözle bulalım yolumuzu, kaybolursak da ne güzel olur. Kaybolmadan varamayacağımız yerlerimiz var, kendi içimizde krokisini çizdiğimiz, özenle ve küçük bir neşterle, tanıdık bir izi sürer gibi, dikkatlice. Bu yolun bizi nereye götüreceğini düşünemeden hiç. Artık hiçbir şeyin iyi gelmeyeceğine inandığımız gecelere kaldıralım kadehimizi ya da kaldırmadan direk midemizden içeri bırakalım, doymayacak sözlere, yazılmamış şiirlere, yazılsa bile yetemeyeceklere… Hep aynı yerden gülümserken, hayata karşı aynı arsız pozu vermeye çalışmak bir çeşit aslında “yalnız değilim”dir’i sadece bir kelime olarak bilirken… Ama öylesine yalnızdır ki; her kimin yanında olursa olsun, aynı şekilde gülümser, mimikleri aynı şekilde kıvranır, çok sevindiğinde bile gülümsemesinin tosladığı bir duvar vardır sanki oraya gelince durur, bir kilit vardır belki yüreğinde, ne yaparsa yapsın, açılmayacak, bir esaretten başka bir şey değildir belki bedenindeki kas sisteminin hareketleri. Başkalarına anlatmaya çalıştığı şey, kendini inandırmasından geçer, ne kadar anlatırsa o kadar inanmıştır, ne kadar susmuşsa o kadar kendi içini örselemiş ve umursamamıştır ve en çok da böyle olduğuna inanmış gibi yapar.

Olanaksız şeylerin ilerisine kadar gidebildiğinde gördüğün o şeffaf şeyi ne yapacağını bilmiyorsun, anladıklarını nerede biriktireceğini, söylemen gerekenleri nasıl harcayacağına dair fikirlerin ne zamandır uyuşuk. Asla sana ait olamayacak şeyleri sahiplenişin, hem de bu derece kurabileceğin tüm cümleleri ağzında kurutuyor. Tarifsiz kelimesinin anlamını birkaç cümleden başka yerde görmedim. Her gün aynı şeyleri yaşadığımız hâlde, yeniden öğreniyor gibi acemiyiz ve beklentisiz, tuhaf sorgulamalar geçerken beynimizle kendimiz arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışacak kadar çocuk, ama küçülemeyecek kadar da büyüğüz. Zamanın içine karışan bir şeyler vardı, bunlar aynı gibi görünüyordu ama zamana karıştıkça başkalaşıyordu. Bu yüzden belki de endişemiz, ne zaman nerede ne yapacağımızı bilememek. Kırılan tırnaklarını anında ısırma isteğin, içindeki o cız sesi. Yanındayken bulunduğum zamana bir türlü dönememek, o korku, o his, işte tam da böyle bir şeydi. Boyut değiştirmekten daha derin şeyler vardı aramızda, açıklayamadığımız ve sızlandığımızdaki o tatlı acı. Hayatla arandaki parazit değil de, bir parantez olmak isterdim, ikimizin de içinde olduğu, çıkmak için yeni cümlelere ihtiyaç duyulmayan, sadece içimizin aldığı şeylerin olduğu bir parantez ya da çember, diğer her şeyin dışarıda kaldığı… İçimde kedi olmayan bir şeyler tırmalayıp duruyordu kelimeleri, sırf bu yüzden, sırf adı olsun diye rezilce diyebilirim, boynumu bıçağa döndüğüm o zamandan beri, arkamı dönmeyi beceremediğimden, kalbime denk gelen o kesikler yüzünden dökülen şeyler, yere, her yere saçılan, sırf saçıldı diye saçmalaşan şeyler var içimde. Senin boyunu aşmayan dalgalar, beni sürükleyip götürüyordu, aramızdaki mesafe eşitsizlik değil, ulaşılmazlıktı. Benim saçlarımdan akan suların senin göğsüne bile değmemiş olmasıydı. Senin kalbin sakince nabzının kurallarına uyarken, benim kalbimin kuralları terk etmiş olmasıydı mesele, saniyeleri terk etmesiydi, saliselerle savaşırken, kolayca sekteye uğramasıydı.

Geç kalmadık ama belki de uzak yollara denk geldik, yanlış olduğumuz birçok şeyi düzeltemedik, üzerine yürüdük, içinin yanlışlarından ancak böyle uzaklaşıyordu kalbi uzakta kalanlar. Yanlışlara daha beter yanlışlar, olmazlar, yalanlar ekleyip kaçıyordu içinin yokuşlarından. Erken denilen şey, bir söz yitimi, doğrulanan, karşılığını bulan bakışlar, baştan hak etmediğin yaşamı çok sonradan hak etsen dâhi istemiyorsun, hak etmediğine öyle çok alışmışsın ki, hem herkesin de işine gelmiş bu, senin hak etmediğine inanmış olman. Yaşadığına inanmak için önce kabullenmek lazım, doğrular içimizi yaktı, uzaktılar, yaşam doğrulardan uzaktı, ben senden uzaktım, neye yakın olsam varabilirdim yanına, bilmiyordum. Yaraları tuzlamakla, geceleri saçmalıkla, sabahları yorgunlukla, içimi yemekle, bütün randevulara düzenli olarak geç kalmakla geçiriyordum. Herkes biraz kendine göreydi, biraz birilerine göre ya da zamana göre. Hiçbir yere göre, hiçbir kimseye göre değildim, kendime bile değildim, zamanın içine bir türlü akamamıştım.

Acımasız ve katı yüreklilerin içinde, bir tutam hayat suyu arıyor gibiyiz. Çoğu zamanda ne aradığımızı bilmeden susuyoruz, herhangi bir zehirden medet umarak, gırtlağımızdan süzülen her şeyin biraz daha bizi öldürmesini dileyerek, etrafına kör ama yolu bilerek, hep durmadan giderek, gırtlağından birden dökülen acıların tınısından yarattığın sözcüklere yine sığınarak, bu nefessizlik, milyon kerelerce, küçük ölümlerine nörolojik isimler uydurarak. Beynindeki sonsuzlukta yuvarlanırken, dışarısı sessiz ama içinde kopan gürültülerle, teşhis edemediğin sızılarla kıpırdayamayışlarına neden bulamayarak. Kirli aynalarda tertemiz yüzümü ararken, kaybetmek en çok hüznünü, ufalan yüzünü, bir cam parçasının keskin tarafına sığdırdığın kendini…

Neyi neden gizlediğini aslında hiç öğrenemeden gizlemişti nasıl sevdiğini… Eğer gizlemezse emindi başına çok daha kötü bir şey gelecekti. Çektiği tüm bu zorluklardan daha beteri ve kıyaslanamayan yanı vardı, biliyordu. Yokluğuyla bile varlığını ezip, geçmiş, tüm zamanını, aklını, kalbini doldurmuştu. Ne istese verebilirdi, lafta değil tabi, “ölelim” dese düğün, bayram olacaktı. Tüm bunları söyleyememenin eşiğinde kıvranırken, kendine yeni hastalıklar icat etmek zorunda kalmıştı, onun değerini başka hiçbir değerle ölçemeyeceğini anlayınca yaşadığı o ağır hüzünle sarsıldı, hiç savaşa girmeden kaybettiği bir şeydi onun varlığı. Bundan sonrası tüm söyleyeceklerini susmak ve anlatamama yeteneksizliğinin ardına saklanmaktı, zaten konuşmayı da pek sevmezdi, etrafına sürekli bu mesajı verirdi. Ama bir yerden sonra nasıl dayanacaktı tüm bu susmalara? İçindeki fırtınayı hangi denize savurabilecekti, tüm bunların çaresini hangi şehirde bulacaktı? Bulamayacağından emin, dünya değiştirmenin yollarını ararken, kendini kaybetme derdine düştü. Kaybedemeyince daha da delireceğinden emindi. İçindeki tertemiz duyguları çöpe atmış gibi hissederken, içinde yaşatabildiği tek şey o kokuydu. Onu da hem silmek, yok etmek, hem de hiç unutmamak istiyordu, belki de dünyada geri kalan tüm zamanının en zor ikilemini yaşıyordu.

Nevin Akbulut
06.08.2025 16:00