Monthly Archives:

Haziran 2025

blog

Galibayım

Nankörlük anına denk gelmiştim zamanın, kolay harcanacak ve tüketilecek bir şeydim içinde.

Yerini yadırgamış rüya gibiyim, görülüp, görülmediğimi bile bilmiyorum. Belki de hiç fark edilmeden o uyku yığının arasında donup kaldım. Var olduğumdan ya da yokluğumdan şüpheye düşen sadece bir kişi var, o da bu rüyayı gördüğünü zannedip, yine her zamanki gibi uyandığında unutacak. Olmasam da olurdu, olmuşla ölmüşe çare yokmuş ya, ne oldum, ne de öldüm. Bu yüzden mi bunca belirsizlik ve gereksizlik? İnsanlar acımasız doğduğumdan beri, sen bile zalim, ben şanssız. Daha ne olsun bu çağda…

Güneş her gün doğup batarken, her şeyin sürekli olacağına olan inancımız duruyor içimizde bir yerde, yeniden, yine aynı hataları, denenmişi denemeyi bu cesaretle yapıyoruz sanırım. Kırıldığın yerden yeniden iyileşeceğini, yeşereceğini zannederken, o kırığın, örselenmenin aslında orada olduğunu hep içimizden bildiğimiz hâlde saf bir umutla, “belki” kelimesine bağlılığımızla çıkıyoruz yine meydana, meydan bizi yeniden incitmek üzere çoktan hazır bekliyordu. Üstelik tüm yaralarımızla, yaranın olduğu yerden iyileşemeyeceğimiz kesinken, nasıl bu kadar inat ve inançla aynı yerden iyileşme umudunu taşıyabiliyoruz bilmiyorum. Herkesin bir belki’si var, olmazsa olmazı, umut gibi tutunduğu bir şey, “belki kırıldım ama iyileşir”, “belki hayal kırıklığına uğrattı ama tamir edebilir”, “belki öyle yapmak, demek istememiştir” gibi… Kimsenin kimseyi onaramayacağı ilk kırgınlıktan belliydi üstelik üzerine yirmi bininci kez aynı saflıkla kırılmaya teşne olmanın bu zamanda karşılığını bulamıyorum.

Bildiğin şeylerde bile emin olamama hâli, hep bir hata keşfetme durumu. Dünya bu, seni de herkes gibi güvensiz birine dönüştürdü. Belki de zaten olduğumuz yerde hiç renk yoktu. Olamaz mı? Belki de biz uydurduk tüm renkleri rüyamızdan ve daha fazlasını. Gri bir ayılış mıydı bizimki? Hangi zamana açılıyor ya da kapanıyorduk, muhtemelen biz aslında sadece renk körüydük… Bu bile yenilebilir bir bahaneydi tüm ruhsuzluğumuzun içinde. Bölünmüştüm, böylece çoğaldığıma ve maddenin üç hâli olarak parçalanıp, dağılacağıma emindim. Korkuyla değişikliğin ihtişamı arasına sıkışıp, kalmıştım. Bir yanım, diğer tarafımdan gizlice, saklı ve tehlikeli işlere kalkışabilir miydi tek başına?

Sisli bir gece yarısı, unutulan fotoğrafları uğurluyoruz, birçoğunu severek, bazısına gülerek ya da ağlayarak. Anılar zamanını yaşayıp, o ânın içinde kalmalı diye düşündük hep. Onları yaşamayı bıraktık, kendi hallerine, çoğalmadı onlar da, azalmadı da ama yine de az değillerdi. Uğurladığım fotoğraflarının içindeki hayalindi, diğer türlüsü katlanılmazdı. Bugünün yarına uğrayacak dermanı yoktu, biz de taşıyacak kadar yürek yememiştik. Buzla buhar arası konuştuklarımız, sustuklarımızı geçer diye iddiaya tutuştuk, biraz buhar, bir miktar duman olduk. Kaybeden yine zamansızlığımız oldu. Ezber bozan alışkanlıklarınla, eskilerden bir hikâyeye mahsuben tutulmaların ve tutunamamalarınla, öyküsüne öykündüğün her yerden kırılıyorsun. Gece susmak demekti, uzaklar suskunluk demekti. En çok bunu özlüyorsun, sessizliği ve puslu geceleri. Yeterince yontulmayınca heykel taş, insan da yeterince sevmeyince hiç olurmuş. Yakamozu denize düşen o gemi resminde, ressamın elinden gelmeyen yansımalar vardı, aramızdaki bulanıklık, belirsizlik, ulaşılmazlık tam da böyle bir şeydi. Bazı şeylerin o anlamlara gelmediğini anlayınca, gerçeğin tam ortasına düşüyorsun, seni tutacak kimse de olmadan.

Bize şarkılar bulduğum akşamları, şarkının içindeki geceyi seviyordum, yıldızlar bu kadar uzak diye onlara tutuluyordum, zaten tutunamadığım her şeye bir miktar tutulurdum. Tersliğimin izahı vardı, makuldü, hatta bana göre biraz makbuldü. Ama serin günlerimin açıklamasını yapamıyordum, suskunluğumu biliyordum, durgunluğumu tanımıyor, anlama kabiliyetimin ağırlığı altında eziliyordum. Hiçbir şeyin sükût hâlinde olabilmesine alışmamıştım. Tüm iyi dileklerim kaçırdığım uzakların yollarında, trenlerin vagonlarında, tanımadığım rüzgâra kapılıp, kaybolmuştu. Hayat bu kadar donuk, insan bu kadar sıkılgan ve ben bu kadar galibayken çaresizlikten ağlamanın da bir şeye yaramayacağını biliyordum artık. Çok şeyler anlatmak istedim zamanında, sesimi bilirim, içimi tanırım, kendimi anlarım zannettim. Hiçbir şeyin hiçbir yere ulaşamayacağını bildiğim hâlde. Senaryonun gereğini yerine getirir gibi, rol icabı doğdum, bu hikâyeyi bitirecektim, her şey birbirine karıştı, kimyadan soğudum.

Çok kişilikli semtlerin, ne kadar az olursa o kadar iyi dünyasından geldim. Sesim, hani’li zamanların hayal kırıklığında kısılıp kaldı. Hâlden anlamaz bir zaman, bir yerdi artık dünya, her şeye rağmen, çıkılmaz sokakların müptezelleriydik. İçimdeki umutlar, dolapta çoktan unutulmuş ve yitirilmeye yüz tutmuş olgun meyveler gibi çürüdü. Kıpırtısızdım, az daha ölecektim. Ölmeden canlanamayacağız belki de. Hayalet gibi o sokaktan yine kaçıncı geçişim unuttum, çantamda ikinci el kitaplarla, içimde çoktan eskimiş ayrılıklarla. Her sabah tüy gibi geçiyorum, kimse bakmıyor, bakan da görmüyor zaten. Zamanın içinde sıkıştırılmış bir ayraç gibi arada, derede nefes almaya çalıştığım için, hiçbir şeyi ayıramadığım gibi birleştiremediğim için ya da düzeltemeyeceğim için görünmez oluyordum. O mağrur gerekçe, izleseler de görünememe mağrurluğu, dilim dönmüyordu gitmelere, telaffuzu olmayan o hüzünlü bekleyiş, içimde kırılan her şeyin melodisiyle birlikte tüm susuşlardan sonra içime dönüyorum, ruhu yontulmuş, kalbi görmekten yorulmuş bir bilge edasıyla… Ve semt isimleri geçiyor aklımdan, tabelalar, sürekli istemeden de okuduğum şeylerin beynimde yer etmesi, anlamlı, anlamsız kelimeler, beğendiklerim, her şey. Bir semt ismi bile bazen ne çok şey hissettirir, için titrer, özlemle dolar, sarılırsın, en yakınına sarılır gibi, sarmalar seni. O anda, o sokağın içinde yaşadıklarındır aradığın, artık bulamayacağın, gidemediğin devrandır gurbetin, gün olup artık devranın dönmeyeceği demdir bu mevsim. Ulaşamazsın o yere bir daha, aynı değildir, hatta hiç değişmese bile, adı bile değişmese başkadır. Bir saniye öncenin yenisidir artık, zaman gibi. Ne çok saat var oysa zamandan kaçılmıyor.

Sussun diye uğultular, çıkmıyorum tepelere. İçimde kendi hayatından kaçmayı isteyen bir çocuk, bu da zaafım, o kadar olsun, belki başka bir hayata ışınlanırım masalları, her zorlukta içimden denediğim. Uçsuz, bucaksızlık hem korkutuyor, hem de içine çekiyor beni. Yılların günler gibi geçtiği bunca zaman sonra artık gelmeyeceğine dair hikâyeler uyduruyorum, içinde bahaneleriyle birlikte. Yine de hem gelmeyeceğini biliyorum hem de bunu aklımdan çıkaramıyorum. Bu durumu hangi mevsimin içine saklarım ya da hangi hikâyeye gömerim, hangi yollara, düşlere, uzaklara savururum bilmiyorum. Tutunamadığım anlarda mucize gibi çıkarsın diye çocukça hayallere kapılmıştım, içimde hep inançlı ve azimli bir çocukla büyüdüm ben, ama o çocuk gitti şimdi. Tutunabiliyorsam iyi kötü, bunun kimseyle uzaktan yakından, sağdan soldan ilgisi yok biliyorum.

Hatırlamadıklarının hiç unutulmayan hikâyesinden geliyorum ben. Adımı değiştirsem, sanımı, zamanımı… Sanrılarımı büyütsem, sancılarım büyür durmadan. Dünyaya açılan balkonlardan hiç bakamadığım gibi, rutubeti bol, muhabbeti az, kahrı çok odalarda tecrit ruhumu, zaman içinde silinen gülüşümü, eksilen diriliğimi, içime hapsettiğim iç çekmelerimi… Ve hatta yaşımı bile değiştirsem, hiç yaşamadığım o yaşlara gelsem, unutabilir miyim tüm kalanları? Tabelalar bile geçip gitmiyor gözlerimin önünden, aklımın içindeki boşluğa yer ediyor hepsi.

Her cümle bir diğerinin takibindeydi, fark edebilen şansız ruhlarda… Dünyanın cefasını çekeceğim bir hatırı kalmadı artık ne de hatırası.

19.06.2025 Perşembe
Nevin Akbulut

blog

Zehirli Karmaşık

Yaşamaya bunca çabalamak, ölmeye de devam etmekti.

Kalbime yapılanlar, kemiğimden ayrılan etim bile yapmamıştı bana. Yan yana durduğunu zannettiğimiz gövdelerimiz içinde birleşen sadece yalnızlıktı. Yalnızlık ne derece birleşip, bütünleşebilirdi ki? Sabahına erdiğimiz soğuk kış günlerinin bıraktığı zehirli karmaşık, öfkeli ve anlayışsız, plastik ve strafordu. Biri diğerine sevmeyi nasıl olsa öğreteceğim diye çabalarken, diğeri hırpalamak için mücadele ediyordu, hayatındaki eksiklik ya da fazlalık her şeyin hıncını ondan çıkarıyordu. Üstünü de gözyaşları ve acıtacağına inandığı kelimelerle tamamlıyordu. Tamamlanamayan şeyler vardı, tam anlayamadığımız, anlatma cüreti, gizli cesaretin içinde tutukluk yapmıştı. Hiç sahip olmadığı bir şeyi kaybedecek gibi ürkekti cümleler, yavan ve yabancı. Birbirinin kanını içmiş, canına kast etmiş gibi sonrasında yıllara yayılan o amansız ve zamansız öfke. Zamanla duruldu, kimse kimseyi arayıp, sormadığı için, o zamanın bir yerinde dondu kaldı her şey. Düşününce var olacağına inandığı yıllar çok geride kaldı, düşünmek şimdilerde hiçbir şeyi yerine getirmiyordu, bunu biliyordu. Bazen kendine azap çektirmek ister gibi delice düşünüyordu. Gelmeyeceğini bilerek ve bunun ardına saklanarak.

Çok zorlanarak inşa ettiğim hayallerimin üzerine birileri, hiç zorlanmadan beton döktüğünden beri keçeleşmiş bir karanlığın içindeyim. Gözlerime bakınca karanlığımdan bir ışık ya da kıvılcım çıkar diye umuyorsunuz ama gözlerim artık karanlığa da alıştı ve bu karanlıkta aslında her şeyi çok daha net görebilme yeteneğine sahip oldum. Kıvılcım yok, ateş yok, ışık yok, her şeyimi kolayca içimden ve ellerimden alan her neyse karanlığımı görüp de söküp, alamayacak içimden. Delirdiğim müzikler sussa bile, kafamın içinde durmadan çalıyor. Çiçeksem eğer, soluşum yakındır, güvence gibi bir teselli bu bana.

Görememek kime göre, neye göre biliyorum artık. İsteyerek görmeyi istemediklerimi kendi hâline bıraktım. Bulutlara bakıp, çok şey düşündüm, bu mevsim çok uygun bunun için. Bir kısmını topak hâlinde aldım gökyüzünden, kıvırdım, kuru yaprak gibi. Her şeye benzetebilirim inancı büyüdü içimde, en çok da uzaklara. Başka bir yer bulup ölene kadar bununla yaşayabilirim, bulma durumu, beklemeyle eşdeğer. Biraz daha kalsam orası da istediğim her şeye benzeyecekti eminim.

Herkesten gizlediği derin bir yası vardı, ayak uyduramıyordu acısına. Dokunulmaz ve dokunulamayacaktı. Ruhundaki bu açlığın neresini doyuracaktı? Saldırdığı gizli tenlerden, karşılığında parçalanmaktan öteye yol var mıydı? Geçmişin yer ettiği bilinçaltı, şimdinin içgüdüsüyüm, belki biraz zaman, zamansızlık. Işıksız tenha o yolda, kalın duvarların önündeki o yakınmadan payımıza düşen duvarları da almıştık, bir ömür kendimizi kapatmak ve taşımak için. O darmadağın tıkanıklıkla boğulma arasında sarf ettiğimiz birkaç kelimeyi bir daha hiçbirimiz kullanmayacaktık, tek kullanımlık, o ânın kelimeleriydi.

Kalbinden çıkan seslerin anlamsızlığından anladım bir yerlerin açık olduğunu ve aklında yeterince kaçıklık olduğunu. Bu sızıntı arasında, sarsıntıyla birlikte, içinden geçen olur olmaz sözler, boşluklardan sızıyor ve hak edilmeyen yerlerde heba oluyordu. Bana da dokunmuştu öyle bir benzeşme sözcüğü. Diğer her şey zamansız akıp gidince, gözlerime çarpmıştı bu sözcük, hunharca. Acıdı mı o an bilemedim, belki çok sonra farkına varacaktım. Çıplaktım ve sızdığım o gecede pencereleri açık kalmıştı içimin, içimin içi görünüyordu, neyin içinde olduğumu bilemeden daha, içimi açmıştım, üstelik içim bunu alır zannetmiştim. Kalbimin gürültüsünden ne niyet okuyabiliyordum, ne aklıma kulak verebiliyordum. İnanç ile inanmamak arasında debelenirken, neye inanmayacağını henüz çözememiş bir ruh gibi çürüyüp, gidiyordum.

O andan sonra gökyüzü sanki hep ağlamaklı, ormanlar ağaçsız, ateşler alevsizdi. Hangi yana yağmur yansa, o yana dönüp yüzümü ağlardım ondan sonra. Bir insan üzerine gelen duvarları göğüslüyorsa tek başına, aşk olmasa da olurdu, olsa da geç kalırdı. Ayışğının gelmediği gecelerde, gökyüzüne teslim oluyordu avuçlarım sabaha kadar. Beyaz kuğuların zarifliği sabahların kalbini deliyordu, yeryüzünde umut; akşamdan kalma masalarda ağız dolusu susuluyordu, beni kendime vermeyip, esir alan zamana bağırıyordum bıçak kesiği sesimle. Bitmiyordu sırlar bu yüzyılda, bir ağacın gölgesinde oturamıyordun rahatça, kıyıya vuran o dalga, ağzında küçücük bir balığı da beraberinde getiriyorsa, yaşamak yine geç kalıyor zamanına. Dalga diniyor, balık ölüyor, akşam oluyor kıyılarda, nereye sığınacağımı bilmiyorum, nereye sığacağımı da. Hiçbir ateş ısıtamıyor nicedir, hiçbir örtü gizleyemiyor bu sancıyı, insan gölgesine ne bırakabilir ki ölümün olduğu yerde…

Zamanın bir yerinde saçım okşanınca kalbim doyar, gözlerim sevilince dudaklarım sevinirdi. Ellerim susmuştu, sanki mahşeri ateşi tutmuş gibi, dokunmuş gibi, almış içine yutmuş gibi. Ağlamak, söndürebilir miydi şimdi bu ateşi bizim buralarda, kim bilecekti? Bu yangını ben başlatmadım, bu ateşin de bana değmemesi gerekirdi, kaç nesil geriden gelen birinin saçlarında başlamıştı alevler, şimdi kendi ayağımızla kendi beşiğimizi salladığımızda kulaklarımıza dolan dua fısıltıları, ateşten koruyamıyordu bizi. Yüreklerimizde koşan atlar, beyaz diye mi ayakları bu kadar kirleniyordu? Haddimizi aştığımız düşünülüp, söylenince, binip, şu güzel atlara gitsek, şu zamanı aşabilir miyiz? En azından bu kısmını… Devirebilir miyiz dünyayı, bir defa daha altüst etme pahasına ama duvarlar var her yerde, yıkılsalar da var, üzerimize örülen ama ruhlarımızın örtüşmediği.

Böyle kalsın, aramızda yalanlar dolansın.

Uzak yazlar yakınımızda artık, tıpkı yıldızsız ve soğuk geceler gibi. Olsaydın belki mutsuz olurduk, diğer her şeyin dışında, mutsuz olduğuma değerdi belki. O yazdıklarım orada kalsın, bu yazamadıklarım burada. Ne kadar güçlü olduğumu; şu hayata ve şartlarına bu kadar uzun ve fazla dayanabildiğimden, yaşadıklarıma katlanabildiğimden anlıyorum artık.

Dağları çıkarsak geriye ne kalırdı dünyadan? Duvarlar daha mı kolay yıkılırdı? Uyuyacak her şey hafifler belki ama bizim üzerimize dağlar geliyordu, bir duvarı sırtladın, bir duvarı da diyelim ki kucakladın, dağlara nasıl gücün yetecekti? Alevdi, suydu, hayaldi, hangisini bilecektin sır diye? Neyin içinde bulup erecektik hakikatin gizine? İçine dokunuyordu içmeler, orman gerçekti, dağlar doğru, kendi rüyandan kaçabilme cüretin tebrike şayandı. Bir kez daldı mı batmadan çıkmıyorduk, yaban otların morundan geçilmiyordu her bucak. Kör noktada boğulmalar, karanlık hırçın, fazla erk, fazla soğuk, yüzyıllardır donuk gibiydi, tanımlayamadığım, tanımaya kalkışmadığım, upuzun sürecek, asla geçmeyecek, öldürmeyecek ama imkânsız bir kahır yiyecekti şah damarımızdan başlayıp gövdemizi. Boşluk buradan başlıyordu, boşluk dağların birbirine küsmesinden, onaramayacağın o bulanıklık, iyileştiremediğin, artık ne renk olduğunu bilemediğin artmış sabahlardan, artık şahlandıramadığın içindeki o suskun attan.

22.05.2025 13:00
Nevin Akbulut

blog

İçimde Çırpınan Kuşun Adı; Ah

Yazı kendini yazdırmıştır, gerisi inanmak istediğin şeylerden ibarettir, biraz da teferruattır.

Gazete manşetlerinde defalarca kendi senaryomu yazdım durdum. Doğru kelimeleri hep yitirmişim de, elimde hep üçüncü anlamları kalmış gibi. Rüyalarımı da eksik görüyor gibiydim o yüzden gerçekleri de tam gerçek olarak kabullenmiyordum. Eksik bir şey vardı bu kaza gibi hayatta, ne olur ne olmaz biraz süs vermeliydim, saksıya güzel çiçekler dikmek gibi, kedileri severken güzelleşmek gibi, yürüdüğün yolların çizgilerinin mor olması gibi… Kötü şeyler olduğu hâlde üzülmemelisin, düzelecek bir gün diye kara borsa da olsa umut inanmalısın ama ağlamalısın kar yağmıyor diye. Kanunsuzluklara rağmen sevinmelisin bir çocuk gülüyor diye haksızlıklara rağmen hâlen ezbere bildiğin dürüstlüğü elden bırakmamalısın çünkü bir kötülüğü yok etmek isterken, senin de bulaştıracağın bir başka kötülük, o kötülüğü yok etmediği gibi daha çok kötülükten ve kötülüğün daha çok yer kaplamasından başka bir şey değildir. Bir süre sonra anlamsız gelen anlam arayışları, yerini zamansızlığa bırakırken, anlamadığına minnet duyduğun zamanlara bırakır yerini.

Zaten ölecektik, hatıraları icat ettik. Sen kendi hikâyende canın sıkılmasın diye, okuduğum tüm romanlara seni kahraman yaptım. Yaşadığım hayat, yazdığım satırlarda zehrin yan etkileri yatıyordu. Artık yurttan sessizlik, arkası yarınlar da yok zaten. Ardı arkası kesilmeyen dertler var… Normalmiş gibi olmaya çalışmakla büyük zaman harcadık, kırık kalplerimizi de alıp gidemedik, bizi alıp götürecek hızlı trenler icat edilmedi henüz. Yemek yemediğim zamanlarda ortalama iki yüz kelime yazmak doyurur beni. Dümdüz ve aynı şekilde istiflendik dünyanın sahnesinde. Kafiyemiz yok ve anlamsızız. Daldığım yerde her şey mozaikleniyor ama yine de kaybolamıyorum, gördüklerim kadar.

Düşleri tek gerçek olarak görenlerin rüyasındayız, gerisi kâbus. Kafamın içinde sabırsızca dolaşan dumanlardan bulut yapabilseydim keşke, hiç olmadı birkaç kuş beslerdim, gökyüzü gibi bir şey olurdu, olmasa da benzerdi. Hepimiz bir şeylere benzemeye çalışıyorduk nasıl olsa… Üşüme ile ürperti arasında bir yerde can çekişiyor sırtım. Tam tamına dokunulacak kadar gerçek şeylerin acısını anlatabildiğinde geçiyor, dokunamadıkların, yerlerini bulamadığın için kalmaya devam ediyor. İçimde çırpınan kuşun adı; ah… Kendimi bilmediğim anlardan korkuyorum. Başkalarını ıskalayıp, kendimi öldürdüğüm kelimelerin mezarlığıyım. Bir yerden sonra, hiçbir şey yapamayınca, içine deliriyor insan!

Daha çok yaşadığında, daha çok yer kaplamayacaksın, başkalarının yaşayacaklarını da yaşamış olmayacaksın, yaşama oburluğunu bir miktar belki sindirmeye çalışacaksın, hem bu bir ömür sürecek. Boş bakan gözlerimi dolduracak bir hikâye bulamıyorum artık, acının donmuş ve zaman aşımını uğramış hâli bu, aradığım her şeyin yerinde ya derin bir boşluk ya da bozulmuşluk. Gün içinde ellerimi yediğimi saklarım, geceleri serbest, geceleri herkes içini yiyor çünkü kendini yiyor, beynini yiyor, durmadan bir şeyler yiyor sabaha kadar. İçimde zamana ait küfürler birikirken, bazı anları hatırlayınca acıklı melodiler dolanıyor beynimde, adını koyamıyorum, sana olan özlemdendi belki de. Sanki başka bir dünyaya aitmişiz gibi seviyorduk, dünyalı olmak en son hatırlayacağımız şeydi, insan arada sırada kendi mucizesini yaratmalı, biz buna inanmıştık. Seninle ilgili her şeyi mucize olarak görüyordum, o yüzden de yok oluşları bu mucizelerin karşılığı olarak gördüm, şaşırmadım, mucizelerin bile bir karşılığı oluyordu bu dünyada. Artık bizi şaşırtacak pek bir şey de kalmadı zaten buralarda.

Bir adım daha atsa zırdeli olacaktı, oysa bir önceki adımda zaten paranoyaktı, psikiyatriden yürüttüğü kitaptan kendine her gün yeni bir hastalık beğeniyordu, günün sonunda yine dayanamayıp, geri adım atıyordu, peşindeki hayaletin ayak izlerini sayıyordu, yeni bir kaza süsü deneyine girişmeden hemen önce.

Doğmadan daha ölümlü hikâyelerin altında eziliyor en masum günahların. Pijamalı sabahlar lüksünü de yaşamıyoruz artık sevgili, bize ait olan birçok güzel şeyi başka bir asırda bıraktık, geçip gittiğimiz, ardımıza bakmadan bırakıp, kaçtığımız. Gitmenin henüz korkaklıkla ilgisini çözemediğimiz anlarda, bir özre sığan, içinde sevgili olan sözcüklerle sığındığımız işte bu hâl, bir türlü sığamadığımız kendimizle, sığışamayacağımız ömrümüzden yine biz feragat ettik, bu çağla inatlaşılamayacağını bilmeliydik. Bir biz noksan olalım dedik, cebren ve hileyle… Kaza süsü verilmiş gençliğime, birkaç bıçak darbesi de uygun görülmüştü, saksıya diktiğim çiçeklerden bile medet umarken, nedensiz manalarda boğuluyordum. Açarsa bu çiçekler, zamansız açardı, hem vakitsiz olan şeyler fazlaca konuşulurdu, diğer olağan her şey unutulurdu, içim bilmeden bilirdim. Unutulmamayı bu zamansızlığa bağlıyorum, haddim olarak, yüküm ve kederim olarak. Ansızın gelen bahar gibi, zamansız gidişini kutsuyorum, orada da bir anlam, bir hayır vardı diyorum ama yoluma çıkan o hayırlarda olumlu bir mana da bulamıyorum. Sonsuza kadar var olacak duvarlar, bir anda olmuş şeylerin; ilelebet, en başından beri devam ve edecek ediyor oluşu, beni sensizliğime, seni de suskunluğuma yaklaştırıyor. Kalp emeği, gözyaşı ile ördüğümüz bu meylimize yakıştı mı bilmiyorum. Taammüden devranımızdan sıyrılmayalım hepten diye istifamı varlığından yana kullandım. Beklenti olarak düşünmüyorum da, Gogol’un Palto’su aşkına, bir araya gelsek yine bu sıcaklıkta, bizi hiçbir şeyin tutamamasına rağmen, yüzlerce yıllık o palto gibi yine dağılırız bir kış günü, kimseye yaranmadan, yâr olmadan, bunu en iyi bizim zamanın kaza süsü verilmiş, yitirenleri bilir.

Herkes durmadan bir şeylerin değişeceğine inanır. Değişimlere ihtiyaç duyar çünkü. Bir şeylerin birileriyle bir gelenle ya da gidenle değişeceğini zannederiz. Kalan kaldığı yerde kalır, durur, durmaya devam edecektir. Bir yere gitmeyle değişemeyeceği gibi belki bir şeyleri götüreceği bile vardır. Beklediğimiz bir vapurdan, bindikten sonra bizde bir başkalık bekleriz ya da bir trenle bir yere gitmeye kalktığımızda, o kadar değişecektir ki her şey, biz bile bambaşka biri olacağız diye sarsılamaz inanç gibi sarılırız buna. Hâlbuki bir gemi ya da tren neyi değiştirebilir ki? Tıpkı birilerinin değiştiremeyeceği gibi, yeni bir yıl gelse de eskinin tüm her şeyiyle birlikte devam ediyor oluşu gibi. İçimizde neleri susturabiliriz bunları düşünürken bilinmez ama ummaya devam ederiz, değişemeyeceğini içten içe bilsek dâhi.

Her şeyin ama her şeyin bir gün yok olabilme ihtimalini doğrulattın bana içimde. Her hakikat bunaltıcıydı ve karşılığında kurtarıcı diye sarıldığımız her şey sahte bir oyunbazlıktan ibaretti. Herkes kendi sahteliğinin mefhumu, hileli inanışlarının sarhoşuydu, insan kendi kendini de kışkırtabiliyordu. Bunları fark edene kadar her şey çok eğlenceli, karşıdan bakıldığında bütünüyle günahtık.

Aynalar kırıktı belki de, bakınca gözlerimiz, oradan da yansımayla kalbimiz kırılıyordu.

Geçemeyeceğim yaralardı,
Bugünlerde tökezleyişim.

06.05.2025 13:00
Nevin Akbulut